DENGÊ      KIMSORAN  
 Anasayfa  |Resimler  |Şiirler  |Site defteri   |İletişim    |Linkler  |                              KURDÎ

 

 EM KINE                          

 ŞEYH SAİD             

Arkamızdan ağlayıp da zalimleri sevindirmeyin. Kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın.

Şeyh Said 1865 yılında Erzurum’un ilçesi Hınıs’a bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi’dir. Şeyh Said’in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Ailesi daha Osmanlı Padişahı 4. Murat döneminde, düşman saldırılarıyla karşılaşır. Sultan 1639’da Şeyh Said’in dedesi Seyyid Haşim’i katleder. 1639’da Kürdistan’ın, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla iki parçaya ayrılır. Olabilir ki Seyyid Haşim de bu duruma karşı çıktığı için şehit edilmiştir.

Şeyh Said’in dedeleri şu silsileyle geliyor: Mele Haydar, Mele Kasım, Şeyh Ali Septi Amedi, Şeyh Mahmut Fevzi. Şeyh Mahmut Fevzi Palu’dan Hınıs’a gidip Hınıs’ın köyü Kolhisar’ı satın alır ve orada yerleşir. Şeyh Mehmûd Fevzi’nin yedi oğlu olur. Bunlar; Şeyh Said, Şeyh Bahaddin, Şeyh Diyaeddin, Şeyh Necmeddin, Şeyh Tahir, Şeyh Mehdi ve Şeyh Abdurrahim’dir.

 Babasının ölümünden sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu Şeyh Said’in üzerine kalır. Şeyh Said’in ailesi çok zengindi. Sürüleri vardı ve bu sürülerini Erzurum’dan ta Halep’e, Musul’a, Şam’a kadar götürüyordu. Şeyh Said bu arada hem ticaret yapıyor hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişki geliştiriyordu. Bundan dolayı onu tanıyanlar ve sevenler çoktu. Kürdistan’da bir çok insan onun etkisinde kalıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir çok Kürt yerinden yurdundan göç ettirilir. Bu dönemlerde Osmanlı, onu ve ailesini de sürmek isterler ama dönemin kaymakamını Şeyh Said tehdit eder ve ondan çekindikleri için Ona ve ailesine karışamazlar.

Şeyh Said ilim öğrenmek için medreseye başlar. Muş, Malazgirt, Hınıs ve Palu’da eğitimini tamamlar. Şeyh Said bilinçli ve akıllı bir insandı. Köy köy gezip İslami ve ulusal mücadele bilincini insanlara vermeye çalışır. Kürdistan Teali Cemiyeti’ne üye olur. Osmanlı’nın yıkılıp Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber Cumhuriyetin kurucuları gerçek yüzlerini göstererek İslam ve Kürt karşıtlığına dayalı politikalarını gün yüzüne çıkarırlar. Bu da Şeyh Said’in çabalarını artırır. O, bu durumda artık yerinde duramazdı. Gün çalışma günüydü.

Rêxistina Azadî, 1921’de Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kapatılması üzerine açılır. Cemiyetin başkanı Cibranlı Albay Halit Bey idi. O, Şeyh Said’in kayın biraderiydi. Cibranlı Halit, ikinci Abdulhamit’in açtığı Aşiret Mektepleri’nde okumuştu ve iyi bir askerdi. Bu cemiyete daha sonra Hacı Musa Bey, Cibranlı Halit Bey, Hasenanlı Halit ve başkaları da katıldılar. Bitlis mebusu Yusuf Ziya 1923 yılının yaz mevsimi sonunda Şeyh Sait ile görüştü ve görüşmede bir Kürt ayaklanması örgütlemek ve bu amaçla örgütlenmeye hız vermek istediklerini belirtirler. Şeyh Sait Kürdistan’da büyük bir etkiye sahip olduğu için Rêxistina Azadî’ye davet edilir.


Rêxistina Azadi’ye üye olduktan sonra çalışmalarını daha bir ilerletir. Köy köy gezer, tanıdığı ve sevdiği insanlara mektup göndererek mücadele bilicini insanlara ulaştırmaya çalışır.

Kürdistan’da büyük bir kıyam hazırlığına başlarlar.

Cemiyetin üyeleri kendi aralarında hepsinin bildiği bir şifre diliyle iletişim kuruyorlardı. Bu şifrelerle yaptıkları görüşmelerden birinde şifre yanlış anlaşılır ve ayaklanma hazırlığı Mustafa Kemal tarafından duyulur ve Rêxistina Azadî’nin başkanı Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya 1924 yılının Ekim ayında tutuklanırlar. Bu olay üzerine başkanlık görevi Şeyh Said’e kalır.

Şeyh Said hazırlığını yapar ve evden çıkacağı zaman hanımı ona şöyle der:

“Sen bizi kime bırakıp gidiyorsun”. Bu soru karşısında Şeyh Said tarihi cevabını şöyle verir:

- Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kafirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kafirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; “Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar.

Evet ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!

Kardeşi Bahaddin ise O’na şöyle der: “Abi sen biliyorsun Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil. Sen başaramazsın.”

Şeyh Said’in cevabı takdire şayandır.

- Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit düşeceksin.

ALLAH Û EKBER, ALLAH Û EKBER, ALLAH Û EKBER WE LÎLLAHÎL HEMD

Hz. Hüseyin de nerede şehit düşeceğini bilmiyordu. Ama onlar için her şeyden önemlisi Rablerine olan sevgiydi.

Bu arada Türk Hükümeti yetkilileri Şeyh Sait'e haber gönderip ifadesini almak istediklerini bildirdiler. Şeyh Sait ifade vermeye gitmeyip 27 Aralık günü Hınıs'tan ayrılıp Çapakçur'a doğru yola çıktı. 4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait ve çok sayıda Kürt ileri geleni Kırkan köyünde bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda Şeyh Said’in fetvası şuydu: “Bizler ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk Hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey kalmadı.”

Bu toplantıda alınan birinci karar şuydu: Şeyh Said; Amed, Ergani, Lice, Farqin, Darahini, ve Hani’nin ileri gelenleriyle görüşecek. Ardından Çevlik’e gelecekler ve orda kıyama başlanılacak.


Şeyh Sait 12 Ocak'ta Çapakçur'da, 15 Ocak'ta Daraheni'de, 21 Ocak'ta Lice'de ve 25 Ocak'ta Hani'de idi. Şeyh Sait buralarda halk ile ve bazı Kürt önderleri ile toplantılar yaptı. Şeyh Sait Piran'da kardeşi Abdurrahim'in evinde iken, Türk askerleri evi basıp, Şeyh Abdurrahim'e sığınmış bazı Kürtleri almak istediler. Şeyh Abdurrahim, kendisine sığınmış bu insanları, Şeyh Sait orada iken vermeyi reddettiğinden, askerler bu kişilere saldırdılar. Bunun neticesi olarak askerler ile Kürtler arasında çatışma çıktı. Böyle bir provokasyon sonucu, hareket beklenmedik bir şekilde, planlanmış zamandan önce, 8 Şubat 1925'de başladı.

Kıyam 1925 yılının Şubat başında, Kürdistan'ın bütün bölgelerinde birden başladı.

Hasanan aşireti reisi Albay Halit Bey derhal Muş'u kuşattı. Cibran Aşireti'nden Hasan Bey, çarpışmalardan sonra Hınıs'ı, Şeyh Abdullah ise Varto'yu zaptettiler. Birkaç küçük çarpışmadan sonra Ergani ve Maden de zaptedildi. Şeyh Sait, 7000 kıyamcı ile birlikte Kiği, Eğil üstüne yürüdü. Hani, Lice ve Piran'ı zaptederek 14 Şubat günü Darahini'yi tamamen ele geçirdi ve buraya Modan'lı Feqi Hesen'i vali olarak tayin etti. Darahini, Kürdistan'ın geçiçi başkenti ilan edildi. Toplanan vergiler ve tutsak alınanlar Darahini'ye gönderilmeye başlandı. Çapakçur da ele geçirildikten sonra, bütün Harput ele geçirildi. Kısa bir süre sonra da çevre aşiretlerden yardımcı kuvvetler alınarak derhal Amed üstüne yüründü.

Hükümet endişeye kapılarak derhal Sarıkamış'taki 9., Erzurum'daki 8., Amed'deki 7. tümenleri ve Mardin´deki 1., Urfa'daki 14.Süvari alaylarını, Van'daki 1. Süvari tümenini ve hudut birliklerini harekete geçirdiler.

Silvan, Beşiri bölgeleri Türk Hükümetinden alındı ve sonra kuzeye, Palu istikametine yönelinerek Malazgirt, Piran, Bulanık ele geçirildi. Daha sonra kıyamcılar; Malatya vilayeti istikametinde ilerleyip, Pötürge'yi de kurtararak Çemişgezek'i aldılar. Öte yandan da Siverek istikametinde ilerlediler.

Kıyam güçleri hemen ardından, Amed’e doğru ilerleyerek, hem kuzeyden hem de güneyden taarruza geçtiler. Her iki taaruz da başarılı oldu ve Mardin kapısının yeraltı geçidinden şehre girildi. Sürpriz ile karşılaşan Türk Hükümet birlikleri kaçarak İç kaleye sığındılar. Kürtler orada bulunan silah ve cephane depolarını zaptederek, silahların bir kısmını orada çarpışan Kürtlere, diğerlerini ise dışarıya yolladılar.

Türk Hükümetinin askerleri Amed’in etrafında başarı elde edilmemişti, her taraf kıyamcılar tarafından kapatılmıştı bu durum karşısında çoğu zaman kaybetmişlerdi. Fransızlar, Türk Hükümeti askerlerine güneyden girebilmeleri için yol açmışlardı. Bundan dolayı yollar Mücahitlere kapatılmıştı. Bazı aşiretler hükümet askerlerinin yanına gittiler. Şeyh Said çaresizce geri çekildi. Hükümet onların her anından haberdardı. Şeyh Said ve arkadaşları İran’a çekilmeye karar verdiler.

Şeyh Sait'in kuvvetleri Genç'in kuzeyinde zor durumdaydılar. İran’a çekilmek için şiddetli çarpışmalar yaşayarak, Türk Hükümetinin birliklerinin cephesini yarıp Varto yakınlarına varabildiler. Bu olaydan sonra çeşitli kollar halinde ve çeşitli istikametlerden çok sayıda Türk Hükümeti kuvvetleri ilerleyip Şeyh Sait'i tekrar muhasara altına aldılar. Birçok kanlı çarpışmalardan sonra Şeyh Sait yeni bir taarruz yaparak Türk kuvvetlerinden kurtulmak istediyse de başarılı olamadı. 15 Nisan'da Şeyh Sait Bacanağı Binbaşı Kasım'ın ihbarı üzerine, Muş ve Varto arasındaki Abdurrahman Köprüsünde, büyük bir kısmı yaralı olan diğer liderlerle birlikte Türk Hükümetinin eline esir düştü ve hep beraber Amed'e gönderildiler.

Bu arada Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya asılmışlardı. Bu durum savaşçıların moralini bozmuştu.

Daha sonra anlaşıldı ki devlete ajanlık yapan kişi tam da yanlarındaydı. Bu kişi Şeyh Said’in bacanağı Kaso’ydu.

Şeyh Said’i arkadaşlarıyla beraber 5 Mayıs günü Amed’e getirirler. Yargılandıkları zaman karar zaten belliydi. 28 Haziran’da Şeyh Said ile beraber 46 arkadaşı idam edildi.

Asılacağı sırada bir kağıdın üzerine Arapça şöyle yazıyor: “ Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslâm içindir."

İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; "Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler."

Onların şehadeti yıllardır Kürtlerin maruz kaldığı zulmün katmerleşerek artmasına sebep oldu.

Bu kıyamın sonucunda 14 şehir, 700 köy, 9000’e yakın ev harabeye döndü. 50.000 kişi göç ettiriliyor, yaklaşık 7.500 kişi zindanlara atılıyor 660 kişi idam ediliyor. 80.000 Kürt öldürülüyor.

Türk Hükümeti kuvvetlerinin sayısı yaklaşık 200.000’di. Şeyh Said’in ordusu ise yaklaşık 20.000 idi. Bu zulüm 1927’ye kadar devam ediyor. Bir çok yerde insanlar ahırlarda toplu bir şekilde yakılıyorlar. Zalimler için çocuk, ihtiyar, kadın veya hayvan hiç fark etmiyor. Hepsi birlikte yakılıyorlardı.

Kıyam sırasında onlara destek veren insanlar da zulümden kurtulamadılar. Sistem bu şekilde kendilerini garantiye alıyordu.


İDAM TÖRENİ VE YAN YANA 47 SEHPA
 
“Ölüm töreni” hazırlıkları, daha mahkeme kararı açıklanmadan başlamıştı. Asılacakların sayısı bilinmiyormuşçasına yetecek kadar sicim, darağacı için kalas, birkaç gün önce satın alınıp depolanmış, cellâtlar da tedarik edilmiş, askeri garnizonda misafir edilmişlerdi.
28 Haziran 1925 Pazar sabahı, mahkeme heyeti, kararını açıklamak üzere daha sahneye çıkmadan, Diyarbakır’ın Dağkapı meydanında çekiç, testere ve keser sesleri duyulmaya başlamıştı.
 
“Darağacı” ayaklarının aynı boyda, başka bir deyişle, askeri disiplin kurallarına göre “nizami” olması, estetik durması için testereyle kesilip eşitleniyordu.
Darağaçlarının bulunduğu alanın hemen ötesinde, ta kalkıp Ankara’dan gelmiş seçkin konuklarla, Diyarbakır’daki asker, sivil yöneticiler, eşleri, çocukları ve davetlilerin “idam töreni”ni, huzur içinde seyretmeleri için tribün inşa ediliyordu.
Mahkeme kararını açıkladığında, “darağaçları” (sehpa) çoktan kurulmuş, bacakları arasından sicimler sallandırılmıştı bile. Tribün inşaatı ise henüz sürüyordu.
Fakat estetik kaygıyla, sehpaların boy hizasına önem verenler, yasaların gereklerini hesaba katmıyorlardı. Osmanlılardan kalma yasa maddelerine göre, aynı gün, saat ve zamanda ve aynı yerde birden fazla kişi asılacaksa eğer, darağaçları, mahkûmların birbirini göremeyecekleri, seslerini duyamayacakları aralıklarla kurulmak zorundaydı.65
Yasanın bu maddesi, Seid Abdülkadir ve arkadaşları için uygulanmamıştı. Şimdi bir kez daha yadsınıyor, unutuluyordu. Darağaçları, ayaklar birbirine değecek yakınlıkta kurulmuştu.
Özenle hazırlanmış, bütün ayrıntıları programlanmış “idam töreni” gece yarısından sonra başladı. Törene çağrılı “Erkan” mihmandarlar tarafından karşılanıp, tribündeki yerlerine oturtuldu.
“Devletin erkânı” ve seçkin konuklan rütbelerine, makamlarının konumlarına uygun düşecek biçimde oturmuşlardı.
Diyarbakır’ı birkaç ay önce Şeyh’e karşı savunmuş olan komutan Mürsel Paşa, mahkeme heyeti, töreni görmek için Ankara’dan kalkıp gelen Diyarbakır milletvekilleri Cavit Ekin ve Şeref Bey, askeri, sivil şefler ve eşleri, çocukları önlü arkalı, yan yana tiyatro sahnesinin açılmasını, ya da futbol maçının başlamasını bekleyen seyirci sabırsızlığıyla oturuyorlardı.
Mürsel Paşa, seçilmiş milletvekilleri ve mahkeme heyeti bir kümeydi. Törenin başlamasını beklerken, aralarında görüşülüp konuşarak “memleket ahvalini” değerlendiriyor, gülüşmeleri bazen kahkahaya dönüşüyor ve sesleri meydanda yankılanıyordu.
Meydanın düzenlenmesi ve dekoru, bir ölüm ayininden çok, bir şenliği, kutlama törenini andırıyordu. “Kutlama şenliğinden” tek eksiği, alanın taklarla, çiçeklerle bezenmemesi, bando-mızıka takımının eksikliğiydi. Bunun dışında her şey yerli yerindeydi.
Tören, bir gün önce şehre ilan edilmiş, isteyenlerin seyre gelebileceği duyurulmuştu. İdamı görmek isteyen meraklı kalabalığı saatler öncesinden, “tören alanı” Dağkapı’ya akın etmeye başlamıştı.
Seçkinlerin deyimiyle bu “kuru kalabalık” olduğu için, süngülü askerler tarafından protokol tribünden uzakta tutulmuştu.
Bu arada kalabalık, suçluların asılması sırasında, “TC’ni birlik ve bütünlük ruhunu zedeleyecek” herhangi bir davranışta bulunmaması, merhamet belirtisi içeren herhangi bir ses ya da söz etmemeleri konusunda uyarılmıştı.
“İdamların güven, huzur içinde gerçekleştirilmesi” için bütün alan askerlerce kuşatılmıştı. Kuşatma konusunda, şehir dışına açılan yollar, şehir içindeki sokak başları, cadde ve meydanlarda da unutulmamış, buralara tam teçhizatlı askerler yerleştirilmişti.
Birbirine kol mesafesinde sıralanan askerler, bakışlarıyla etrafı tarıyor, güven duymadıklarına “yasak” diyerek geri çeviriyor, arka sokaklara sürüyor, idam mahkûmlarının bulunduğu semte yaklaştırmıyorlardı.
Behçet Cemal, Şeyh Said”in son anları için “hücresinde hapishane müdürü Osman’la görüşüyordu. Fakat ahret işleriyle değil, dünya işleriyle meşguldü” diye yazıyordu.
Behçet Cemal’in “dünya işleri” dediği, Şeyh’in geride bırakacağı eşya ve parasının çocuklarına iletilmesine ilişkin insani vasiyetiydi.
Şeyh’in son anlarına Fransız, İngiliz ve Amerikalılar dâhil, dünyanın çeşitli köşelerinden gelmiş gazeteciler de tanıklık ediyordu. Daha sonra Fransız ve İngiliz başınında yer alan yorumlarda, Şeyh’in son dakikalarında, insan iradesini aşan bir metanet içinde olduğu belirtiliyordu.
Lord Kinross yazıyor:
“Çoğu, cesaretli bir şekilde öldü. Şeyh Said sonuna kadar istifini bozmadı. Sehpaya çıkarken, mahkeme başkanına gülümseyerek, ‘senden hoşlandım’ dedi. ‘Ama kıyamet günü hesaplaşacağız.’ Askeri komutana takılarak, ‘Paşa’ dedi. ‘Gel de düşmanınla vedalaş.’Gömlek üzerine geçirilirken kımıldamadan durdu.”
Adını küfür, hakaret ve aşağılamayla anan Türk basını bile, idama giderken korktuğunu, tökezlediğini yazmıyordu.
Yerli ve yabancı gazeteciler, Şeyh’in darağacına hazırlanma anına tanıklık etmek istemişlerdi. Yönetim, isteklerini uygun bulmuştu. Gazeteci ordusu, başlarında hapishane komutanı üsteğmen Osman olduğu halde hücresine girdiğinde, ailesine verilmek üzere vasiyetnamesini bitirmek üzereydi. Yazdıklarının altını imzaladıktan sonra teğmene döndü ve vasiyetname ile cebindeki parayı uzatarak, “bunları evlatlarıma verin” dedi.
Bir an durakladı. Yüzünde bir gülümseme belirdi. “Bakın, bu gazeteciler şahidimdir, inşallah bunları teslim edersiniz” diye ekledi.
Şeyh, az sonra ölüme gidecek olan o değilmiş gibi rahat, huzurluydu. Üsteğmenle şakalaşıyor, sohbet ediyordu. Bu haliyle, ister istemez, çevresini saran öğrencileriyle sohbet ede ede baldıran zehirini içerek, hakkında verilmiş ölüm cezasını kendi eliyle yerine getiren Sokrates’i anımsatıyor, onu andırıyordu.
Hapishane komutanı, vasiyetname ve paraları evlatlarına vereceğine dair namus sözü verdikten sonra, “kaç evladınız var?” diye soruyordu. Şeyh, yüzünde bir anlık dalgalanmayla “on” cevabını veriyordu. Bir anlık duraklamadan sonra, yeni bir şey hatırlamış gibi “beş kız beşi de erkek” diye ekleyerek, adlarını tek tek sıralıyordu:
“Ayşe, Hayriye, Azize, Fatma, Fahime, Gıyaseddin, Ali Rıza, Selahaddin, Ahmet ve Abdülhalik…”
Şeyh’in hücresine doluşmuş gazeteciler, o an akıllarına ne gelirse soruyorlardı. Biri, “bütün çocuklarınız aynı anneden mi? Diye soruyordu. Gülümseyerek iki eşinin bulunduğunu söylüyordu.
Korkusuzluğu, soğukkanlılığı ve aldırmazlığına şaşmış gazeteciler, isyan başlatmaktan ötürü pişman olup olmadığını, ölümden korkup korkmadığını soruyorlardı. Şeyh, pişmanlık ve korkuya ilişkin soruları bir arada üç kelimelik bir cümleyle, “kaderim olduktan sonra…” diye cevaplıyordu.
Gazetecilerden biri, son sözleri yerine de geçebilecek bir şeyler yazması ricasıyla not defterini uzatıyordu. Bir başka gazeteci de, aynı anda ona sigara sunuyordu. Şeyh, önce sigarayı aldı. Yaktı. Derinden derine birkaç nefes çekti. Sonra sükûnet içinde sigarasını içerken, deftere şunları yazdı:
“Asıldığıma hiç acıma. Zira Allan ve din uğrunadır.”
Şeyh Said, namaz kılıp dua etmek için yalnız kalmak istediğini söyleyince üsteğmen Osman ve gazeteci ordusu hücresinden çıkıyordu. Şeyh yalnız kaldı. Cep saatini çıkarıp baktı. Gece yarılanmıştı.
Yatak yerine de kullandığı, ot doldurulmuş şiltenin serili olduğu sedire yöneldi. Yönünü Mekke’ye çevirdi. Ellerini bağlayıp sükûnet ve serinkanlılıkla namaza durdu. Eğilip doğrulurken, dudakları belli belirsiz kımıldıyor, kımıldadıkça kınalı aksakalı titreşiyordu.
Namazdan sonra, şilteye diz çöktü. Avuç açıp uzun bir duaya durdu. Kur’an’dan ayetler okudu. Duasını fatiha ile bitirdi. Sonra avuçlarıyla yüzünü, sakalını sıvazladı. Tanrıya şükredip oturuşunu değiştirdi. Bağdaş kurdu.
99’luk tespihini eline aldı. Dua eşliğinde çekmeye başladı. Gözleri yumuktu.
Şeyh, cellâtların gelip “haydi” diyecekleri anı tespih çekip dua ederek beklemeye başladı.
Askeri doktor,  ölüm mahkûmlarının hücrelerini tek tek dolaşıyor, sağlık açısından “idamlarına engel bulunup bulunmadığını” kontrol ederek, yasaya ilişkin maddenin gereğini yerine getiriyordu. Mahkûmlara, “bir rahatsızlığınız var mı? Diye sorup, “hayır” cevabını alınca, yandaki hücreye geçiyordu.
Ölüm mahkûmlarından Şeyh Ali, doktorun sorusuna karşılık olarak, belini üşüttüğünü, sırt ağrılarından muzdarip olduğunu söylüyordu. Ertesi günkü gazeteler, Şeyh Ali’nin rahatsızlığını çarpıtıp alay ve küçük düşürme konusu yapıyor, “mahkûmlardan Şeyh Ali, muayene sırasında hastalığı sorulunca, utanmadan iğrenç bir cevapla, bel soğukluğuna yakalandığını söyledi” diye yazıyorlardı.
Doktor hücresine girdiğinde, Şeyh Said hala dua ediyordu. Duasını bitirip, yüzünü, sakalını sıvazlayıncaya kadar, doktorun hücreye girdiğini duymamış, fark etmemiş gibi davrandı. Duasını bitirdikten sonra, başını kaldırdı. Doktora baktı. Doktorun sorusu üzerine, bir şikâyetinin bulunmadığın söyledi.
Şeyh, idama hazırdı.
Ölüm hücreleri, eski çağlardan kalma zindanlardı. Yeraltında, yarı karanlık ve rutubetli…
Cezaevi Muhafız Bölüğü’nün komutanı Nafiz’in bağırtısı, zindanın koridorlarında çınlıyordu. Komutan, öğrencilerini pikniğe, davet eden öğretmen edasıyla, bağırıyordu:
“Hadi bakalım! Vakit geldi! Birer birer çıkın hücrelerinizden…”
Ölüm mahkûmları, hücre kapılarında bekliyor, ağır adımlarla yarı karanlık koridorda kümeleniyordu. İçlerinde ağlayanlar vardı. Birbirlerine sarılarak “hakkını helal et” diye fısıldaşarak vedalaşıyorlardı.
Komutanın sert buyruğu bir kez daha duyuldu. Bu kez emrindeki askerlere komut veriyordu:
“Mahkûmları birbirlerine zincirleyin!”
Yarı karanlık koridorda zincir sesleri duyuldu. Zincirler nereden, nasıl bulunmuşsa, halkaları iri ve kalın olanlarındandı. Kürtlerin “zincir a çoruz” dedikleri, iki çift öküzle tarlalar sürülürken, sabandan boyunduruğa bağlanan iri, kalın halkalı, ağır ve dayanıklısından…
Mahkûmlar, bu zincirle, el ve ayak bileklerinden birbirine bağlanıp kilitlendiler.
Duruşmalara, “birinci derecede suçlu” muamelesiyle en önde getirilip götürülen Şeyh Said, isyandaki konumunu tanımlayan söylemiyle, bu kez “ne önde, ne de arkada”ydı. Ölüme giderken, kafilenin ortasındaydı.
Mahkûmlar, cezaevi avlusuna, oradan da bahçeye çıkarıldılar…
İsyanın ideologlarından Fakih Hasan, en öndeydi Darağacına önce o gidecekti.
Mahkûm kafilesi, meydana açılan kapı önünde durduruldu. Çit sıklığıyla çevrelerini sarmış süngülü askerler, teftişten geçecek birliğin kılık, kıyafet ve duruşunu son kez gözden geçiren subay edasıyla mahkûmları inceleyip, tekrar tekrar saydılar.
Mahkûmlar, son sayım ve denetim duraklamasından yararlanarak, vedalaşmak üzere bir kez daha birbirine karıştılar. Elleri arkadan zincirli olduğu için kucaklaşamıyorlardı. Göğüs göğüse  gelip, boyunlarını birbirine dolamaya çabalıyor, ağlıyor, birbiri için dua ediyorlardı.
Kanireşli (Karşıova) Kamil ve Baba Bey kardeşler, karşılıklı büyülenmiş gibi kıpırtısız, öylece birbirlerine bakıyor, ağlıyorlardı.
Hanili Mustafa Bey ve gencecik oğlu Mahmut göğüs göğüse gelmiş, biri yüzünü ötekinin boynuna gömmüş öylece duruyor, hıçkırarak ağlıyorlardı.
Mustafa Bey, hüzün şarkısı gibi bir mırıltı tutturdu. Bu bir ilahiydi. Öteki mahkûmlar, isyan gibi anında ona katıldılar. Meydan ilahi ve “Allahu ekber!” sesleriyle doldu.
Seçkinler tribününde, aynı anda bir rahatsızlık, el kol hareketleri görüldü. Askerler telaşla koşuşturdular. Mahkûmları dipçik, süngüyle tehdit edip “susun!”  diye bağırdılar.
Ama isyan etmiş, itaat dinlemez olmuşlardı. Sesleri daha yükselip gürleşti. Mahkûmlar emre itaat etmiyorlardı. Şeyh Said de arkadaşlarına katılmış, bakışlarını göğe çevirmiş ilahi söylüyor, sonunu “ Allahu ekber” diye tamamlıyordu.
Hanili Salih Bey, heyecanlanmış, heyecandan kendinden geçmiş gibiydi. İlahiden kopan, ilahileri bastıran, heyecandan çatallaşmış sesi duyuldu. Arkadaşlarına sesleniyordu:
“Bugün, erkeklerin yiğitlik günüdür” diye bağırıyordu. “Ölüme nasıl gittiğimizi dostlarımıza ve düşmanlarımıza gösterelim!”
Sonra ekliyordu:
“Mert olun! Size yaraşır biçimde dik durum. Tutun gözyaşlarınızı!”
Muhafız bölüğü komutanı, şaşkın kalmıştı. Mahkûmları susturmak için “susun lan, yürüyün!” diye bağırıyordu.
Türk resmi tarihine kaynaklık eden Behçet Cemal’in yazdığına göre, Dağkapı meydanında sıra sıra dizilen 47 “sepi” (darağacı), seyre çağrılanların iyi görmesi için aydınlatılmıştı.
Seçkinlerin tribünü, darağaçlarının hemen karşısında, yakınındaydı. İdam mahkûmları, sıralarını beklemek üzere tribünün önünde durakladılar.
Bu sırada, Kürtçe aksanlı bir ses duyuldu:
“Said Efendi nerede?
Şeyh, sesin sahibini tanımıştı. Mahkeme üyelerinden Revanduzlu Kurt Ali Saib’di bu.
Şeyh Said:
“Buradayım Saib Bey” diye karşılık verdi.
Sonra, “idamlar ayininin evrensel tarihinde” eşine nadir rastlanan bir diyalog başladı,  asılanla, asanlar arasında. Tarih, asanlarıyla söyleşe söyleşe asılmaya giden bir baka örneği kaydediyor muydu?
Şeyh Said, sanki hayatların iple boğulduğu ölüm anında değil de, sohbet divanındaydı. Laf dokunduran asanlarına filozofça cevaplar yetiştiriyordu.
Ali Saib, onu seslenirken, yüzünde her anlama çekilebilecek bir gülümseme vardı.
O, Şeyh’in hücresine “dostane ziyaret” yapanların başında geliyordu. Genelde Kürtçe yapılan hücre sohbetlerinde, dini konular, dünya ahvali ve Kürtlerin hali dahil her şey konuşuluyor, tartışılıyordu. Ali Saib, bu arada “iyilik yapan bir dost” olarak, doğruyu söylemesi, kaide ile kuralları uyması halinde ağır ceza almayacağını, kısa bir sürgün hayatından sonra serbest bırakılacağını söylüyor, “gelecek baharda Hınıs’taki evinizde birlikte kuzu eti yiyeceğiz” diyordu.
Şeyh kahırlı bir gülüşle ona şeref sözünü hatırlatıyordu:
—Ali Saib Bey, hani ya, doğruyu söylersem kurtaracaktınız?
—Ne yapayım Said Efendi, seninle Hınıs’ta kuzu yiyemedik.
—Doğruyu söyledim, Saib Bey, Ama siz cezamı hafifletmediniz.
—Şeyh Efendi, bundan hafif cezamı olur?
Şeyh güldü.
—Bundan ağırını siz söyleyin…
Ali Saib suskun kalmıştı. Şeyh, ekledi:
—Seni severim. Ama seninle mahşer günü mahkeme olacağız.
Ali Saib öfkeyle bağırıyordu.
—Bu kadar Türk kanının dökülmesine, ocakların sönmesine sebep oldum. Cezanı çekeceksin!
Ali Saib, yakaladığı avla oynayan kedi misali, kurbanıyla oynamanın zevkini çıkarıyordu. Ama kurbanı darbelerin altında kalmıyor, karşılık veriyordu.
—Seninle, mahşer günü mahkeme olacağız!..
Mürsel Paşa ve milletvekilleriyle yan yana oturan mahkeme başkanı Lütfi Müfit Özdeş de diyaloğa katılıyordu:
—Beni mi çok seversin, Saib’i mi?
Şeyh, kimseye özel düşmanlığı bulunmadığını söyleyince, Diyarbakır Valisi Mithat Bey de söze karışıyor ve bağırıyordu:
—Mahşer günü, adil yargıçlarımızla değil, öldürdüğün masum insanlarla mahkeme olacaksın!
Şeyh, mahşer günü zulüm yapan güçten hesap sorulacağı anlamına da gelen şu cevabı veriyordu:
—Boynuzsuz keçinin ahını, boynuzludan alırlar…
Şeyh’in cevabına sinirlenen Mürsel Paşa da tartışmaya katılmıştı. Paşa, gereksiz ve haksız yere bir isyan başlatıldığını bağırıyordu. Çünkü Kürtler dahil, memlekette herkesin özgür olduğunu, devletin kimseye müdahalede bulunmadığını, Kürtlerin bundan böyle daha özgürce yaşayacağını söylüyordu.
Şeyh, generali dudaklarında alaylı bir gülümsemeyle dinledikten sonra şöyle diyordu:
—Gelecek gecelerin, geçen günlerden farkı yok…
Mahzar Müfit Kansu, bu arada cebinden bir defter çıkarıyor, Şeyh’e uzatıyordu:
—Şeyh Efendi, sen ayrıca şairsin, Rica etsem benim için bir şeyler yazar mısın?
—Hay hay!
Şeyh deftere şunları yazdı:
“Bu dünyadaki hayatımın sonu geldi. Şu Basit ağaç dallarına asmanıza perva etmem. Kurban edildiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Muhakkak ki yolum, Allah, din ve halkımın yoludur.”
Bir yandan da “idamların icrası” sürüyordu. Elleri arkadan bağlık mahkûmlara birer beyaz gömlek geçiriliyor, boyunlarına mahkeme kararının özeti asılıyor, sonra tek tek darağacına götürülüyordu
Mahkûmlar asılmadan önce “son istekleri”nin sorulması ihmal edilmiyor, ama istekler yerine getirilmiyordu.
Hanili Mustafa Bey, “son arzusu” sorulduğunda, “önce beni asın. Oğlumu ipte görmeyeyim” diyordu.
Fakat isteği kabul görmüyor, önce, oğlu Mahmud asılıyordu. Mustafa Bey, oğlunun darağıcına yürüyüşünü, boynuna sicimin geçirilişini, taburenin çekilmesini seyrediyor, son haykırışını dinledikten sonra, ipin ucunda sallanmasını görüyordu. Sonra, yaralı yüreğiyle sehpaya yürüyordu.
Sıra, isyanın liderindeydi. Ona, idam gömleği giydirdiler. “Ferman” denilen mahkeme kararının özetini astılar boynuna,
Şeyh’in yüzü kıpırtısız, aldırışsızdı. Yalnız dudakları, belli belirsiz kıpırdıyordu. Şeyh dualar okuyordu.
İdama yürürken, sendelediği görülmedi. Diri ve çevik adımlarla sehpanın önüne gitti. Kimsenin yardımına izin vermeden sandalyeye çıktı.
Boynuna ilmik geçirilirken, tören için hazırlanan “şeref(!) tribününe baktı. Sonra, son sözlerini bağırdı ve son kez gülümsedi. Gülümsemesinde acı vardı.
Değişik kaynakların aktardığına ve torunlarından Kasım Fırat’ın “Dava” dergisinin Haziran-Temmuz 1990 tarihli sayısında yazdığına göre, şöyle dedi:
“Dünyadaki hayatımın sonuna geldim. Ulusum için kendimi kurban ettiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız, düşman önünde bizi mahcup etmesinler.”
Başka söylemek istedikleri var mıydı, bilinmez. Uyarı üzerine cellât, ayağının altındaki sandalyeyi çekiyor ve Şeyh’in ince, uzun bedeni, gecenin içinde dönmeye başlıyordu.
Behçet Cemal’in yazdığına göre, Şeyh asılırken, asker-sivil erkân arasında oturan bir kadın “kahrol!” diye bağırdı. Seyre çağırılan bazı davetliler de Şeyh’in ayağı altındaki tabure çekilirken, coşkuya kapılıp alkışlamaya başladı.
Tarih, idam sahnelerini seyredenlerin hüznünü kaydediyordu. Egemenler arasında oturanların alkışa durup, sevinç gösterisine katılması Engizisyondan sonra seyrek rastlanan olaylardandı.
Asanlarla asılanların bir arada olduğu alanın hemen yakınında hüzün de yayılıyordu. Barikatların gerisinde, karanlıklar içindeki kentten, surların burçlarında ilahi sesleri geliyor, bunlara kadınların “zılgıtı” karışıyordu.
Askerler, sabahın seherine akan sesleri susturup suçluları yakalamak üzere dört bir yana seğirtiyordu.
29 Haziran 1925 sabahı, hava durgun, gökyüzü lekesiz maviydi. Güneşin yedi rengi ışıltılarla ayrışarak erguvan rengi dağların ardından uç veriyor, ışık huzmeleri darağacındaki 47 ölü bedenin yüzüne düşüyordu.
Diyarbakır hüzünlü bir geceden, şafağın ipiltili aydınlığına çıkıyordu. Diyarbakırlılar, çoğunluğuyla uykusuzdu. Kimi yas tutmuş, kimi zikre dua ederek sabahı karşılamış, ufuk henüz ağarmadan Dağkapı surlarına akmaya başlamışlardı.
Surların burçları, ağlayan, Allah’a yakaran, dua eden insan salkımı olmuştu. Arada bir “Allahu ekber” sesleri nağmeleşiyor, billur billur sabahın alacasına karışıyordu. Askerler sez dalgasını duydukça tehditkâr sesle “bağırmayın, sessiz durun!” diye bağırıyorlardı. İnsanlar korkuyu yenmiş, tehditleri duymuyor, vecd içinde ve donmuş kalmış gözlerle bakıyor, ağıtlar, ilahiler mırıldanıyor, salâvat getiriyor, kimileri cezbeye kapılmış dövünüyordu.
Gün doğuyor, güneş mızrak boyu yükseliyor, sonsuz aydınlık başlıyordu. Diyarbakırlılar hala, surların tepesinde, burçların gölgesinde, dehşet içinde sicimlerin ucunda, yan yana belli belirsiz sallanan 47 ölü cana bakıyordu.
İdamlar, korku kolanları arasında yapılmıştı. Gidenlerin ardından ağlamak, “yazık” demek yasaklanmıştı. Buna rağmen surlarda “suç” işleniyor, insanlar ağlıyor, suçlarına onlar için dua etmeyi de ekliyorlardı.
Gözler, darağacındaki Şeyh Said’i arıyordu. Uykusuzluktan mıdır bilinmez., gözleri kızarmış, yüzü çarpılmış, ağzı eğilmiş gibi bakan genç bir Diyarbakırlı, “Şeyh Said hangisi?” diye soran muhatabına sinirleniyor, “görmüyor musun, o uzun boylu olanı. Şu yüzü, öteki asılanlara dönük, başı onlara bakıyor gibi duran… Baksana, sabah yeli önünde aksakalı titriyor, güneşte yüzü parlıyor,” diyordu.
Şeyh’in ince uzun bedeni, ipin ucunda belli belirsiz sallanıyordu. Başı yana kaymış, yatmıştı. Gözleri, uykudaymışçasına kapalıydı.
Diyarbakır sabahında bahar yeli kınalı, apak sakalını titretiyordu.
Asılarak öldürülmüş 47 isyancı, “ibreti alem için” gün ortasına kadar asılı kaldı, darağacında. İpten indirilen cenazeler, yakınlarına verilmedi.
Darağaçlarının kurulduğu Alanya, toplu mezar kazdılar. 47 asılmışı oraya koyun üstlerine toprak örttüler. “Burada insanlar yatıyor” dedirten bir taş, işaret konmasına da izin vermediler.
1970’lerde Diyarbakırlı gençlerin çoğu, Şeyh ve arkadaşlarının orada yattığını bilmiyorlardı. 1980’lerde ise “toplu mezar alanı” yeniden keşfedilerek “gizli bir ziyaretgâh” haline gelecekti.
1970’lerde toplu mezarların bir yanı “Yenişehir Sineması”, öteki yanı Astsubay Ordueviydi. Sonra karşısına Subay Orduevi’ni inşa ettiler.1980’lerde halk “toplu mezarları” kendiliğinden keşfetti. Ve “gizli ziyaretgâh” haline geldi alan.
 
[65] Ahmet KAHRAMAN, a.g.e. s.165
[66] Ahmed BOTANİ, Kürtler ve Kürt Tarihi, Ank.1994 s.185
Beroj.com 'a ve Zazaki.org 'à  tesekkür ler
Şeyh Said'den altin sözler
 
•         Meyve veren agaca balta vurmazlar.
•         Aslan, magarada can verse dahi, köpegin agzindan artani yemez.
•         Düsmanin tatli sözlerine bakma; balin içinde zehir de bulunabilir.
•         Testisi ister altindan olsun, ister topraktan, temiz su degisir mi?
•         Define ile yilan, gülle diken, sevinçle gam bir aradadir.
•         Ne karinca zayif olmakla aç kalir, ne de aslan pençesinin ve kuvvetinin zoruyla karin doyurur.
•         Söylenmedigi müddetçe söze sen hakimsin. Bir kere söylendi mi, o sana hakim olur.

ŞEYH SAİD KIYAMI ÜZERİNE BİR ROPÖRTAJ
Mizgîn: Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?


Abdulmelik Fırat: Ben, dedemin adıyla anılan Şêx Said (r.a.) başkaldırısından on yıl sonra, 1934'te Erzurum'un Hınıs (Xinûs) kasabasında dünyaya geldim. 1925 sürgününden sonra 1935'te ailece ikinci sürgünü yaşadık. Ailemle birlikte Trakya'da Istranca ormanları içindeki Vize ilçesine bağlı Sergen Köyü'nde mecburi iskana tabi tutularak, onüç yıl kamp hayatı yaşadık. 1947 yılında Mecburi İskân Kanunu kaldırılınca, biz de Erzurum'un Hınıs ilçesi Kolhisar Köyü'ne geri döndük. 1952 yılında Hınıs'ta ortaokulu bitrdikten sonra, 1954'te Erzurum Lisesi'ne bir süre devam ettim. 1957'de Ankara'da liseyi dışardan bitirdim. 1957 seçimlerinde dönemin iktidarı tarafından "Şêx Said ailesinden birinin meclise girmesi" talebi üzerine, seçim sonucu meclise girdim. 1960 Askeri Darbesinde milletvekili kimliğimle Yassıada'da yargılandım. Birbuçuk sene Kayseri Cezaevi'nde yattıktan sonra 1962'de serbest bırakıldım.

Yaklaşık onyedi sene siyasi haklarımdan mahrum bir şekilde Ankara'daki evimde gözetim altında tutuldum. 12 Eylül 1980 Darbesinde, Ankara'da tutuklanarak Erzurum'a götürüldüm.

Yirmi günlük tutukluluk süresince bana işkence yapıldı, o koşullarda bana yapılan iğneden Hepatit-B hastalığına yakalandım ve iki sene yataktan kalkamadım.

1991 seçimlerinde DYP'den Erzurum Milletvekili olarak meclise girdim. 1995'e kadar bu görevimi sürdürdükten sonra, 12 Ocak 1996'da, iki sene önce işkenceyle ifadesi alınmış birisinin beyanatlarına dayanılarak, hasta halimle evimden alınıp, Bayrampaşa Cezaevi'ne konuldum. Ellibeş gün tutuklu kaldıktan sonra, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. 2002 'den bu yana, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR)'nin Genel Başkanlığı görevini sürdürmekteyim.

Mizgîn: Şêx Said'le akrabalık dereceniz nedir?

Abdulmelik Fırat: 1639'da Dördüncü Murad tarafından ÇILUSTUN'da (Kırkdirek) (Diyarbakır-Bismil) Medrese ve Tekyesi olan Dedemiz Seyyid Haşim katledilmiş, yerleşim mekanı yakılıp yıkılmıştır. O, katliamda beş yaşında olan oğlu Hüseyin kurtulmuştur. Ondan sonra silsile şöyle devam eder; Mele Heyder, Mele Kasım, Şeyh Ali Septi Amedi, Şeyh Mahmud Feyzi.

Şeyh Mahmud Feyzi Palu'dan Hınıs'a göç etmiş, Alaadin Paşalardan Kolhisar köyünü satın almış ve orada yerleşmiştir. Şeyh Mahmud Feyzi'nin yedi oğlu olmuştur. Şeyh Said, Şeyh Bahaddin, Şeyh Diyadin, Şeyh Necmeddin, Şeyh Tahir, Şeyh Mehdi ve Şeyh Abdurrahim. Şeyh Said'in kızı Ayşe hanım ve kardeşi Şeyh Bahaddin'in oğlu Şeyh Şahabettin, benim anne ve babamdırlar. Anne ve Babamın anneleri de Şeyh Ahmed Çanê'nın kızıdır.

Mizgîn: Şêx Said kıyamının gelişimini kısaca anlatabilir misiniz?

Abdulmelik Fırat: Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından sonra galip devletler başta İngiliz İmparatorluğu olmak üzere Ortadoğu'da birçok devletler kurmuşlardır. Fakat Kürtlerin Avrupa'da okuyanları, Askeri ve Mülkiyede okuyan Aydınları, Şeyh, Ağa ve Beylerinin yüzde doksanı Türklerle beraber bir devlet kurma taraftarı olmuşlardır. Osmanlı Askeri ve Sivil bürokratlarıyla anlaşmışlardır. Padişahın yaveri hası ve Cumhuriyetin kurucusu olan M. Kemal'in AMASYA Beyannamesinde, bu husus apaçık ifade edilmiştir. Daha sonra Lozan Konferansı'nda Murahhas Aza olan İsmet Paşa’nın, "Türkler ve Kürtler beraber Devlet kuracaklardır. Bende Kürt kökenli yim" diye ifadeleri vardı. Birinci meclis fesh olunduktan sonra kurulan ikinci mecliste, Lozan Anlaşması onaylanmıştır. Sonra M. Kemal ve arkadaşları tarafından hazırlanan 1924 Anayasası'nda Kürtler hayat sahnesinden silinmiş ve inkar edilmiştir. İşte bu inkar, aldatma ve hilekarlık karşısında bütün Kürtler şaşkın ve şoke olmuşlardır. Kürtlerin Siyaset Adamları, Siyasi Partiler, Cemiyetler ve Kanaat Önderleri bir araya gelip bu durumu değerlendirmek istemişlerdir. 1924'te Miralay Halit Bey ile Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey Kolhisar'a gelerek, Şeyh Said'e bu hareketin başında bulunmasını teklif etmişlerdir. Şeyh Said tarafından bu teklif kabul olunmuştur. Kürt ileri gelenleriyle bir araya gelip, meseleyi müzakere etmeye fırsat verilmeden, Yusuf Ziya Beyi Ankara'da, Miralay Halit Beyi Erzurum'da tutuklayıp, Bitlis'e götürmüşlerdir. Aynı anda Şeyh Said'i tutuklamaya gelen müfrezeye Şeyh Said teslim olmamış, Çapakçur’a (Bingöl) doğru hareket etmiş, bu meyanda Kürtlerin ileri gelenlerine mektupla bilahare yeri belli olacak bir yerde toplanmalarını bildirmiştir. 1925 Kürt Başkaldırısının başlangıç noktası; hilekarlığa, hıyanete ve aldatmacaya karşı bir başkaldırıdır.

Mizgîn: Biliyorsunuz ki kıyamda binbaşı Kasım ihanet ediyor ve Şêx Said başta olmak üzere kıyam hareketinin önder kadrosu yakalanıyor. Bunu diğer Kürt hareketlerinin bazılarında da görmek mümkün. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abdulmelik Fırat: Maalesef Kürt Ulusal Hareketleri incelendiğinde çoğunlukla iç hıyanetler neticesinde Kürtler mağlup olmuşlardır. "Kürtlerin Kürtden başka düşmanı yoktur." 1925 Başkaldırısının carısı (çaşı) Kasım, Miralay Halit Beyin akrabası ve eniştesi, Şeyh Said'in bacanağıdır.

Mizgîn: Kıyamda Bediüzzaman Said-i Kûrdî'nin rolü nedir? Bununla beraber Bediüzzaman'ın, Şêx Said'i kıyamdan vazgeçirmek için gönderdiği söylenen bir mektuptan bahsediliyor. Bunlar hakkındaki bilgilerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Abdulmelik Fırat: Şeyh Said Efendi, Bediüzzaman Said-i Kurdi'ye mektup yazmamıştır. Çünkü Said-i Kurdi, o zamanda inzivaya çekilmiş bir Kürt Bilginiydi, ne aşiret ve ne de murid sahibiydi. Onun da Şeyh Said Efendi'ye yazdığı bir mektubu yoktur. Müselmanos Kamalikosların bir uydurması ve senaryosudur.

Mizgîn: Şêx Said'in İngilizlerle iliş kisinin olduğu ve kıyam hareketinin dış destekli geliştiği söyleniyor. Oysa ki Fransızlar TC ordusuna demiryollarını açarak destek sunuyor. Bununla ilgili değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Abdulmelik Fırat: Bugün Türkiye'yi yönlendiren iki önemli kuruluşu var. Biri Türk Tarih Kurumu, ötekisi ise Türk Dil Kurumudur. Dil Kurumu; Türk dilini yozlaştırmak ve Anadolu kökeninden uzaklaştırmak, uyduruk kelimeler üretmekle görevlidir. Tarih Kurumu ise rejimin saçma sapan görüşlerine kılıf hazırlayarak gerçekleri perdelemek, gerçek dışı senaryolar hazırlamakla görevlidirler. Sistemin uygulayıcı ikinci adamı İsmet İnönü, yazdığı hatıratında; "1925 Şeyh Said hadisesinde İngiliz ve herhangi bir dış gücün ilişkisine rastlanmamıştır." Vesikalarıyla ve pratikteki uygulamalarıyla Türkiye'yi yönlendiren sistem, galip devletlerin yani İngiliz, Rus ve Fransızların onayı ile kurulmuş bir devlettir.

Mizgîn: Kıyam sonrası Şêx Said ailesinin yaşadıkları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Abdulmelik Fırat: Şeyh Said Efendi ailesi 1925'den bugüne kadar 3 defa sürgüne gönderilmiş ve talan edilmiştir. Evdeki kap-kacak, mal ne varsa hepsi devlet tarafından satılmıştır, haczedilmiştir. Arazileri de devlet üzerine kaydedilmiştir.

Mizgîn: Bildiğiniz gibi Şêx Said'in mezarının tam olarak nerede olduğu bilinmiyor. Mesela bu durum Üstad Bediüzzaman içinde geçerli. Sizce bunun sebebi nedir?

Abdulmelik Fırat: Şeyh Said efendi ve 46 arkadaşının beraberce toprağa gömüldüğü yer bellidir. Diyarbakır'lılar bunu bilir. Devlet tarafından satılan bu yeri, bir kaçakçı satın aldı. Bu mahal yeşil sahaydı. CHP Belediye Başkanı çıkar karşılığı bu yeri inşaat sahasına çevirdi. Ondan sonra gelen başka partinin Belediye Başkanı bu yeri tekrar yeşil sahaya çevirdi. Fakat giderayak, çıkar karşılığı bu yere tekrar ruhsat verildi. Ondan sonra gelen Kürt halkının sahipliğine soyunan bir partinin Timurleng Belediye Başkanı ruhsatı iptal edecem di yerek, çıkar karşılığında lal-u emkem oldu. Bu arsanın sahibi olan şahsa, merhum amcam Şeyh Selahaddin efendi defalarca; "bu arsayı bize sat, ne istersen verelim" dedi. Fakat adamı ikna edemedik. Ama orada herhangi bir inşaat yapmaya ortak bulamadı. Çünkü bu topraklarda gömülen insanlar Kürdistan'ın soylu, asil insanlarıydı. Ve bu toprak için toprağa gömülmüşlerdi. Bu k... zat daha sonra kendisine bir ortak buldu ve inşaatı bu aziz insanların kemikleri üzerine inşaa ettiler. Görüyorsunuz bu Kamalikoslar insani ve beşeri değerlerden ne kadar uzaktırlar. 85 sene önce astıkları Kürt Önderlerinin mezarları üzerine kenef inşaa etmeyi yine Kürtlere verdiler.

Mizgîn: Eğer bugün Şêx Said yaşıyor olsaydı bizlere neyi tavsiye ederdi?

Abdulmelik Fırat: Şeyh Said Efendi dar ağacı altında el yazısı ile yazdığı Arapça bir mısrasında; "Beni bu değersiz dallarda asmanıza pervam yoktur. Muhakkak mücadelem; Allah, Din'im ve Millet'im içindir." İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz; "Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahçup etmesinler."

Bizlere tavsiye ettiği son sözleri işte bu cümlelerdir

Top of page   Başa dön