DENGÊ      KIMSORAN  
 Anasayfa  |Resimler  |Şiirler  |Site defteri   |İletişim    |Linkler  |                              KURDÎ

 

MEZOPOTAMYA UYGARLIKLARI            

                              

MEZOPOTAMYA UYGARLIKLARI

Güneydoğu Anadolu'dan başlayarak, Basra Körfezine kadar uzanan, Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgeye Mezopotamya denir. Mezopotamya Verimli topraklara sahip olması, iklim şartlarının uygun olması gibi nedenlerden dolayı sık sık istila ve göçlere sahne olmuş, insanlar arasındaki kültür etkileşimi fazla olduğundan medeniyet bu bölgede gelişmiştir.

HİTİTLER

• Anadolu'ya Kafkaslar'dan geldikleri tahmin edilmektedir.
• Kızılırmak çevresinde kurulmuştur. Başşehirleri HATTUŞAŞ (Boğazköy)'dır.
• Hititler Suriye toprakları için Mısır ile yaptıkları savaş sonucunda KADEŞ ANTLAŞMASINI imzaladılar. Kadeş Antlaşması tarihte bilinen ilk antlaşmadır.
• Hititler'de asillerden oluşan PANKUŞ denilen bir meclis vardı. Bu meclis kralın yetkilerini kısıtlıyordu.
• Hititlerde kraldan sonra en yetkili kişi TAVANANNA denilen kraliçeydi.
• Hititler krallarının hayatlarını anlatan ANAL adını verdikleri yıllıkları hazırlayarak, tarafsız TARİH YAZICILIĞI'nı başlatmışlardır.
• Hititler kayaları düzleştirerek, tanrı kabartmaları yapmışlardır. ( İvriz ve Yazılıkaya Kabartmaları Hititlere aittir.)
• Hititler Asurlular tarafından yıkıldılar.
Hititler ile ilgili bilgilerimiz daha bu yüzyılın başlarına dayanır. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar, Hititlerin tarih içindeki konumu bilinmiyordu. Gerçi Mısır metinleri ve Tevrat bir kavimden söz ediyordu ama bu kavmin Anadolu kökenli olabileceği kimsenin aklına gelmemişti.
   İç Anadolu'nun İlk Çağ tarihi ile ilgili yapılan araştırmalar , On dokuzuncu yüzyılda buraları gezen Charles Texier , William Hamilton gibi gezginlerin izlenimlerinden öteye gitmemiştir.
   Daha sonra "Yozgat Tabletleri" adı verilen , Boğazköy arşivine ait eserle bulunmuş ve ünlü Çek bilgini Hronzy tarafından 1917 yılında çözülmüştür.
   Bu tabletlerde Anadolu'nun bu bölgesinden Hatti Ülkesi diye sözedildiği görüldüğünden bu uygarlığı yaratanlara , Tevrat'taki isimle de uyuşturarak Hititler denmiştir.
   Hititleri tanımak Anadolu uygarlığını, hatta Anadolu'nun bugününü tanımak demektir. Anadolu toprakları üzerinde Hittiler'in mirasçısı olan bizler , bu kültürü tanıdıkça, inançlarını öğrendikçe, bugünkü kültürümüzü daha iyi anlayabiliriz.
Hattiler
   Hititler'i incelemeye başlamadan önce, Hitit göçlerinden önce aynı yerlerde uygarlık kurmuş olan ve Hititler'i büyük ölçüde etkilemiş olan Hatti uygarlığını incelemek gerekmektedir.
   Yaklaşık MÖ 2500-1700 yılları arasında Anadolu'da büyük bir uygarlık oluşturmuş Hattiler hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlıdır.
Hattiler Anadolu'nun yerli halkı olarak kabul edilmekle beraber, göçlerle geldiklerini - hatta Türk kökenli olduklarını- savunanlar da vardır.
   Yapılan araştırmalar Hititler'in uygarlık ve inanç/mitoloji bakımından Hattiler'den oldukça etkilendiklerini ortaya koymuşturYapılan araştırmalar.
   Hititler kendilerini başka isimle anmalarına rağmen, ülkelerine Hatti ülkesi demeleri ve din ile ilgili tabletlerde rahibin Hatti dilinde konuştuğunu belirtmeleri bu etkiyi göstermektedir. Ayrıca özel isimlerin bir çoğu da Hatti dilinden gelmektedir.
   Hatti uygarlığına ait en önemli eserler Alacahöyük'te bulunmuştur. 1935'de Atatürk'ün himayesinde başlayan kazılarda bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen güneş kursları, heykelcikler, altın kupalar bir çok eser bulunmuştur.
   Yapılan kazılarda ölülerin hocker pozisyonunda bulunması (ana rahminde olduğu gibi, cenin vaziyetinde) , toprak ve yeniden dirilme kültlerini varlığını, dolayısıyla da ana tanrıça kültünün varlığını göstermektedir.
   Bir başka buluntu yeri de Tokat Horoztepe'dir. Burada da ana tanrıçaya ait idoller ve tören zilleri bulunmuştur. Ancak buluntuların büyük bölümü yurt dışına kaçırılmıştır.
Hattiler'e ait süsleme ve bezeme şekillerinin Anadolu'nun bir çok yerinde görülmesi bu uygarlığın ne kadar yayılmış olduğunu ve önemini göstermektedir.
   Hatti halkı, hayvan biçimli tanrıların kültünü geliştirmiş, özellikle de boğa en önemli simge olmuştur. Boğa ile gök/güneş kurslarının birlikteliği boğa/gök ilişkisini düşündürtmüştür. Buna göre boğa en büyük gök tanrıyı temsil etmektedir.
Hattiler Hititler'le kaynaşmış, Hatti uygarlığı Hitit uygarlığı içinde yaşamaya devam etmiştir.
Hititler'in Kökeni
   Anadolu Uygarlıkları içinde en önemlilerinden olan Hititler'in kökeni hala tartışmalıdır. Ancak Hititler'in Anadolu'nun yerli halkı olmayıp dışarıdan geldikleri kesindir. Hatta Hitit adı da daha sonra Eski Ahit'e göre uydurulmuş bir isimdir. Hitit diye andığımız bu halkın kendilerine Nesi dili konuşan Nesili dediklerini biliyoruz.
   Batı dünyasındaki bilim adamlarının üzerinde anlaşmaya vardıkları Hititler'in Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yolundadır. Konuştukları dil ve ataerkil yapısı ve diğer kültür özellikleri bu görüşü destekler nitelikledir.
Ancak Hititler'in nereden göç ettikleri tam olarak açığa kavuşmamıştır.
   Cumhuriyetin ilk yıllarında , o zamanki isimleriyle, Etiler'in Türk olduğu söylenmiştir. Hatta Etibank da adını buradan almıştır. Öte yandan Hititler'in olmasa da Hattiler'in Asiatik kavimlerle alakası vardır. Özellikle dilleri ve kültürleri bu bağlantıyı güçlendirmektedir.
   Öte yandan bir başka teori de Hititler'in Çerkes kökenli olduğu yolundadır. Bu tez de Hattiler söz konusu olduğunda dil ve kültür öğeleri bakımından desteklenmektedir ve olanaksız gözükmemektedir. Ancak daha etraflı araştırma yapılmalıdır. Örneğin Çurey Hattiler ile Hititler'i yer yer karıştırdığından ortaya anlaşılması güç ,hatalı teoriler çıkmış .


LİDYA UYGARLİĞİ (M.Ö. 700-300)

• Bugünkü Gediz ve Menderes ırmakları arasındaki bölgeye eski çağlarda LİDYA deniliyordu.
• Başkentleri SARDES(Sard)'dır.
• Lidyalılar ticarette geliştiler. Tarihte PARA'yı ilk kez kullanan Lidyalılar'dır.
• Lidyalılar Efes'ten başlayıp, Mezopotamya'daki Ninova'ya kadar uzanan KRAL YOLU'nun açılmasında etkili oldular.
• Lidyalılara Persler son vermiştir.
• Lidyalıların kısa zamanda yıkılmasının sebebi, ordularının çeşitli kavimlerden toplanan ücretli askerlerden oluşmasıdır.(Düzenli ve sürekli milli ordusunu oluşturamamıştır.)
   Batı Anadolu’da Gediz ve Küçük Menderes yörelerinde oturan bu halkın nereden geldiği kesin olarak belirlenememiştir. Antik dönem yazarları onların güneydeki Karyalılar ile kuzeydeki Mysialılar ve Frigler ile akraba olduklarını söylerler. Hint-Avrupa karakterli bir dilleri olan Lidyalıların Batı Anadolu’da M.Ö. 2. binyılın ikinci yarısından itibaren varoldukları kabul edilmektedir.En ileri dönemlerindeki kralları aşağıda verilmektedir :
1. Gyges M.Ö. 680-652
2. Ardys M.Ö. 652-625
3. Sadyattes M.Ö. 625-610
4. Alyattes M.Ö. 610-575
5. Kroisos M.Ö. 575-546
   Lidya’nın parlamasının nedeni bölgede bulunan altın madenleriydi. Bu madenin M.Ö. 7. yüzyılın başından beri Sardes’te işletilmeye başlaması Lidya’lıları zenginleştirmiş ve güçlendirmişti. Lidya’nın Anadolu’daki uygarlığa katkısı daha çok ekonomi dalında olmuştur. Altın sikkeler basarak ticaretteki değiş-tokuş usulünü değer ekonomisine çevirmişlerdir.
   Lidya tarihinin bazı dönemlerinde Frigleri de yıkan Kimmerlerin saldırısına uğradı ve Sardes kenti Kimmerlerle birlikte yine göçebe bir topluluk olan Trerler tarafından da yağmalandı. Ayrıca Medler ve Perslerle de çeşitli kez savaşlar yapmışlardır. M.Ö. 28 Mayıs 585 günü Medlerle yapılan savaş sırasında güneş tutulması meydana gelmiş ve savaş böylece sona ermiştir. Lidya devletine son veren Pers kralı Kyros olmuştur.
   Lidya soyluları ölülerini, Friglerdeki gibi tümülüslere gömüyorlardı. Bu tümülüsler Sardes’in kuzeyinde Marmara Gölü kıyısında yer alırlar. Bunlardan 355 m. çapında ve 61 m. yüksekliğindeki tümülüs Anadolu’daki en yüksek yığma mezar örneğidir.
   Çok zengin olan Anadolu mozayiğinde sözü edilmesi gereken ve bugün de izlerine rastladığımız başka uygarlıklarda vardır. Demir Çağında incelenmesi gerekenler arasında Karia ve Lykia uygarlıklarını sayabiliriz. Hint-Avrupa ailesinden olan dilleri Hitit öncesi ögeler taşımaktadır. Karialıların daha önceleri Batı Anadolu’da yerleşmiş oldukları bilinen Leleglerden, Lykia’lıların ise Luvilerden geldikleri sanılmaktadır. Lykia uygarlığının en özgün örnekleri arasında kayalara oyulmuş anıtlar yer almaktadır
•    Lidya devletinin M.Ö. 546 yılında son bulmasıyla İranlılar Ege Denizi kıyılarına kadar tüm Anadolu’yu ellerine geçirdiler. Pers egemenliği M.Ö. 333 yılına değin sürdü. Bu dönemden sonra yerli kültür gelişiminin yerini Batıdan gelen yeni etkiler ve bunun sonucunda ortaya çıkan bir kültür almaya başladı.
PERSLER
• Anadolu M.Ö 543-333 yılları arasında İran'da kurulan PERS İMPARATORLUĞUNUN hakimiyetinde kaldı.
 

PERSLER (M.Ö. 585-332)

  Kimmerler'in Frig egemenliğine son vermesi sonucu Anadolu'da Medler (M.Ö. 585), daha sonra da Persler (M.Ö. 350) görülür. Persler bölgeyi "Satrap" adını verdikleri valilerce yönettiler. Eski Pers dilinde Katputaka olarak adlandırılan Kapadokya Bölgesi, "Cins Atlar Ülkesi" anlamına gelmekteydi.
   Persler, Zerdüşt dinine bağlı olduklarından, halkını din ve dil konusunda serbest bırakmışlardır, ateşi de kutsal saydıklarından bölgedeki volkanları, özellikle Erciyes ve Hasandağı'nı kutsal saymışlardır.
   Persler, Kapadokya'dan geçerek başkentlerini Ege'ye bağlayan, Kral Yolu'nu geliştirmişlerdir. Makedonya Kralı İskender, M.Ö. 334 ve 332'de Pers ordularını arka arkaya bozguna uğratarak bu büyük imparatoruluğu yıkmıştır
Persler Zamanı
   M.Ö. 700 tarihlerinde Persuvarların basında «Hakhamaniş» veya «Ahamenes». adlı bir Prens bulunuyordu. Pers Kralları (M.Ö. 700 - 675) Hakharnaniş'i hanedanlarınınm atası saydıklarından bu sülâle tarihde bu namla anılmaktadır. Esasen Asur ve Babil çökmüş, Medlerin ordusunda çıkan isyanlar, Perslerin işine yaramış ve meydanı Persuvarlılara bırakmıştı. Pers hükümdarları arasında cüretli ve meharetli bir kumandan olduğu kadar, geniş görüşlü, enerjik bir devlet adamı olarak, «Kuraş II» (Kuruş) baş da gelir. Yakın şarkın muzaffer hükümdarlarının tecrübe ve başarılarını örnek alan Kuraş önce disiplinli bir ordu kurdu. Bu ordu ile her şeyden evel Medleri (M.ö. 550) maglüp etti. Bunun üzerine Doğu ve Orta Anadolu'yu istilâ ettikten sonra Lidyalılarla savaştı. iki tarafın ordusu Kızılırmak doğusunda kârsılaştı, ilk çarpısma neticesiz kaldı, üç aylık bir mütarekeden sonra Bogazköyde (Potrium) baslıyan ikinci çarpışmada Persler büyük zafer kazandılar. Kral Krezius*, payitahtma kadar takibedildi, 14 günlük bir muhasaradan sonra Gediz Rahillnrinde bıllıman Sardis şehri, Persler tarafından zaptedilerek Lidya devleti ortadan kaldınldıktan sonra bütün Doğu ve Orta Anadolu Perslerin eline geçti CM.Ö. 54fi). Bu suretle tabiidir ki, Harput ve havalisi 'de Perslerin idaresine geçmis oldu.
   Gerçi bunlar, bu muazzam topraklan istilâ ettilerse de müstakil bir hükümet ve ordu ancak «Keyhusrev II» (Siros - Kiros) zamanmda kurabildiler. Bu hükümdar, ordusuyla hangi tarafa gittiyse o ülkenin halkını, zulüm ve şiddetle değil, bilâkis halka iyi muamele ve adalet dairesinde hareket etmekle bölge halkının sevgi ve itimadmı kazanmıstı. Bu yüzden birçok küçük Kralıklar, Prenslikler, kabileler kendiliklerinden Keyhusrevin idare ve bimayesine iltica ediyorlardı. Tecrübeli Med kıumandanlannın bir cogunu ordusuna kabul ederek bunların secaat, tecrübe ve bilgilerinden istifade etmesini de bildi Batı Anadolu, kâmilen Iranilerin idaresine geçmişti. Lidya ve Rum âlemi münkariz olmuş gibiydi. Keyhusrev, kendini bütün hükümdarların varisi bilir ve öyle hareket ed@rdi. Keyhusrevden sonra Daranın cülusu, Yunanlılar ve sonra küçük hükümetler için pek tehlikeli oldu. Iranlılarm en azametli ve haşmetli devirleri Dara I. in (M.ö. 521) zamamdır. Dara tahta oturur otunnaz, mülkünde yeni bir idari taksimat, yani (Satraplıklar) ihdas ederek işe başladı. Doğu, Orta ve Batı Anadolu bu hükümdarm idaresine geçti. Harput ve havalisi, Van Satraplıgma baglanrmştı. Bu sırada ülkesi Hindistan'dan Ege ve Trakya topraklarma, Kafkaslardan Mısır, Trablus, Habeşistan dahil Afrika ortalarına kadar genişlemişti, Bu hükümdarlar Kiyaniyan sülâlesinden geldikleri için kendilerine de Kiyaniyan denildi. Fakat saltanatımn son yıllarmda Batıdan küçük Rum hükümetlerinin, Güneyde Samilerle ittifak akt etmeleriyle her iki ateş arasında kat.:lan ordusu maglüp olmuş ve Irana çekilmeğe mecbur kalmıştır i. Ardaşir III. (Artaxurx) (M.Ö. 358 - 338) zamanında ise Harput ve havalisinin manen Iran hükürndarlıgı camiasına dahil ve fakat bir Ermeni beylifi tarafından idare edildiğini görmekteyiz. Şimdi tam bu sıralarda ıranla Makedonya Kralı Büyük Iskenderi kâfi karşıya butayoruz. İskender, küçük ve fakat iyi talim ve terbiye görmüş ordusunu, Rumeline kadar geçmiş bulunan Iran kuwetleri üzerine sürerek bunları Rumeli'nden atmıs (M.ö. 334) ve Anadolu'da Adana bölgesine kadar sürmüştü. Burada daha büyük Iran kuşetleriyle kar$ılaştı ise de, her nevi emri kumanda ve disiolinden rnahrum olan 600.000 ki«üik Iran kuwetleri, Iskenderin tecrübeli kumandanları idaresindeki ordularma maglüp oldu. Bu hezimet üzerine İskender, 50.000'e yakın ordusuyla Nusaybin, Musul Erbil yoluyla İran topraklarmın ilerisine yürüdü (M.ö. 331). Baharında Dicle ile Büyük Zap suları arasında bekleyen 2. nci Iran ordusuyla karsı karşıya geldi, bir gün akşama kadar çetin savaslar oldu. Neticede yine iranlılar maglüp oldu. Simdi Doğuda bulunan bütün beylikler. krallıklar, birer birer mecbur! olarak Iskenderin tabiiyetini kabul ediyorlardı. Bu sırada Harput ve havalisi de bir Ermeni beyinin idaresi altmda Iskenderin eline geçmiş bulunuyordu Ari kökenli bir kavimdir. Ülke yönetimi merkezi ve mutlak monarşiye dayanıyordu. Ülke toprakları Satraplık denen eyaletlere ayrılır ve başlarına merkezden bir vali gönderilirdi. İlk divan teşkilatını kurdular. Mezopotamya'dan aldıkları çivi yazısını kullandılar. İlk posta ve istihbarat teşkilatını kurdular. Mısır, Mezopotamya ve Anadolu kültüründen etkilendiler. Zerdüştlük (Mecusilik) denen bir dine inanıyorlardı.
   M. Ö. IV. yüzyılda Çemişgezek ve çevresi, Pers ordusunun İskender karşısında uğradığı yenilgilerden sonra Makedonya hâkimiyetine girmiştir. İskender'ih yönetimi altında iken kurulan Kapadokya Kıallığı'nın Çemişgezek civarına da hakim olduğu ancak İskender'den sonraki Makedonya hükümdarının Kapadokya Krallığı'nı ortadan kaldırarak tekrar Makedonya hâkimiyetini sağladığı anlaşılmaktadır. Fakat, M. Ö. III. yüzyılda yeniden canlanmış olan Kapadokya Krallığı'nm Malatya ve Tunceli yörelerini de ele geçirdiği görülmektedir.
   PERSLER BÜYÜK İSKENDER VE ROMA İMPARATORLUĞUNDAN DA ESKİ ,BİR ANTİK ÇAĞ İMPARATORLUĞU EFSANEVİ VE İYİ RUHLU ÖNDER KYROS'UN İLK KRALI OLDUĞU BU BÜYÜK DOĞU İMPARATORLUĞU ANTİK ÇAĞIN TAM ANLAMAYILA ANLAŞILMASI İÇİN İNCELENMEYE DEĞER KÜLTÜREL VE SİYASAL BİRİKİMLER SUNUYOR BİZE ÖZELLİKLE YUNAN TOPLULUKLARIYLA KURDUĞU İLİŞKİLER ÖZELLİKLE KLASİK ARKEOLOJİYLE İLGİLENENLER İÇİN ÖNEMLİ BİLGİLER İÇERİYOR.
   Klasik dönem incelemesi için Perslerin karakterini bilmek önemlidir. Perslerin Yunanlılarla olan siyasi münasebetleri çok geniş bir konudur.

SÜMERLER


• Birbirinden bağımsız SİTE denilen şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri; Ur, Uruk, Lagaş'tır. Bu şehir devletleri ENSİ veya PATESİ denilen Rahip-krallar tarafından yönetiliyordu.
• Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına ZİGGURAT denirdi.
• Mezopotamya'da evler ve tapınaklar taş az olduğundan kerpiç ve tuğladan yapılmıştır.
• NOT: Hem bu özelliğinden hem de sık sık istilalara uğradığından bu yapılar günümüze kadar ulaşmamıştır
• Günümüz Uygarlığının temeli olan yazıyı (ÇİVİ YAZISI) ilk kez Sümerler bulmuştur.(MÖ. 3500)
• Tarihte İlk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından oluşturulmuştur. Bu özellikleri ile Sümerlere dünyadaki ilk Hukuk devleti diyebiliriz.
• NOT: Lagaş Kralı URUKAGİNE tarafından oluşturulan ilk yazılı kanunlar "fidye ve bedel" sistemine dayanıyordu.
• Sümerlerin en önemli edebiyat eserleri; Gılgamış Destanı, Yaradılış Destanı ve Tufan Hikayesi'dir.
• Sümerler Matematik ve Geometrinin temellerini atnışlardır. (Dört işlemi bulmuşlar, dairenin alanını hesaplamışlar, çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır.)
• Sümerler astronomide de gelişmişlerdir. (Burçları bulmuşlar, bir ayı 30, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır. NOT: Dünyada ilk kez AY YILI hesabına dayanan takvimi Sümerler bulmuşlardır.
• Son araştırmalara göre örf, adet,geleneklerine ve dil yapılarına, kullandıkları aletlere bakılarak Sümerlerin Mezopotamya'ya Orta Asya'dan geldikleri Türk olabilecekleri tahmin edilmektedir.
• Akkadlar tarafından yıkılmışlardır.
Sümerler
   Jeologlara göre dünyamizda HAYAT, sularda 20 milyon yil önce baslamis, antropologlara göre de ILK INSAN 250.000 yil önce canlilar arasindaki yerini almistir. Arkeologlara göre ILK RESIM, HEYKEL ve OYMALAR 30.000 yil öncelerine kadar uzanir. Din kitaplarindaki kissalarin yani sira, tarihçilere göre de ILK SEHIRLESME zamanimizdan 11.000 yil kadar öncedir. MEZOPOTAMYA'da (Güneydogu ANADOLU'nun uzantisi) M.Ö. 9000; ve Konya-Çatalhöyük'te M.Ö. 8000 yillarindadir.
   M.Ö.5000 yillarindan itibaren MEZOPOTAMYA'yi meydana getiren DICLE ve FIRAT nehirleri çevresinde (sonradan URAL ALTAYIK olarak adlandirilan) SÜMERLER, ELAMLAR, HURRILER; (SAMI) AKAD, ASUR, BABIL, MISIR; ve (yine sonradan bazilarinca Hint-Avrupai olarak adlandirilan) HITITLER yasamislar ve birbirleriyle sürekli sürtüsmüslerdir.
   Ilk yaziyi M.Ö.3300 yillarinda SÜMERLER bulmustur. Çivi Yazısı diye adlandirilan bu yazinin kökeni resim-yazi idi. Batida MISIR'i etkilemis, ancak Misir HIYEROLIF yazisi sonra kendi sistemi içinde gelismistir. Doguda ise Iran yoluyla HINDISTAN'a ulasmistir. INDUS YAZISI hep o asamada kalmistir. Daha doguda ÇINLILER ise çivi yazisindan bir ölçüde etkilenmisler, ama sonra kendi sistemlerini kurmuslardir.
   SÜMERLER yaziyi bulan millet olmakla yetinmemisler, GILGAMIS DESTANI ile ilk siir ve edebi yazi örneklerini de vermislerdir. SUMERLER MEZOPOTAMYA'nin güneyinde siteler, kanallar kurmuslardir. Ulastiklari medeniyet seviyesi ile hukuk, dil ve mimaride M.Ö. 2000'lerde bölgeye gelen Samileri de etkilemislerdir. Daha sonralari yöreye inen HITITLER de SÜMERLER'den dolayli olarak etkilenmislerdir.
   Bütün bu bilgiler gösteriyor ki, "Ari Kürdistan" diye adlandirilmak istenen BÖLGEDE, O TARIHLERDEKI ARI diye bilinen TEK HALK, belki HITITLER'DIR... Digerleri ya SAMI'dir, ya da TURANI'dir.
   Bunun ispati da, kil tabletlerdeki yazilarin hangi dile yakin oldugu konusunda yapilan çalismalardir. Pek çok yabanci yazarin o dönemde bölgede Ari bir dil tesbit edememesi bir yana; yaptiklari çalismalar SÜMER ve ELAM dillerinin bugünkü TÜRKÇE'ye hayret uyandiracak kadar benzedigini göstermistir. Prof. Hamit Zübeyir KOSAY'in bu konudaki katkilari da büyüktür. Kazim MIRSAN ise ilk yazinin duvar resimlerinde basladigini, ve bunlarin TÜRK sembolleri oldugunu belirtir... Ilerde detaylarina girecegiz.
SUMERCE TÜRKÇE
ad (adda) ata
ilu ulumak
izi isi
e ev
kiya kiyi
egi ece (prenses)
es esmek
ku koymak
ku (gümüs)  yumcu (gümüsle ugrasan)
gisku sisko
dim (dik duran) dimdik
de demek
duru durmak
kusu kosmak
güles (gülen adam) güles, gülenç
ara (ir) (yürümek) aralasmak, irilmek
bur (delik) burgu (delik açan alet)
bal balta
bar parlamak
udun (firin) otun (ayrica firinda yakilan: odun)
us (akil) us
ib ip
alim (kuvvetli,yüksek) alimli
tukul (dost) tohul
tam (safakvakti) tan
ulu (muhtesem, yüce) ulu-ulug
Bugin (göl) Buget (biriktirilmis su, Anadolu)
A-na ? Ne ? (Anadolu'da hayret ifadesi:Aney!..)
Bur Bardak
Buy, bun Boyun
Bu Bulak (çesme)
Bab Baba
Azag (mukaddes) Izgi, edgü (Eski Türkçe)
Gig (zayif) Ig, yig (hasta, Eski Türkçe)
Ud ( gün, zaman) Id, öd (zaman, Eski Türkçe)
Zak (taraf) Yak (yakin)
Gup, kup (gitmek) Kopmak (kosup gitmek, Anadolu)
Gim ? Kim ? Kim ?
Ama (ana) Aba (Anadolu’da)
-Gis (odun) Yis (Orhun Türkçesi)
Gar (isik) Yaruk (Eski Türkçe)
Gen (kadin hizmetçi) Kün (cariye,Orhun’dan)
Tag Deg(mek)
Ug, uku (halk) Ugus (kavim)
Vur, vir (sarki söylemek) Yirlamak, irlamak
Ur(u), ir (erkek) Er, ir (Uygurca : uri)
Gir (ates) Kor
Udun (ates) Od, ot, odun (ateste yanan)
Dingir Tengri (Eski Türkçe), TANRI, (Kumanca : dingir)
Dagal (genis olmak) Dagilmak
  
   SÜMERCE bazi kelimeler S harfiyle varligini YAKUTÇA'da sürdürür. Ancak bizim simdiki TÜRKÇE'de S-Y degisimine ugramis haliyle karsimiza çikar.
AKADLAR
• Arap Yarımadasından Mezopotamya'ya gelen Sami kökenli bir kavimdir.
• İlk sürekli ve düzenli orduları kurmuşlardır. (Bu sayede kısa zamanda Mezopotamya'nın tamamına sahip olmuşlardır.)
• Tarihte bilinen ilk büyük imparatorluğu kurdular.
• Kurucuları SARGON, başkentleri AGADE'dir. (Tapınaklarına da AGADE denilirdi.)
• En önemli mimari eserleri ZAFER ANITI'dır.
 

AKAD DEVLETİ (M.Ö.2350-2170 )

   Kuzey Mezopotamya'dan güneye doğru genişleyen Sami halkının yerleşim yerleri, Sümer şehirlerine kadar dayanmıştır. Hatta birçok şehirde, Samiler ücretli asker olarak Sümer ordularında yeralmışlardır.

   Sümer tarihinde çok önemli bir yer alan Kiş şehrinin sarayında kral Urzababa'nın baş muhasebecisi olan ve Sami halkına mensup olan Sargon, M.Ö. 2350 yılında bir savaştan yenik dönen kralına inkılap düzenleyerek tahta geçmiştir. Sami halkının ilk kralı olan Sargon, Kiş şehrini ele geçirdikten sonra, güneye doğru ilerleyerek diğer Sümer şehirlerini de sınırları içine aldı. Sargon yaptığı bütün seferlerinde kuşattığı topraklara, Sami kültürünü ve dilini de götürmüştür. Sümer kültürünü temel alan ve kendi kültürüyle bütünleştirerek özümseyen Akadlılar, büyük bir medeniyeti geliştirdiler. Böylece dünyada ilk kez, bu kadar geniş bir alan üzerinde, merkezi bir devlet kuruldu.

   Akad şehrinin merkez haline gelmesinden sonra Sargon'un kurduğu devlete Akad Devleti, konuştukları doğu Sami diline de, Akadca denildi. Akad dili bütün Mezopotamya'da Sümer dilinin yerine geçerek, günlük yaşamda ve ticarette kullanılandı.

   Kral Sargon kurduğu merkezi devletiyle asırlar boyu Mezopotamya'da süren teokrat tapınak şehir yönetimine son vermiş ve yerine güçlü bir memur mekanizmasıyla idare edilen bir devlet kurmuştur. Sargon, Mezopotamya'da iktidarı ele geçirmekle beraber sosyal, siyasal ve ekonominin yanında sanatta da değişiklikler yapmıştır.

   Dinsel açıdan Güneş tanrısı Şamaş, Ay tanrısı Sin ve Venüs tanrıçası İştar en çok tapılan tanrılardı. Sargon'dan sonra güçlü bir otorite kuran torunu Naram-Sin, kendisini "Akad'ın tanrısı ve dünyanın dört bölgesinin kralı" ilan ederek, ilk tanrılaşıtrılan kral olmuştur. Sınırlarını Zagros Dağlarına kadar genişleterek burada yaşayan savaşçı Lulubi kabilelerini dağıtmıştır.

   Naram-Sin döneminde Elam ve Lulubiler Akad dilini ve alfabesini kullanmaya başlamışlardır. Naram-Sin'in ölümünden sonra Akad devleti parçalanır ve egemenlik Zagroslar'dan gelen barbar Gutilerin eline geçer.

   Mezopotmaya'daki insanlar tarafından "dağların canavarı'" olarak adlandırılan Gutiler, hüküm sürdürdükleri 70 senelik süre içinde Mezopotamya'da büyük tahribatlar yaratarak, en karanlık bir dönemine neden olmuşlardır. Barbarlık ve talandan başka birşey yapmayan Gutiler, Mezopotamya'da açlığa ve sefalete yol açtılar. Olumlu hiçbir gelişme kaydedemeyen Gutiler yenilip bölgeden çıkarıldılar

BABİLLİLER

• İlk "Mutlak Krallık" anlayışı Babil'de ortaya çıkmıştır.
• Ünlü kralları HAMMURABİ, ilk ANAYASA olarak bilinen "Hammurabi Kanunlarını" oluşturdu. (Bu kanunlar Sami geleneklerinden ve Urukagine kanunlarından yararlanılarak hazırlanmıştır.)
• "Babil Kulesi" ve "Babil'in Asma bahçeleri" en önemli eserleridir.
BİRİNCİ BABİL İMPARATORLUĞU
   Amuruların Güney Mezopotamya'ya yayıldıklarında, yerleştikleri şehirler arasında Babil şehri de vardı. Amurular buraya yerleştiklerinde yönetimi ele geçirerek, M.Ö.1870 yılında Sumuabum önderliğinde ilk hanedanlığı kurarlar. Hammurabi bu hanedanın altıncı kralı olup Babil'in en önemli hükümdarıdır. Hammurabi 42 senelik krallık süresinin ilk 30 yılında bütün çalışmalarını tapınak, savunma çalışmalarına ve sulandırma metodlarına ayırmıştı. Bu süreç içinde Elamlılar Asur devletine saldırarak zayıflatırlar. Yetenekli bir diplomat olan Hammurabi, savunma, saldırı ve savaş dönemlerinde karşısında tehlike oluşturabilecek koalisyonları önlemek için önceden gereken diplomatik ilişkileri ve ittifakları geliştiriyordu.

    Hammurabi M.Ö. 1759 yılında Mari şehrini yıktıktan hemen sonra kuzeye yönelerek Eşnunna, Asur ve Ninve şehirlerini sınırları içine almıştır. M.Ö. 1755 yılında Hammurabi, Babil devletini en geniş sınırlarına vardırarak silahları bırakır. On seneden daha az bir savaş döneminde kurduğu Babil İmparatorluğu, bütün Mezopotamya'yı içine almıştır. Aynı zamanda gösterdiği başarılı seferler sonucu, Babil tanrısı Marduk'un önemi çok artmış ve hatta gelecekte Sümer tanrısı Enlil'in yerini bile alarak Mezopotamya'da en büyük tanrı olmuştur. Hammurabi yönetiminin 21. yılında denetimi altında bulunan insanların sınıflarına göre haklarını koruyacak 282 maddeden oluşan bir kanun kitabı oluşturur. Kanunlarını güneş tanrısı Şamaş'tan aldığını ifade eden bir yontunun üzerinde çivi yazısıyla yazılan bu maddeler, adeta ülkesinde yaşayan insanların günlük yaşantısını belirlemektedir. Özellikle kölelerin yaşantısını belirleyen bu kanunların, bir bölümü de toplumsal yaşamı, aile içinde kadın-erkek ilişkisini, miras haklarını, bireysel hakları ve ticaret anlaşmalarını içermektedir.

    Hammurabi'nin ölümünden sonra dağılan Babil İmparatorluğu zayıflamış ve dağılmaya yüz tutmuştur. Anadolu'da güçlenen Hititler, Mursilis I. hükümdarlığı altında M.Ö. 1595 yılında güneye doğru ilerleyerek Babil devletini yıkarak son verirler. Hemen geri çekilen Hititlerin yerine, Kasitler bu bölgede egemen olurlar. Zagros dağlarının kuzeyinden gelen Kasitler Güney Mezopotamya'ya yaklaşık 4 asırlık bir süre egemen olmuşlardır. Uzun bir dönem bölgeyi kontrollerinde bulundurmalarına rağmen, Kasitler, kültürde ve sanatta belli bir gelişme gösterememişler, fakat varolanı da yıkmadan onunla yetinmişlerdir.
 

ASURLULAR

• Yukarı Mezopotamya'da(Güneydoğu Anadolu) kurulmuşlar, Toroslar ve Kapadokya'ya kadar yayılmışlardır.
• Anadolu'da ticaret kolonileri kurdular. (KÜLTEPE'de)
• Çivi yazısını Anadolu'ya öğreterek, Anadolu'da tarih devirlerini başlattılar.
• Tüm çivi yazılı eserleri başkentleri NİNOVA'da toplayarak, ilk KÜTÜPHANECİLİK ve ARŞİVCİLİK faaliyetini başlattılar.
Asurlular- Dünyanın Üçüncü En Büyük Güçü
   Son yüz yılın savaşları, iki önemli değişikliğe sebep oldu :
1. Bir zamanların en kuvvetli krallıklarından Mittani, devletler ailesinde artık yok.
2. Hitit Krallığı ve Mısır'ın ardından Asurlular, dünyanın üçüncü en kuvvetli gücü olarak ortaya çıktı. Mitanni'nin çöküşü, müttefiği Mısır'ın III Amenhotep ve Aknaton zamanında gerilemesi ile başladı. Mitanni'nin artan zayıflığından ilk faydalananlar ise Hititler oldu. Asurlular o zamanlarda hala Mitanni yönetimi altındaydı.
Hititler Muhalefeti Destekliyor
   Hitit Kralı Şubiluliu, Mitanni'deki Mısır karşıtı partiye tam desteğini verdi. Sonunda bu parti iktidarı ele geçirdi ve Mısır yanlısı olan kral ile taraftarlarını eledi. Daha sonra, fırsat kollamakta olan Asur kralı Asurubalit, ''ana ülke'' ile bağlarını keserek Asur'u bağımsız bir ülke ilan etti. Bu şekilde Mitanni, Dicle nehrinin doğusundaki topraklarını kaybetti. Fıratın batısındaki eyaletler zaten Hititler tarafından ele geçirilmişti. Bundan sonra, Mitanni ile Asurlular arasında uzun savaşlar başladı. Mitanni bu savaşlar sırasında hakimiyetini koruyabildi. Hititler ise, imparatorluklarının güney eyaletlerini Mısır'a karşı korumakla meşgul olduklarından, Asur ve Mitanni arasındaki mücadeleye karışmadılar. Asurluların bağımsızlıklarını ilan etmelerini takip eden yıllarda, bölgenin durumunda pek bir değişiklik olmadı.
Mitanni'nin Sonu
   Ancak bundan otuz sene kadar önce, Asurlu Adadnirari, nerdeyse bütün Mitanni'yi ele geçirdi ve başkent Vaşukanni'yi yağmaladı. Geriye sadece Hanigalbat bölgesi kaldı. Bu bölge de son zamanlarda Kral Şalmaneser'in son Mitan kralı Şattuara'ya karşı kazandığı zaferle Asurluların eline geçti. Bugün için, Fırat nehri iki önemli güç arasındaki sınırı belirliyor : Batıda Hatuşiliş yönetimindeki Hitit imparatorluğu, doğuda ise Şalmaneser yönetimindeki Asur Krallığı. Bu sınır bu iki kral ve onlardan sonra gelenler tarafından kabul edilecek mi ? Yoksa biri diğerinin uğruna sınırlarını genişletmeye mi çalışacak ? Ne olursa olsun, Şalmaneser'in şunu hatırlaması gerekir : Hatuşiliş'in şu anda Rameses gibi güçlü bir müttefiği var. Öyle bir müttefik ki, üçüncü şahısların saldırması durumunda, hemen yardımına koşmayı taahhüt etmiş.
 

MEDLER

   İ. Ö. 1300 yıllarında Med ve Pers aşiretleri Asya'nın kuzeydoğusundan İran'a gelmeye başlamışlardır. Bunlardan Med aşiretleri İran'ın batısındaki Urmiye gölü çevresine yerleşmişlerdir.
   Med'ler Urmiye gölü çevresinden batıya, Botan bölgesine doğru yayılmışlardır. (Botan, Habur'u ve Siirt'i içine alan ve Dicle nehri boyunca uzanan coğrafyanın adı.
   Dicle'nin ana kollarından olan Çatak çayının diğer adı da Botan çayıdır.) Medler, Hint- Avrupai dil gurubu içinde Hint- İrani bir dil konuşmaktaydılar. Minorski'ye göre, Kürt veya Kırmanç sözcüğü (konfederatif) Med devletinin temel taşları olan Kyrti (Kyrtioi) ve Mard (Mardoi) aşiretlerinin adlarının birleşik söylenmelerinden türemiştir. Ayrıca Medler, 42 harften oluşan bir alfabeyi kullanmışlar.
   Med'ler devlet kurma süreçlerini İ. Ö. 800'lü yıllarda başlatmışlardır. Sözkonusu süreç, kuzeyin savaşçı süvarileri İskitler'le akraba Kimmerler'in istilaları (İ. Ö. 647- 615) ile kesintiye uğramıştır. İlk hükümdarları olan Kyaksares'in (Kyaxares) önderliğinde özgürlüklerine kavuşan Med'ler, İ. Ö. 612 yılında Güney Mezopotaya'daki intikamcı Kaldeliler'le (Asurlular'ın yıktığı Babil'in mirascıları) birleşerek, şimdiki Musul'un 100 km kadar doğusuna, Dicle kıyısına kurulmuş olan -Asur İmparatorluğu'nun başkenti- Nineve'yi üç aylık bir kuşatmanın ardından yakıp yerlebir etmişlerdir. Böylece Dicle'nin Kuzeyi ve doğusunda Med devleti doğarken, güneyi ve batısında Babil'in ikinci dönemi veya Kalde devleti başlamıştır. Van yöresi aşiretlerinin İ. Ö. 800'l&uum
   Med devleti yerleşik ve göçer aşiretler arasında kurulmuş gevşek bir konfederatif birlikten oluşmuştur. Günümüz Hamadan'ının bulunduğu yere kurulmuş olan Ekbatana, Med devletinin başkenti olmuştur. Med sözcüğü, kuzeybatı İran'daki Mahabat kentinin adı içinde varlığını sürdürmektedir. Başka bir ifadeyle, Mahabat adı Med'den gelmektedir. Med devleti daha yüz yaşını doldurmadan, yönetimindeki parçalanma ve güneyli Pers aşiretlerinin ayaklanması sonucu yıkılmıştır. Tarihin babası Herodotos'a göre, Kyros II'nin önderliğinde ayaklanan Pers aşiretlerine son Med hükümdarı Astyages'in ordularının komutanı Harpagos'da katılmıştır. Böylece Med devleti İ. Ö. 549'da yıkılmış ve yerine son Med hükümdarı Astyages'in kızı Mandane'den olma Kyros II'nin önderliğindeki Pers devleti kurulmuştur.
 

Tarihte Süryaniler

Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplumdur. Mezopotamya'da yeşeren ve uygarlığın gelişiminde önemli rol üstlenen köklü bir kültürün mirasçıları olan Süryaniler, milattan önceki çağlarda Arami ve Asurlular olarak bilinirlerdi. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, coğrafyayı istila edenlerin baskı ve egemenlikleri yüzünden başlangıçtaki etkinliklerini kaybetmişlerdir. Günümüzde ise dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar
Süryani Adı Nereden Geliyor
   Süryani (Süryoyo) adının nasıl, ne zaman ve neden dolayı kullanıldığı kesin olarak bilinmiyor. Süryani isminin kökeni hakkında pek çok varsayım var. Varsayımların ortak özelliği; Süryani adının ya Mezopotamya'daki bir şehirden ya da bu coğrafi bölgede hüküm sürmüş bir kralın adından kaynaklandığıdır. Sizlere bilgi olması açısından, bugün en sık rağbet edilen iki varsayımı aktaracağım. Bu iki varsayım Yakup Bilge'nin, Yeryüzü Yayınları arasında çıkan ve 1996 basılan "Anadolu'nun Solan Rengi Süryaniler" kitabından alınmıştır.
1. Kimi yazarlara göre Suriye adı, bölgeyi ele geçiren Kilikos'un kardeşi Suros'tan geliyor. Süryani adı da bu sözcükten türüyor. XII.yy'da yaşamış olan Diyarbakır metropoliti (Bir bölgede yaşayan Süryanilerin kilise içindeki en üst rütbedeki kişisi) Arami kralı Suros'un adına izafeten, egemenliği altındaki ülkenin "Surisyin" olarak adlandırıldığını, daha sonra Surisyin adındaki son "s" harfinin atılarak "Suriyin" şeklini aldığı ve burada yaşayan halkında bu adla anılmaya başlandığını söyler.
2. Asurluların ülkesine Yunanlılar tarafından sözcüğün sonuna bir 'y' eklenerek "Asurya" deniliyordu. Yunalıların kullandığı ve gitgide yaygınlık kazanan "Asurya ve Asuryan" kelimeleri Aramca konuşan halkın diline girdiği zaman, dil kurallarına göre bazı değişikliklere uğradı ve Asuroyo şeklinde telaffuz edildi. Tarihsel süreçte "A" harfi düşerek kelime Suroyo (Süryani) şeklini almıştır.
Süryani Dili
   Süryanice, Sami diller grubuna ait bir Arami lehçesidir. Bu dilin tarihi M.Ö 2000 yılına kadar gider. Yaşadığımız yüzyılda hâlâ yazım ve konuşma dili olarak Ortadoğu ve başka bölgelerdeki topluluklar arasında konuşulmaktadır. Aramice, Grek ve Pers hükümdarlarının egemenliğine rağmen Suriye ve Mezopotamya'daki Arami toplulukları tarafından kullanılmıştır. Bu toplulukların büyük çoğunluğu daha sonraları Hıristiyan dilini benimsemiş ve Süryanice bir anda Hıristiyan dili olmuştur. Süryanice, Edessa kentinin (Bugünkü Urfa) yerel lehçesi olarak başlamıştır. Süryani dili, zamanla tacir Süryani misyonerler tarafından ipek yolu boyunca Doğuya taşınarak Güney Hindistan ve Çin'e kadar yayılır. Bu dilin bir özelliği de Grek kültürü ile Mezopotamya uygarlıkları arasında köprü vazifesi görmesidir. O zamanlar Süryaniler bilimde çok ilerlemeler kaydetmişlerdi. Grekçe, Arapça ve Süryanice'yi iyi biliyorlar ve Yunan klasiklerini Süryanice'ye; Süryanice'den de Arapça'ya çeviriyorlardı. Bu sayede Arap dünyası antik Yunan ve Grek kültürleri ile tanışmış, Batı dünyasının düşünce sistemi Doğuya taşınmıştır.
SÜRYANİLER VE HIRİSTİYANLIK
Mümin Toplum ve İsa'nın Mendili
   Süryaniler tarihleri boyunca, özellikle de Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra inançlarının çok etkisi altında kalmışlardır. Hıristiyanlığı erken kabul eden toplumlardan olan Süryaniler için çok ünlü bir mendil hikayesi vardır: Hz. İsa zamanında bir Süryani kenti olan Edessa'nın (Süryanice'de Orhoy, bugünkü Urfa) kralı olan Abgar Ukomo (Kara Abgar) hastalanır ve hastalığından kurtarması için mucizelerini duyduğu İsa'yı kentine davet eder. Hz. İsa, Edessa'ya gelemez ancak yüzüne sürdüğü ve kendi suretinin çıktığı bir mendili Abgar'a yollar. Kral Abgar mendili alınca hastalığından kurtulur. Bu olaydan çok etkilenen kral, Hıristiyanlık inancını kabul eder. Mendildeki HZ. İsa'nın resmi dünyaya buradan yayılır. Mandilo olarak ünlenen bu resim hem kilise hayatında önemli bir yer tutmuş hem de ikona çizimlerini etkilemiştir. Bu mendil 994 yılında büyük bir törenle Edessa'dan Konstantinapol'e götürülür. Büyük bir ihtimalle de 1204 yılında Haçlıların kenti yağmalaması sırasında tahrip olur.
Yeryüzündeki İkinci Kilise
   Süryaniler, tarihleri boyunca dinlerine çok sadık kalmışlardır. Örneğin Kudüs'teki ilk kiliseden sonra ikinci kilise, daha M.S 37 yılında Antakya'da Süryaniler tarafından kurulmuştur. İsa'nın öğrencilerinden Petrus, Antakya'ya geldiğinde insanlara Hıristiyanlığı benimsetir ve kendi adıyla anılan bir kilise inşa edilir. Daha sonraları Süryaniler burada ilk patrikhaneyi kurarlar. Bu olay Hıristiyanlığın Doğuda yayılmasını ve sürekliliğini sağlamıştır
 

HAMMURABİ KANUNLARI
   Binlerce yıldır, birbirinden çok farklı kültürlerin ve birbirinden çok farklı milyonlarca insanın, uzun süreli etkilendiği, peşinden gittiği yüzlerce kitap var. Ömer Türkeş, tek tek "dünyayı değiştiren" bu kitapların öyküsünü çıkarıyor.
   Bu hafta, bir kanun kitabını ele almak istiyorum. Yalnız pek alışıldık bir kitap değil "Hammurabi Kanunları". Şu anda Louvre müzesinde sergilenen kitap, 2 metre boyunda silindirik bir taş biçiminde..! Akad dili ve Sumerler'in mirası olan çivi yazısı kullanılarak hazırlanmış. Hepsinden önemlisi, kanunların kutsallığını gösteren ve Kral Hammurabi'nin, kendisine bu kanunları yazdırtan Güneş-Tanrı'ya (adalet hükümdarı Şamas) saygılarını sunduğu bir kabartmanın da "kitapta" yer alması. Böylelikle, bilinen ilk kanunların tanrı sözü olduğunu da anlatmak istemiş Babil Kralı Hammurabi. Mezopotamya'da, MÖ II. binyılda hüküm süren Babil devleti, bölgedeki uygarlıklar içerisinde kültürel olarak en ileri olanıydı. Yaşamaya uygun ve çok verimli bir coğrafyayı mesken tutan Babilliler, belki de beslenme, barınma ve giyim meselelerine kafa yormaya ihtiyaç duymadıklarından, siyasi ve kültürel konulara ayırabilmişlerdi vakitlerini. Daha sonraki dönemlerde Babil'i işgal eden diğer Ön Asya devletlerinde bile bu kültürün izlerini bulabiliriz. I.Babil Devleti'nin en büyük kralı ise, hiç şüphe yok ki, Sami Hanedanı'nın altıncı kralı Hammurabi'ydi. Hammurabi; yani -sözcük anlamıyla- Büyük Reis!
   Asker değil Diplomat Ders kitaplarından bize yansıyan tarih anlayışında -özellikle Osmanlı Devleti'nde- bir kralın veya padişahın büyüklüğü ile askeri başarıları atbaşı gider. Bu tür tarih kitaplarını yazanlar için kazanılan savaşlar, yağmalanan ülkeler, bozguna uğratılıp kılıçtan geçirilen ordular yaratır bir padişahın şanını, şöhretini. Savaşa gitmemiş, insan kanı dökmemiş -II. Beyazıd gibi- padişahlarımız ise silik kişilikler olarak görülürler. Önde, savaşlar ve zaferlerle dolu tarih geçip giderken, hiç bir zaman tarihsel bir değer kazanamayan -fondaki- sıradan insanların hangi yaşam koşulları içerisinde olduğu önemsizdir; tarih, "büyük adamların" tarihidir..!
   Babil Ülkesi'nin büyük reisi Kral Hammurabi, bu açıdan bakıldığında önemli bir farklılık yaratıyor. Çünkü o, Babil ülkesinin toplumsal, siyasal, ekonomik ve dinsel hayatını düzene koymasıyla kazandı ününü. Savaşmadı değil, ama askeri seferlerden çok iç işlerin düzenlenmesine önem verdi. Merkezi idareyi sağlamlaştırmak için ülkesinin dört bir yanına memurlar tayin etti, o memurların uygulayacağı yönetmenlikler çıkardı ve adı bugün bile anılan tarihi bir kişilik olmasını sağlayan yasaları düzenledi. Yukarıda tarif ettiğim dikilitaşın ön ve arka yüzünde 24 yatay sütüna ayrılmış 282 maddeden oluşuyordu Hammurabi Kanunları.
   Tarihin bu ilk yazılı anayasası, saray halkı ve rahipler dışındaki toplumsal bölünmenin sınırlarını, dolayısıyla sınıfların duruşunu çizmektedir. Buna göre Babil halkı; a- kişisel mülkiyet ve ticaret hakkına sahip olan özgür insanlar (asiller), b- gayrı menkül değil ama para ya da kıymetli eşya sahibi olma hakkı olan azad edilmiş kölelerin oluşturduğu bağımlılar, c- ödenmemiş bir borç, savaş esiri olma hali veya doğuştan gelme nedenlerle köleleşenler gibi üç ayrı sınıfa bölünmüştür (saydığım bu üçlü toplumsal sınıflandırmanın ileriki çağlar boyunca -Fransız ihtilali yıllarına dek- geçerliliğini koruyacağını biliyoruz).
   Çağdaş hükümler Medeni Kanunu da içermektedir taştan hükümlerimiz. Hammurabi'nin düzeninin hüküm sürdüğü Babil ülkesinde tek eşlilik esası vardır. Ancak kadının çocuğu olmadığı takdirde, evliliğin temel amacının çoğalma olduğu gözönüne alınarak, kocaya da nikahsız bir eş veya yardımcı bir kadın seçme hakkı verilmiştir. Kadın dava açmak, getirdiği çeyizinin gelirini veya kocasından kalan mirası yönetmek konularında özgürdür. Mirasın, ana baba sağken, mirasçılara -bazı istisnalar dışında- eşit olarak pay edilmesi öngörülür. Böylelikle kişisel haklar aile hukukun önüne geçer.
   Toplumsal hayatı düzenleyen hükümlere baktığımızda da ilginç sonuçlara ulaşabiliriz. Yaşayan pek çok hukukta ve İslamda hala var olan "kısas"ın kökenleri Hammurabi'ye kadar uzanır. Suçlu özgür bir insan değilse, "göze göz, dişe diş" yasası geçerlidir. Ancak, özgür insanlar, verecekleri maddi bir tazminatla öderler suçlarının bedellerini. Babil devletindeki "doktorlar hastalarına, mimarlar mülk sahibine karşı sorumludurlar" biçiminde özetlenecek toplumsal düzenlemeyi gördüğümüzdeyse, depremde yıkılan konutlar geliyor aklımıza ve "Türkiye'de ne zaman işletilecek bu tür yükümlülükler" diye düşünmeden edemiyoruz..!
   Neredeyse dörtbin yıl önce hazırlanan "Hammurabi Kanunları"nın kadın-erkek ilişkilerini ve toplumsal hayatı düzenleyen maddelerinin bir çoğunun günümüz totaliter devletlerine göreceli olarak hiç de "saçma" olmadığı anlaşılıyor. Ama ne yazık ki ölüm cezasında bir değişiklik yok; büyücüler, yalancı şahitler, hazineyi soyanlar, saray veya tapınak mülküne tecavüz edenler kurtulamıyorlar celladın elinden. Zina ise bir başka ölümcül suç.
   Arkeolojik bir öneme sahip olmasının dışında, kendisinden soraki yüzyıllardaki adalet anlayışını ve toplumsal yaşam biçimlerini temellendirmesi açısından da "Dünyayı Değiştiren Kitaplar" arasına girmeyi hak ediyor "Hammurabi Kanunları". Ayrıca, bu kanunlardaki adalet duygusu da ilgiye değer; mesela, devlet-toplum-birey arasında çizilen çerçevenin hukuki ilkeleri açık ve netken, konulan kurallar, mahalli töreler karşısında mutlak bir üstünlükte olmayıp, hakimlerin başvuracağı içtihatlar manzumesi niteliğindedir. Yine de, bugünden bakıldığında akla ve hukuka aykırı yanlar bulabilirsiniz Hammurabi'nin kitabında. Ancak, bu dizi boyunca pek çok kez vurgulayabileceğimiz bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor; her tarihsel olguyu kendi tarihsel koşullarına göre değerlendirmek ve o çağlarda telaffuz bile edilmeyen, henüz varolmayan kavramlarla geçmişin hukuksal ilklerini, ahlaki değerlerini ve diğer insani etkinliklerini yargılamamak gerekir. Tarihe böyle baktığımızda, bir çağ için gerici, baskıcı ve irrasyonel olan, bir başka çağda çok farklı renklere bürünecektir.
 

PARANIN TARİHİ

1. Tarihin çok erken dönemlerinde bir belirsizlik vardır. Çin'deki ilk parasal gelişmeler üzerinde de tartışmalar vardır.
2. M.Ö. 9000 civarı - M.Ö. 6000 : Sığırların evcilleştirilmesi ve tarımın başlangıcı. Çeşitli toplumlarda ve çeşitli dönemlerde canlı hayvanlar, özellikle sığır; bitkilerden de hububat türleri para yerine kullanıldılar.
3. M.Ö. 3100 civarı: Mezopotamya'da yazı icat edildi. Asıl kullanım, gelişme ve hesap tutma.
4. M.Ö. 2575 civarı: Gize'de Büyük Piramit'in inşası. Az miktarda ve sınırlı kullanımı olan para ile büyük çaplı ve uzun vadeli projelerin yapımı
5. M.Ö. 2250 civarı - M.Ö. 2150 civarı: Kapadokya hükümdarları gümüş külçelerin kalitesine kefil oluyorlar. Külçelerin ağırlığı ve saflığına dair verilen devlet garantisi para olarak kabul edilmelerine yol açıyor.
6. M.Ö. 1792 civarı - M.Ö. 1750 civarı: Babil'de Hammurabi dönemi. Hammurabi Yasaları bankacılık ile ilgili hükümler içeriyor.
7. M.Ö. 1200 civarı: Çin'de deniz salyangozu kabukları para olarak kullanılıyor.
8. M.Ö. 1000 civarı - M.Ö. 500 civarı: Çin'de para olarak bel, çapa ve bıçak gibi madeni el aletlerinin kullanımı.
9. M.Ö. 950: Saba Melikesi Solomon'u ziyaret eder ve birbirlerine hediyeler veririler.
10. M.Ö. 687: Lidya'da kaba metal para kullanılır. (Heredot'a göre)
11. M.Ö. 640 civarı - M.Ö. 630 civarı: Lidya'da ilk gerçek madeni para üretildi. Lidya ve Anadolu'nun ilk madeni paraları altın ve gümüşün doğal doğal karışımı olan elektrum'dan yapılıyordu.
12. M.Ö. 600: Pythius, Yunanistan ve Anadolu'nun ilk tüccar bankeridir.
13. M.Ö. 600 civarı - M.Ö. 300: Çin'de yuvarlak, metal madeni paralar icat edildi. Bu paraların değerleri çok düşük olduğundan pahalı alış-verişlerde kullanılamıyordu.
14. M.Ö. 600 civarı - M.Ö. 570 civarı: Madeni para kullanımı Lidya'dan Yunanistan'a doğru hızla artar. Atinalılar madeni para basımından önce para olarak demir çubukları ve uzun çivileri kullanıyorlardı.
15. M.Ö. 550 civarı: Lidyalılar, Krezüs'ün hükümdarlığı döneminde saf altın ve gümüşten oluşan dünyanın ilk iki metalli madeni paralarını üretiyorlar.
16. M.Ö. 546: Lidya Kralı Krezüs Persliler tarafından esir alınıyor. Bunun sonucunda madeni para kullanımı Persia'da da (eski İran) yayılıyor. Yunanlıların aksine Lidyalılar altın parayı gümüş paraya tercih ederler.
17. M.Ö. 546: Atina Owls'u üretiliyor.
18. M.Ö. 490 civarı: Laurion Madenleri'nde zengin gümüş damarlarının bulunması. Bundan sonra Themistokles, gelirlerin bir kısmının kullanılması ile, Atinalıları savaş donanması inşa etmeleri konusunda ikna eder.
19. M.Ö. 480: Salamis Savaşı. Atina donanmasının Perslilere karşı kazandığı zafer üzerine Yunan uygarlığı korunur.
20. M.Ö. 407: Isparta Laurion Madenleri'ni ele geçirir. 20,000 köleyi azat eder ve Atinalılara gümüş malzemeleri miras olarak bırakır.
21. M.Ö. 406-405: Atinalılar gümüş kaplamalı bronzdan madeni paraları tedavüle çıkartırlar. Atina halkı gümüş paraları toplarlar, sonuç olarak bu paralar hızla sirkülasyondan kalkar ve geriye sadece değersiz bronz paralar kalır.
22. M.Ö. 405: Aristophanes'in "Kurbağalar" komedisi sahneye konur. Bu oyunda Aristophanes değersiz yeni paranın değerli eski parayı nasıl tedavülden kaldırdığından bahseder. Belki de ilk defa bu oyunda "Gresham's Law" dan söz edilmektedir (Gresham's Law: Bir ülkede halkın gözünde biri değerli diğeri değersiz iki tür para tedavülde ise, bunlardan değersiz olanı piyasaya hakim olur).
23. M.Ö. 394-371: Atinalı banker Pasion'un kariyeri. Bir köle olan Pasion, zamanla en zengin ve ünlü Yunan bankeri olur, özgürlüğünü ve Atina vatandaşlığını kazanır. Yunan bankacılığı esasen peşin işlemler olarak yürütülür.
24. M.Ö. 390: Galliler Roma'ya saldırır. Şehrin ihtiyat akçelerinin saklandığı Capitol (Ulusal Tapınak)'de kazların gıdaklaması muhafızları uyarır. Bu duruma minnettar olan Romalılar uyarı tanrıçası Moneta'ya bir mabed inşa ederler. Moneta adından "money=para" ve "mint=madeni para basmak, darphane" adları türer.
25. M.Ö. 360-336: Makedonya'da II. Philip hükümdarlığı. II. Philip Makedonya ile Yunanistan'ı birleştirir. Krallığının acil ihtiyaçlarını karşılamak için gereğinden fazla olmak üzere madeni para bastırır. Bunların arasında M.Ö. 356 olimpiyatlarında iki tekerlekli araba yarışlarındaki zaferini kutlamak için bastırılan altın "stater" ise madeni paranın propodanga amaçlı kullanılışının ilk örneğidir.
26. M.Ö. 350 civarı: Yunanistan'da riskli işlerin dışında normal faiz oranı %10'dur. Demosthenes'e göre sıradan işler için faiz oranı %10'dur. Gemi kiralama gibi riskli işlerde bu oran %20 ile %30 arasındadır.
27. M.Ö. 336-323: Büyük İskender'in hükümdarlığı. Anadolu'nun fethinin Büyük İskender'e günlük maliyeti yaklaşık 20 talent (=para ve tartı sistemi) veya yarım ton gümüşe eşittir. Daha sonra oldukça büyük bir hacimde olan Pers hazineleri ele geçirilir. Para basımı ve askerlere yapılan ödemeler imparatorluk içindeki ticarete büyük etki yapar. Büyük İskender aynı zamanda gümüş ile altın arasındaki değişim oranını da "10 ünite gümüş = 1 ünite altın" şeklinde basite indirgemiştir.
28. M.Ö. 323-30: Mısır'da Ptolomies'in imparatorluğu. Çok önceleri Mısır, Yunan kontrolü altındayken kıymetli metallere ilaveten tahıl da kullanıldı ve ulusal tahıl ambarları banka gibi çalıştılar. Ptolomies, yerel depo emanet sistemini İskenderiye'deki merkez bankası ile tamamen ciro sistemine entegre etti. Ödemeler bir hesaptan diğer hesaba transfer yoluyla ve para geçişi olmadan yapıldı.
29. M.Ö. 275: 'Aes signatum' veya bronz çubuklar Roma'da halâ kullanımdadır. Kaba bronz çubuklar sonradan yerini daha uygun olan madeni paralara bırakır.
30. M.Ö. 269: Romalılar tarafından gümüş paraların düzenli basımı yapılır ve para dolaşımı yaygınlaşır.Güney İtalya ve Sicilya'daki Yunan kolonileri ve Kartaca örneğine rağmen Romalıların madeni paraya intibakı geç olmuştur.
31. M.Ö. 218-201: Roma ve Kartaca arasındaki II.Pön Savaşı. Romalı yöneticiler, birliklere büyük miktarda para ödenmesi gerekince paranın madeninin saflığını ve ağırlığını düşürürler, bu ise enflasyona neden olur.
32. M.Ö. 200 civarı: Delos ünlü bir bankacılık merkezi oluyor. Kıraç ve verimsiz bir Yunan adası olan Delos finansal bir merkez olmak için muhteşem limanı ve ünlü Apollon Tapınağı'ndan yararlanır. Esaslı rakiplerinden biri olan Kartaca'nın Romalılara yenilmesi yükselmesinde yardımcı olur. İşlemler ciro veya kredi transferi yoluyla yapılır.
33. M.Ö. 118. Çin'de deri para kullanılır. Bunların her biri yaklaşık 1 foot2 boyutunda beyaz geyik derisinden ibaret olup 40,000 cash değerindeydiler (cash = Çin'in o zamanki asıl metal parasının adı).
34. M.Ö. 55 ve 54: Julius Caesar Britanya'ya sefer düzenler. Bu seferler sırasında Britanyalıların hala para olarak kılıç tipi yaprakları kullandıkları görülür. Bununla birlikte bazı Celtic kabileleri altın, gümüş, bronz ve potin kullanarak kendi paralarını üretmeye başlamışlardır. (potin=bakır ve teneke alaşımı)
35. M.Ö. 30 - M.S. 14: Augustus Caesar'ın hükümdarlığı. Augustus, yeni ve neredeyse saf altın ve gümüş paralar kullanarak, ve yine yeni pirinç ve bakır olanları da kullanarak para ve vergi sistemlerinde reform yaptı. Buna ilaveten üç yeni vergi de yürürlüğe girdi: genel perakende satışlar vergisi, arazi vergisi ve vatandaşlık vergisi.
 

MEDENİYET VE SU
   Yeryüzünün farklı bölgelerindeki medeniyetleri gözden geçirecek olursak toplumsal yaşamın her zaman suya bağımlı olarak şekillendiğini görürüz. Antik medeniyetlerin başlangıç noktaları hep nehir koyaklarında veya deltalarındadır. Medeniyet merkezi olmamış iki nehir çölden geçen Ürdün ve çok derin ve kapalı vadilerden geçerek yaşamı imkansız kılan Amerika’daki Rio Grande’dir.
   Çin’de Sarı Nehir, Hindistan’da Ganj ve İndüs, orta Asya ‘da Seyhun ve Ceyhun nehirleri Avrupa da Ren, Sen, Tiber, Tuna (Amerika’da Amazon ve Missisipi Nehirleri) ön Asya’da Antik Yunan bölgesinde Menderesler ve Gediz ile bölgemizi taçlandıran Fırat ve Dicle medeniyet beşiği nehirlerdir. Tarih boyunca akarsulardan yararlanma olanağı bulan toplumlar dönemlerinin en ileri medeniyetlerini kurmuşlar, bulamayanlar ise yurtlarını terkedip göç etmek zorunda kalmışlardır.
   Ortadoğu’ya gelince “Medeniyetler Beşiği” veya “Bereketli Hilal” diye adlandırdığımız bölge yakıcı çöllerle vahaların buluştuğu bölgedir. Mısır ve Ortadoğu efsane ve destanlarını incelediğimizde Nil, Fırat, Dicle ve diğer daha küçük sular ve göllerin bölge insanı için yaşamın olmazsa olmaz koşulu olduğunu ve çöl ve suyun inançlardan günlük yaşantıya yaşamlarının her kesitinde önemli rol oynadığını görmekteyiz. Bu destanlar ve kutsal kitaplar bu üç büyük nehrin kıyılarında kurulmuş olan tarımsal üretim dayalı kent ve kasaba uygarlıklarının hep çöl, su ve din kavramları üzerine yoğunlaştığını anlatır.
   Ortadoğu için su tarih öncesi çağlardan bu güne önemini hiç yitirmemiştir. Mitos’ların baş konusu suya duyulan özlem, su ile gelen felaketler ve tarım’dır. Örneğin Mezopotamya tanrıları, tanrı krallar; ya bir ırmak üzerinde yelken açmış gitmekte yada engin sularda ölümsüzlüğü aramakta, prensleri ise çift’e öküz koşmuş tarla sürüp tahıl yetiştirmektedirler. Sümer mitolojisinde Tanrı Sin Fırat üzerinde Gaffeh denilen bu günkü keleklere benzeyen yuvarlar bir kayıkla yol alır. Bir diğer destan da insanlar ve hayvanların birbirine zarar vermediği, hastalık ve yaşlılığın bilinmediği Dilmun ülkesi anlatılır. Dilmun’un tek eksiği içme suyu’dur. Su tanrısı Enki toprak ana Ninhunsag’ın yalvarması sonucu ülkeye su verir ve böylece bitki yaşamı başlar Dilmun’da.
   Eski Mısır’da Nil Nehrine tanrı nitelemesi ile tapılırdı. Firavun Ak hen Aton’a ait bir ilahi’de birisi yeraltında yaratılıp Mısırlıları beslemek üzere yeryüzüne çıkartılan, diğeri de başka uluslara yağmur vermek için yaratılmış 2 Nil Nehri vardır. Hint mitolojisinde Varuna’ya yakarışta Varuna gökten su kabını açarak sularını yere ulaştırır, bereket saçar. Mısır Piramitlerinde ölünün yanıbaşında bulunan “Ölü’nün Kitabı”nda tanrıya verilen hesapta “Çalmadım, adam öldürmedim, kimseyi aldatmadın. .... gibi dizelerin yanısıra” suları kirletmedim” sözü günümüzde çoğu kişinin iç rahatlığı ile söyleyemeceği bir söz olarak dikkati çekmektedir.
   Kenan ülkesinin sularla ilgili mitolojisinde ırmak çıkışlarında baş tanrı oturur. Şimşek ve gök gürültüsü bereket getirecek yağmuru veren iyi, ırmak ve denizler ise taşıp yeryüzünde zarara neden olacak kötü oğul tanrılardır. Agat Efsanesinde bereket tanrısı yağmurdur ve Agat öldürülünce 7 yıl kuraklık ve kıtlık olur.
   İbrani mitosunda Filistin’e Yehova’nın özel armağanı olarak düzenli ilkbahar ve sonbahar yağmurları gönderilmiştir. Amerika-Aztek ve Mezopotamya Babil mitoslarında görülen tanrının kanı ile yoğurulmuş balçıktan yaratılan insan için artık kan yerini tanrının nefesine ve suya bırakmıştır. Bölge insanı tek tanrılı dinlere geçtikten sonra ve günümüzde de su hala en yüksek değerdir.
   “Allah su gibi devlet versin” ve “Su gibi aziz olasın” gibi dilekler bu yüksek değer yüklemeye örnektir.
   Çoğu Ortadoğu mitosunda bolluğun, bereketin, huzur ve güvenin belirteci olan su bazen de seller halinde tüm uygarlığı tehdit etmektedir. Gılgamış Destanındaki büyük tufan, kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı’na çok benzemekte, Mezopotamya kentlerindeki çok katlı ziguratların su taşkınlarına karşı yapıldıkları da söylenmektedir.
   Antik Çağdan günümüze “Temel töz nedir?” sorusuna “Toprak, su, hava, ateş” gibi cevaplar veren felsefe öğretileri ve dinler birinci sırayı “Su”ya vermişlerdir.
   Çok tanrılı dinler döneminde Orta Asya’da rastladığımız “Yaradılış ve Türeyiş” destanı da söyle başlar: “Yer yer değilken su, su idi. Başka bir şey yoktu. Bir su ki yılan içse ölümsüzleşir, ölü çiyan içse dirilir. Yaşam zerre zerre, ışık ışık kımıldar. Ama ne yılan var ne çiyan. Bu yokluk içinde bir Tanrı Kara Han, bir de bu su”. Türk mitolojisinde su, gök ve yer ile birlikte yer alır.
   Kutadgu Bilig 4 ana unsuru gökte ki burçlar gibi 3 erden 12 kısıma ayırır.
“Uçi ot, üçi suv, üçi boldı yil. Uçi boldı toprak, azun boldi il.” der destan.
   İslamiyet 1400 yıla yakın bir süredir Ortadoğu’nun egemen dinidir. Kur’an’da bir çok ayet sudan ve suyun yeryüzündeki önceliğinden söz etmektedir. Örnek verecek olursak Baraka Suresi 21 ve 22. ayetlerde “Rabbımız gökten su indirdi. Onunla size rızk olarak çeşitli ürünler çıkardı” ve
Enam suresi 6/99
   “Siz gökten su indiren de odur. Biz o suyla her şeyin bitkisin, ondan da bir yeşillik çıkardık. O yeşillikten birbiri üzerine binmiş daneler çıkardık” denmektedir.
   Kendilerini öğerken “yeryüzünün tuzu” olarak niteleyen tarih öncesinin en geniş kapsamlı medeniyetinin kurucusu ve çivi yazısının yaratıcısı Sümerlerde sulama ve yağmura bağlı olarak yapılabilen tarım aynı zamanda yerleşim yerlerinin de belirleyicisidir. Örneğin elverişli olmayan yeryüzü şekilleri nedeni ile yerleşim ancak yaygın sulama sistemlerinin kurulmasına uygun olan Aşağı Mezopotamyada ve yağmur sulamasına uygun yukarı Mezopotamyada yoğunlaşmıştır. Dağlık bölgelerdeki yerleşim ise verimli nehir koyaklarının çevresi idi. M.Ö. 1000’nci yıl başlarında demir saban ve pulluğun devreye girmesi ile artık ovalarda tarım, dağ otlaklarında ise hayvancılık Bereketli Hilal’e zenginlik ve dolayısı ile yükselen medeniyet dönemini getirmiştir.
   Doğu koşulları nedeni ile Mezopotamya’da İdari sistem olarak ta sulama eyaletleri oluşmuş ancak bu da ülkenin siyasal açıdan birleşmesini güçleştirmiş, her su eyaletinin daha büyük bir birliği bağlandığında bağımsızlığı elde etmeye çalışması yüz değil bin yıllar sürecek artı arkası kesilmeden günümüze kadar gelen ve şekil değiştirerek süregiden su savaşlarının ilk nedenini oluşturmuştur. Bu su eyaletleri bu gün Harran Ovasında 20 sulama birliğinden oluşan yapılanmaya benzer. Aşağı ve Yukarı Mezopotamya’da toplumsal yapılanmanın dolayısı ile de tarihin belirleyicisi su ve suyun paylaşımıdır. Sulama üzerinde denetimi elde tutma ve suyu kullanma yetkisini sahip olma, en önemli güç aracıdır. Bugün Sümer, Akad ve Babil döneminden kalan pişmiş kil tabletlerin çoğunda sulama sorunlarına, su kullanım yasalarına ve kanalların korunmasına yer verilmesi bu bilgimizi doğrulamaktadır.
   Mezopotamya’da medeniyetlerin kültür ürünlerini şekillendiren de yine Fırat ve Dicle’dir. Ağaç ve taş gibi başka medeniyetlerin yapı malzemelerinin yerini nehirlerin bıraktığı kil almıştır. Çivi biçimindeki işaretlerin taş bir kalemle bastırıldığı yazı tabletleri ve eski yaşam ve inanç öykülerini günümüze aktaran heykeller kilden yapılmıştır. Kulübeler ve büyük kil yapılarda ara malzeme olarak kullanılan aşağı Fırat kıyılarından toplanan sazlar aynı zamanda hayvan yemi olarak kullanılmakta idi. Sümer kira sözleşmeleri ve miras paylaşma belgelerinde sık sık ağaçtan yapılmış kapı, eşik ve merdivenden söz edilmesi ağacın bölgede ne kadar değerli olduğunu gösterir. Araba ve gemi yapımında kullanılacak kereste ya ticaretle yada savaşarak elde ediliyordu. Gılgameş ve arkadaşı Enkıdu'’un Lübnan dağlarına sedir ağacı kesmeye gitmeleri söylencesi günümüzün erozyon, ormanları koruma ve çevre koruması ile uğraşan doğa felsefesi tartışmacıları için çok anlamlı ve öğreticidir.
Silah ve alet yapımında kullanılan maden filizi, ayrıca kereste, yağ gibi kültür aracı malzemelerin taşıması nehir ve kanallara aracılığı ile yapıldığı gibi kervan yolları da su yollarına paralel bir rota takip ederdi.
   Bugün GAP projesi dahilinde ele alınan sulama ağının korunması ve genişletilmesi, aşırı tuzlanma ve nadasa bırakma tarih belgelerinde gördüğümüz kadarı ile 4000 yıl öncesinin de sorunu idi. Nehirlerin yatak değiştirmesi, sel felaketleri, kentlerin çökmesi veya bent yaparken yerleşim yerlerinin boşaltılmak zorunda olması bize hiç te yabancı gelmeyen bir hikayenin M.Ö.1820 yılı versiyonudur. 40.000 kişilik nüfusun evlerini terketmek zorunda kaldığı antik Hille kenti tarih öncesinin Halfeti’sidir. Zeugma’sıdır, Hasankeyf’idir ve su ile gelen medeniyetlerin yine su ile bir anda yok olabileceğine örnektir.
   Ünlü Hamuraki kanunlarının 53 ile 56 arası yasaları sulama sorununa ilişkin maddeler içerir ve bugünde benzerleri yürürlüktedir.
“Bir adam ihmalkar ise ve tarlasının bendini pekiştirmek ve bu nedenle set yıkılması olur ve ekili tarları su basarsa, buna neden olan adam zarar verdiği tahılın bedelini ödeyecektir”,
   Çivi yazısının daha önce okunamaması nedeni ile Dünya’nın bu ucu ile ilgili tüm bilgilerimizin en fazla iki yüz yıllık olması belki de en büyük kaybımızdır. Ayni tarlalar 4000 yıldır üzerinde yerleşik nüfusu beslemeye devam ediyorsa ve verim artıyorsa 4000 yılın getirisi budur, medeniyet budur, ilerleme budur.
   21 yüzyıl medeniyetlerinde su hızla artan nüfus nedeni ile daha da değerli daha da paylaşılmazdır. Bilim adamları suyu en az kayıp ile kullanma, atık suyu tekrar tekrar kullanabilme ve buz dağlarını ve deniz suyunu tatlı suya dönüştürebilme yolunda yarışmaktalar. İsrail’in seracılıkta devrim niteliğinde terleme yolu ile bitkilerden su üretme tekniğini hayranlıkla izlerken, İran, Portekiz ve Güney Fransa’da. yeni yeni dikkati çeken Qanat’larla yanı terleme ile su elde edilen yer altı su kanalları ile ilgili yazıları şaşkınlıkla izlerken Şanlıurfa İl sınırları içerisinde Birecik Kuzey Doğu köyleri ve Suruç çevresinde var olan yer altı su elde etme galerileri ve onların yeryüzündeki havalandırma bacaları yalnızca çevre köylülerce bilinmekte, sırlarını ciddi araştırmacılara sunmak üzere sessizce beklemektedirler.
   Bugün Fırat ve Dicle yine yanıbaşımızda. Sulama kanallarla, ulaşım baraj gölleri üzerinde modern teknelerle yapılıyor. Eski kervan yolları yerine uzanıp giden enerji taşıma hatları, elektrik ve telefon direkleri var. Şair Fuzuli Su Kaside’sinde:
“Hak-i payine yitem dir ömrlerdir muttasıl, Başını daşdan daşa urub gezer avare su.” Demiştir.
   Bugün Dicle ve Fırat avare gezmiyor, boyunlarına barajlardan gerdanlıklar takınmış gelinler örneği nazla ve gururla ovadan ovaya salınıyorlar. Bugün Dünya Su Günü 22 Mart 2002 günün tarihi tam netlikle okuyamıyorum. Milattan önce mi... millattan sonra mı? Siz karar verin.
 

Top of page   Başa dön