|
MEZOPOTAMYA
UYGARLIKLARI
Güneydoğu
Anadolu'dan
başlayarak,
Basra
Körfezine
kadar
uzanan,
Dicle ve
Fırat
nehirleri
arasındaki
bölgeye
Mezopotamya
denir.
Mezopotamya
Verimli
topraklara
sahip
olması,
iklim
şartlarının
uygun olması
gibi
nedenlerden
dolayı sık
sık istila
ve göçlere
sahne olmuş,
insanlar
arasındaki
kültür
etkileşimi
fazla
olduğundan
medeniyet bu
bölgede
gelişmiştir.
HİTİTLER
• Anadolu'ya
Kafkaslar'dan
geldikleri
tahmin
edilmektedir.
• Kızılırmak
çevresinde
kurulmuştur.
Başşehirleri
HATTUŞAŞ
(Boğazköy)'dır.
• Hititler
Suriye
toprakları
için Mısır
ile
yaptıkları
savaş
sonucunda
KADEŞ
ANTLAŞMASINI
imzaladılar.
Kadeş
Antlaşması
tarihte
bilinen ilk
antlaşmadır.
•
Hititler'de
asillerden
oluşan
PANKUŞ
denilen bir
meclis
vardı. Bu
meclis
kralın
yetkilerini
kısıtlıyordu.
• Hititlerde
kraldan
sonra en
yetkili kişi
TAVANANNA
denilen
kraliçeydi.
• Hititler
krallarının
hayatlarını
anlatan ANAL
adını
verdikleri
yıllıkları
hazırlayarak,
tarafsız
TARİH
YAZICILIĞI'nı
başlatmışlardır.
• Hititler
kayaları
düzleştirerek,
tanrı
kabartmaları
yapmışlardır.
( İvriz ve
Yazılıkaya
Kabartmaları
Hititlere
aittir.)
• Hititler
Asurlular
tarafından
yıkıldılar.
Hititler ile
ilgili
bilgilerimiz
daha bu
yüzyılın
başlarına
dayanır.
Ondokuzuncu
yüzyılın
sonlarına
kadar,
Hititlerin
tarih
içindeki
konumu
bilinmiyordu.
Gerçi Mısır
metinleri ve
Tevrat bir
kavimden söz
ediyordu ama
bu kavmin
Anadolu
kökenli
olabileceği
kimsenin
aklına
gelmemişti.
İç
Anadolu'nun
İlk Çağ
tarihi ile
ilgili
yapılan
araştırmalar
, On
dokuzuncu
yüzyılda
buraları
gezen
Charles
Texier ,
William
Hamilton
gibi
gezginlerin
izlenimlerinden
öteye
gitmemiştir.
Daha
sonra
"Yozgat
Tabletleri"
adı verilen
, Boğazköy
arşivine ait
eserle
bulunmuş ve
ünlü Çek
bilgini
Hronzy
tarafından
1917 yılında
çözülmüştür.
Bu
tabletlerde
Anadolu'nun
bu
bölgesinden
Hatti Ülkesi
diye
sözedildiği
görüldüğünden
bu uygarlığı
yaratanlara
,
Tevrat'taki
isimle de
uyuşturarak
Hititler
denmiştir.
Hititleri
tanımak
Anadolu
uygarlığını,
hatta
Anadolu'nun
bugününü
tanımak
demektir.
Anadolu
toprakları
üzerinde
Hittiler'in
mirasçısı
olan bizler
, bu kültürü
tanıdıkça,
inançlarını
öğrendikçe,
bugünkü
kültürümüzü
daha iyi
anlayabiliriz.
Hattiler
Hititler'i
incelemeye
başlamadan
önce, Hitit
göçlerinden
önce aynı
yerlerde
uygarlık
kurmuş olan
ve
Hititler'i
büyük ölçüde
etkilemiş
olan Hatti
uygarlığını
incelemek
gerekmektedir.
Yaklaşık
MÖ 2500-1700
yılları
arasında
Anadolu'da
büyük bir
uygarlık
oluşturmuş
Hattiler
hakkında
bilgilerimiz
oldukça
sınırlıdır.
Hattiler
Anadolu'nun
yerli halkı
olarak kabul
edilmekle
beraber,
göçlerle
geldiklerini
- hatta Türk
kökenli
olduklarını-
savunanlar
da vardır.
Yapılan
araştırmalar
Hititler'in
uygarlık ve
inanç/mitoloji
bakımından
Hattiler'den
oldukça
etkilendiklerini
ortaya
koymuşturYapılan
araştırmalar.
Hititler
kendilerini
başka isimle
anmalarına
rağmen,
ülkelerine
Hatti ülkesi
demeleri ve
din ile
ilgili
tabletlerde
rahibin
Hatti
dilinde
konuştuğunu
belirtmeleri
bu etkiyi
göstermektedir.
Ayrıca özel
isimlerin
bir çoğu da
Hatti
dilinden
gelmektedir.
Hatti
uygarlığına
ait en
önemli
eserler
Alacahöyük'te
bulunmuştur.
1935'de
Atatürk'ün
himayesinde
başlayan
kazılarda
bugün
Anadolu
Medeniyetleri
Müzesi’nde
sergilenen
güneş
kursları,
heykelcikler,
altın
kupalar bir
çok eser
bulunmuştur.
Yapılan
kazılarda
ölülerin
hocker
pozisyonunda
bulunması
(ana
rahminde
olduğu gibi,
cenin
vaziyetinde)
, toprak ve
yeniden
dirilme
kültlerini
varlığını,
dolayısıyla
da ana
tanrıça
kültünün
varlığını
göstermektedir.
Bir başka
buluntu yeri
de Tokat
Horoztepe'dir.
Burada da
ana
tanrıçaya
ait idoller
ve tören
zilleri
bulunmuştur.
Ancak
buluntuların
büyük bölümü
yurt dışına
kaçırılmıştır.
Hattiler'e
ait süsleme
ve bezeme
şekillerinin
Anadolu'nun
bir çok
yerinde
görülmesi bu
uygarlığın
ne kadar
yayılmış
olduğunu ve
önemini
göstermektedir.
Hatti
halkı,
hayvan
biçimli
tanrıların
kültünü
geliştirmiş,
özellikle de
boğa en
önemli simge
olmuştur.
Boğa ile
gök/güneş
kurslarının
birlikteliği
boğa/gök
ilişkisini
düşündürtmüştür.
Buna göre
boğa en
büyük gök
tanrıyı
temsil
etmektedir.
Hattiler
Hititler'le
kaynaşmış,
Hatti
uygarlığı
Hitit
uygarlığı
içinde
yaşamaya
devam
etmiştir.
Hititler'in
Kökeni
Anadolu
Uygarlıkları
içinde en
önemlilerinden
olan
Hititler'in
kökeni hala
tartışmalıdır.
Ancak
Hititler'in
Anadolu'nun
yerli halkı
olmayıp
dışarıdan
geldikleri
kesindir.
Hatta Hitit
adı da daha
sonra Eski
Ahit'e göre
uydurulmuş
bir isimdir.
Hitit diye
andığımız bu
halkın
kendilerine
Nesi dili
konuşan
Nesili
dediklerini
biliyoruz.
Batı
dünyasındaki
bilim
adamlarının
üzerinde
anlaşmaya
vardıkları
Hititler'in
Hint-Avrupa
kökenli bir
kavim
oldukları
yolundadır.
Konuştukları
dil ve
ataerkil
yapısı ve
diğer kültür
özellikleri
bu görüşü
destekler
nitelikledir.
Ancak
Hititler'in
nereden göç
ettikleri
tam olarak
açığa
kavuşmamıştır.
Cumhuriyetin
ilk
yıllarında ,
o zamanki
isimleriyle,
Etiler'in
Türk olduğu
söylenmiştir.
Hatta
Etibank da
adını
buradan
almıştır.
Öte yandan
Hititler'in
olmasa da
Hattiler'in
Asiatik
kavimlerle
alakası
vardır.
Özellikle
dilleri ve
kültürleri
bu
bağlantıyı
güçlendirmektedir.
Öte
yandan bir
başka teori
de
Hititler'in
Çerkes
kökenli
olduğu
yolundadır.
Bu tez de
Hattiler söz
konusu
olduğunda
dil ve
kültür
öğeleri
bakımından
desteklenmektedir
ve olanaksız
gözükmemektedir.
Ancak daha
etraflı
araştırma
yapılmalıdır.
Örneğin
Çurey
Hattiler ile
Hititler'i
yer yer
karıştırdığından
ortaya
anlaşılması
güç ,hatalı
teoriler
çıkmış .
LİDYA
UYGARLİĞİ
(M.Ö.
700-300)
• Bugünkü
Gediz ve
Menderes
ırmakları
arasındaki
bölgeye eski
çağlarda
LİDYA
deniliyordu.
•
Başkentleri
SARDES(Sard)'dır.
• Lidyalılar
ticarette
geliştiler.
Tarihte
PARA'yı ilk
kez kullanan
Lidyalılar'dır.
• Lidyalılar
Efes'ten
başlayıp,
Mezopotamya'daki
Ninova'ya
kadar uzanan
KRAL
YOLU'nun
açılmasında
etkili
oldular.
•
Lidyalılara
Persler son
vermiştir.
•
Lidyalıların
kısa zamanda
yıkılmasının
sebebi,
ordularının
çeşitli
kavimlerden
toplanan
ücretli
askerlerden
oluşmasıdır.(Düzenli
ve sürekli
milli
ordusunu
oluşturamamıştır.)
Batı
Anadolu’da
Gediz ve
Küçük
Menderes
yörelerinde
oturan bu
halkın
nereden
geldiği
kesin olarak
belirlenememiştir.
Antik dönem
yazarları
onların
güneydeki
Karyalılar
ile
kuzeydeki
Mysialılar
ve Frigler
ile akraba
olduklarını
söylerler.
Hint-Avrupa
karakterli
bir dilleri
olan
Lidyalıların
Batı
Anadolu’da
M.Ö. 2.
binyılın
ikinci
yarısından
itibaren
varoldukları
kabul
edilmektedir.En
ileri
dönemlerindeki
kralları
aşağıda
verilmektedir
:
1. Gyges
M.Ö. 680-652
2. Ardys
M.Ö. 652-625
3. Sadyattes
M.Ö. 625-610
4. Alyattes
M.Ö. 610-575
5. Kroisos
M.Ö. 575-546
Lidya’nın
parlamasının
nedeni
bölgede
bulunan
altın
madenleriydi.
Bu madenin
M.Ö. 7.
yüzyılın
başından
beri
Sardes’te
işletilmeye
başlaması
Lidya’lıları
zenginleştirmiş
ve
güçlendirmişti.
Lidya’nın
Anadolu’daki
uygarlığa
katkısı daha
çok ekonomi
dalında
olmuştur.
Altın
sikkeler
basarak
ticaretteki
değiş-tokuş
usulünü
değer
ekonomisine
çevirmişlerdir.
Lidya
tarihinin
bazı
dönemlerinde
Frigleri de
yıkan
Kimmerlerin
saldırısına
uğradı ve
Sardes kenti
Kimmerlerle
birlikte
yine göçebe
bir topluluk
olan Trerler
tarafından
da
yağmalandı.
Ayrıca
Medler ve
Perslerle de
çeşitli kez
savaşlar
yapmışlardır.
M.Ö. 28
Mayıs 585
günü
Medlerle
yapılan
savaş
sırasında
güneş
tutulması
meydana
gelmiş ve
savaş
böylece sona
ermiştir.
Lidya
devletine
son veren
Pers kralı
Kyros
olmuştur.
Lidya
soyluları
ölülerini,
Friglerdeki
gibi
tümülüslere
gömüyorlardı.
Bu
tümülüsler
Sardes’in
kuzeyinde
Marmara Gölü
kıyısında
yer alırlar.
Bunlardan
355 m.
çapında ve
61 m.
yüksekliğindeki
tümülüs
Anadolu’daki
en yüksek
yığma mezar
örneğidir.
Çok
zengin olan
Anadolu
mozayiğinde
sözü
edilmesi
gereken ve
bugün de
izlerine
rastladığımız
başka
uygarlıklarda
vardır.
Demir
Çağında
incelenmesi
gerekenler
arasında
Karia ve
Lykia
uygarlıklarını
sayabiliriz.
Hint-Avrupa
ailesinden
olan dilleri
Hitit öncesi
ögeler
taşımaktadır.
Karialıların
daha
önceleri
Batı
Anadolu’da
yerleşmiş
oldukları
bilinen
Leleglerden,
Lykia’lıların
ise
Luvilerden
geldikleri
sanılmaktadır.
Lykia
uygarlığının
en özgün
örnekleri
arasında
kayalara
oyulmuş
anıtlar yer
almaktadır
• Lidya
devletinin
M.Ö. 546
yılında son
bulmasıyla
İranlılar
Ege Denizi
kıyılarına
kadar tüm
Anadolu’yu
ellerine
geçirdiler.
Pers
egemenliği
M.Ö. 333
yılına değin
sürdü. Bu
dönemden
sonra yerli
kültür
gelişiminin
yerini
Batıdan
gelen yeni
etkiler ve
bunun
sonucunda
ortaya çıkan
bir kültür
almaya
başladı.
PERSLER
• Anadolu
M.Ö 543-333
yılları
arasında
İran'da
kurulan PERS
İMPARATORLUĞUNUN
hakimiyetinde
kaldı.
PERSLER
(M.Ö.
585-332)
Kimmerler'in
Frig
egemenliğine
son vermesi
sonucu
Anadolu'da
Medler (M.Ö.
585), daha
sonra da
Persler
(M.Ö. 350)
görülür.
Persler
bölgeyi
"Satrap"
adını
verdikleri
valilerce
yönettiler.
Eski Pers
dilinde
Katputaka
olarak
adlandırılan
Kapadokya
Bölgesi,
"Cins Atlar
Ülkesi"
anlamına
gelmekteydi.
Persler,
Zerdüşt
dinine bağlı
olduklarından,
halkını din
ve dil
konusunda
serbest
bırakmışlardır,
ateşi de
kutsal
saydıklarından
bölgedeki
volkanları,
özellikle
Erciyes ve
Hasandağı'nı
kutsal
saymışlardır.
Persler,
Kapadokya'dan
geçerek
başkentlerini
Ege'ye
bağlayan,
Kral Yolu'nu
geliştirmişlerdir.
Makedonya
Kralı
İskender,
M.Ö. 334 ve
332'de Pers
ordularını
arka arkaya
bozguna
uğratarak bu
büyük
imparatoruluğu
yıkmıştır
Persler
Zamanı
M.Ö. 700
tarihlerinde
Persuvarların
basında
«Hakhamaniş»
veya
«Ahamenes».
adlı bir
Prens
bulunuyordu.
Pers
Kralları
(M.Ö. 700 -
675)
Hakharnaniş'i
hanedanlarınınm
atası
saydıklarından
bu sülâle
tarihde bu
namla
anılmaktadır.
Esasen Asur
ve Babil
çökmüş,
Medlerin
ordusunda
çıkan
isyanlar,
Perslerin
işine
yaramış ve
meydanı
Persuvarlılara
bırakmıştı.
Pers
hükümdarları
arasında
cüretli ve
meharetli
bir kumandan
olduğu
kadar, geniş
görüşlü,
enerjik bir
devlet adamı
olarak,
«Kuraş II»
(Kuruş) baş
da gelir.
Yakın şarkın
muzaffer
hükümdarlarının
tecrübe ve
başarılarını
örnek alan
Kuraş önce
disiplinli
bir ordu
kurdu. Bu
ordu ile her
şeyden evel
Medleri
(M.ö. 550)
maglüp etti.
Bunun
üzerine Doğu
ve Orta
Anadolu'yu
istilâ
ettikten
sonra
Lidyalılarla
savaştı. iki
tarafın
ordusu
Kızılırmak
doğusunda
kârsılaştı,
ilk çarpısma
neticesiz
kaldı, üç
aylık bir
mütarekeden
sonra
Bogazköyde
(Potrium)
baslıyan
ikinci
çarpışmada
Persler
büyük zafer
kazandılar.
Kral
Krezius*,
payitahtma
kadar
takibedildi,
14 günlük
bir
muhasaradan
sonra Gediz
Rahillnrinde
bıllıman
Sardis
şehri,
Persler
tarafından
zaptedilerek
Lidya
devleti
ortadan
kaldınldıktan
sonra bütün
Doğu ve Orta
Anadolu
Perslerin
eline geçti
CM.Ö. 54fi).
Bu suretle
tabiidir ki,
Harput ve
havalisi 'de
Perslerin
idaresine
geçmis oldu.
Gerçi
bunlar, bu
muazzam
topraklan
istilâ
ettilerse de
müstakil bir
hükümet ve
ordu ancak
«Keyhusrev
II» (Siros -
Kiros)
zamanmda
kurabildiler.
Bu hükümdar,
ordusuyla
hangi tarafa
gittiyse o
ülkenin
halkını,
zulüm ve
şiddetle
değil,
bilâkis
halka iyi
muamele ve
adalet
dairesinde
hareket
etmekle
bölge
halkının
sevgi ve
itimadmı
kazanmıstı.
Bu yüzden
birçok küçük
Kralıklar,
Prenslikler,
kabileler
kendiliklerinden
Keyhusrevin
idare ve
bimayesine
iltica
ediyorlardı.
Tecrübeli
Med
kıumandanlannın
bir cogunu
ordusuna
kabul ederek
bunların
secaat,
tecrübe ve
bilgilerinden
istifade
etmesini de
bildi Batı
Anadolu,
kâmilen
Iranilerin
idaresine
geçmişti.
Lidya ve Rum
âlemi
münkariz
olmuş
gibiydi.
Keyhusrev,
kendini
bütün
hükümdarların
varisi bilir
ve öyle
hareket
ed@rdi.
Keyhusrevden
sonra
Daranın
cülusu,
Yunanlılar
ve sonra
küçük
hükümetler
için pek
tehlikeli
oldu.
Iranlılarm
en azametli
ve haşmetli
devirleri
Dara I. in
(M.ö. 521)
zamamdır.
Dara tahta
oturur
otunnaz,
mülkünde
yeni bir
idari
taksimat,
yani
(Satraplıklar)
ihdas ederek
işe başladı.
Doğu, Orta
ve Batı
Anadolu bu
hükümdarm
idaresine
geçti.
Harput ve
havalisi,
Van
Satraplıgma
baglanrmştı.
Bu sırada
ülkesi
Hindistan'dan
Ege ve
Trakya
topraklarma,
Kafkaslardan
Mısır,
Trablus,
Habeşistan
dahil Afrika
ortalarına
kadar
genişlemişti,
Bu
hükümdarlar
Kiyaniyan
sülâlesinden
geldikleri
için
kendilerine
de Kiyaniyan
denildi.
Fakat
saltanatımn
son
yıllarmda
Batıdan
küçük Rum
hükümetlerinin,
Güneyde
Samilerle
ittifak akt
etmeleriyle
her iki ateş
arasında
kat.:lan
ordusu
maglüp olmuş
ve Irana
çekilmeğe
mecbur
kalmıştır i.
Ardaşir III.
(Artaxurx)
(M.Ö. 358 -
338)
zamanında
ise Harput
ve
havalisinin
manen Iran
hükürndarlıgı
camiasına
dahil ve
fakat bir
Ermeni
beylifi
tarafından
idare
edildiğini
görmekteyiz.
Şimdi tam bu
sıralarda
ıranla
Makedonya
Kralı Büyük
Iskenderi
kâfi karşıya
butayoruz.
İskender,
küçük ve
fakat iyi
talim ve
terbiye
görmüş
ordusunu,
Rumeline
kadar geçmiş
bulunan Iran
kuwetleri
üzerine
sürerek
bunları
Rumeli'nden
atmıs (M.ö.
334) ve
Anadolu'da
Adana
bölgesine
kadar
sürmüştü.
Burada daha
büyük Iran
kuşetleriyle
kar$ılaştı
ise de, her
nevi emri
kumanda ve
disiolinden
rnahrum olan
600.000
ki«üik Iran
kuwetleri,
Iskenderin
tecrübeli
kumandanları
idaresindeki
ordularma
maglüp oldu.
Bu hezimet
üzerine
İskender,
50.000'e
yakın
ordusuyla
Nusaybin,
Musul Erbil
yoluyla İran
topraklarmın
ilerisine
yürüdü (M.ö.
331).
Baharında
Dicle ile
Büyük Zap
suları
arasında
bekleyen 2.
nci Iran
ordusuyla
karsı
karşıya
geldi, bir
gün akşama
kadar çetin
savaslar
oldu.
Neticede
yine
iranlılar
maglüp oldu.
Simdi Doğuda
bulunan
bütün
beylikler.
krallıklar,
birer birer
mecbur!
olarak
Iskenderin
tabiiyetini
kabul
ediyorlardı.
Bu sırada
Harput ve
havalisi de
bir Ermeni
beyinin
idaresi
altmda
Iskenderin
eline geçmiş
bulunuyordu
Ari kökenli
bir
kavimdir.
Ülke
yönetimi
merkezi ve
mutlak
monarşiye
dayanıyordu.
Ülke
toprakları
Satraplık
denen
eyaletlere
ayrılır ve
başlarına
merkezden
bir vali
gönderilirdi.
İlk divan
teşkilatını
kurdular.
Mezopotamya'dan
aldıkları
çivi
yazısını
kullandılar.
İlk posta ve
istihbarat
teşkilatını
kurdular.
Mısır,
Mezopotamya
ve Anadolu
kültüründen
etkilendiler.
Zerdüştlük
(Mecusilik)
denen bir
dine
inanıyorlardı.
M. Ö. IV.
yüzyılda
Çemişgezek
ve çevresi,
Pers
ordusunun
İskender
karşısında
uğradığı
yenilgilerden
sonra
Makedonya
hâkimiyetine
girmiştir.
İskender'ih
yönetimi
altında iken
kurulan
Kapadokya
Kıallığı'nın
Çemişgezek
civarına da
hakim olduğu
ancak
İskender'den
sonraki
Makedonya
hükümdarının
Kapadokya
Krallığı'nı
ortadan
kaldırarak
tekrar
Makedonya
hâkimiyetini
sağladığı
anlaşılmaktadır.
Fakat, M. Ö.
III.
yüzyılda
yeniden
canlanmış
olan
Kapadokya
Krallığı'nm
Malatya ve
Tunceli
yörelerini
de ele
geçirdiği
görülmektedir.
PERSLER
BÜYÜK
İSKENDER VE
ROMA
İMPARATORLUĞUNDAN
DA ESKİ ,BİR
ANTİK ÇAĞ
İMPARATORLUĞU
EFSANEVİ VE
İYİ RUHLU
ÖNDER
KYROS'UN İLK
KRALI OLDUĞU
BU BÜYÜK
DOĞU
İMPARATORLUĞU
ANTİK ÇAĞIN
TAM
ANLAMAYILA
ANLAŞILMASI
İÇİN
İNCELENMEYE
DEĞER
KÜLTÜREL VE
SİYASAL
BİRİKİMLER
SUNUYOR BİZE
ÖZELLİKLE
YUNAN
TOPLULUKLARIYLA
KURDUĞU
İLİŞKİLER
ÖZELLİKLE
KLASİK
ARKEOLOJİYLE
İLGİLENENLER
İÇİN ÖNEMLİ
BİLGİLER
İÇERİYOR.
Klasik
dönem
incelemesi
için
Perslerin
karakterini
bilmek
önemlidir.
Perslerin
Yunanlılarla
olan siyasi
münasebetleri
çok geniş
bir konudur.
SÜMERLER
•
Birbirinden
bağımsız
SİTE denilen
şehir
devletleri
halinde
yaşadılar.
En önemli
şehirleri;
Ur, Uruk,
Lagaş'tır.
Bu şehir
devletleri
ENSİ veya
PATESİ
denilen
Rahip-krallar
tarafından
yönetiliyordu.
• Çok
tanrılı
inanca sahip
Sümerlerin
tapınaklarına
ZİGGURAT
denirdi.
•
Mezopotamya'da
evler ve
tapınaklar
taş az
olduğundan
kerpiç ve
tuğladan
yapılmıştır.
• NOT: Hem
bu
özelliğinden
hem de sık
sık
istilalara
uğradığından
bu yapılar
günümüze
kadar
ulaşmamıştır
• Günümüz
Uygarlığının
temeli olan
yazıyı (ÇİVİ
YAZISI) ilk
kez Sümerler
bulmuştur.(MÖ.
3500)
• Tarihte
İlk yazılı
hukuk
kuralları
Sümerler
tarafından
oluşturulmuştur.
Bu
özellikleri
ile
Sümerlere
dünyadaki
ilk Hukuk
devleti
diyebiliriz.
• NOT: Lagaş
Kralı
URUKAGİNE
tarafından
oluşturulan
ilk yazılı
kanunlar
"fidye ve
bedel"
sistemine
dayanıyordu.
• Sümerlerin
en önemli
edebiyat
eserleri;
Gılgamış
Destanı,
Yaradılış
Destanı ve
Tufan
Hikayesi'dir.
• Sümerler
Matematik ve
Geometrinin
temellerini
atnışlardır.
(Dört işlemi
bulmuşlar,
dairenin
alanını
hesaplamışlar,
çarpma ve
bölme
cetvelleri
hazırlamışlardır.)
• Sümerler
astronomide
de
gelişmişlerdir.
(Burçları
bulmuşlar,
bir ayı 30,
bir yılı 360
gün olarak
hesaplamışlardır.
NOT: Dünyada
ilk kez AY
YILI
hesabına
dayanan
takvimi
Sümerler
bulmuşlardır.
• Son
araştırmalara
göre örf,
adet,geleneklerine
ve dil
yapılarına,
kullandıkları
aletlere
bakılarak
Sümerlerin
Mezopotamya'ya
Orta
Asya'dan
geldikleri
Türk
olabilecekleri
tahmin
edilmektedir.
• Akkadlar
tarafından
yıkılmışlardır.
Sümerler
Jeologlara
göre
dünyamizda
HAYAT,
sularda 20
milyon yil
önce
baslamis,
antropologlara
göre de ILK
INSAN
250.000 yil
önce
canlilar
arasindaki
yerini
almistir.
Arkeologlara
göre ILK
RESIM,
HEYKEL ve
OYMALAR
30.000 yil
öncelerine
kadar
uzanir. Din
kitaplarindaki
kissalarin
yani sira,
tarihçilere
göre de ILK
SEHIRLESME
zamanimizdan
11.000 yil
kadar
öncedir.
MEZOPOTAMYA'da
(Güneydogu
ANADOLU'nun
uzantisi)
M.Ö. 9000;
ve
Konya-Çatalhöyük'te
M.Ö. 8000
yillarindadir.
M.Ö.5000
yillarindan
itibaren
MEZOPOTAMYA'yi
meydana
getiren
DICLE ve
FIRAT
nehirleri
çevresinde
(sonradan
URAL ALTAYIK
olarak
adlandirilan)
SÜMERLER,
ELAMLAR,
HURRILER;
(SAMI) AKAD,
ASUR, BABIL,
MISIR; ve
(yine
sonradan
bazilarinca
Hint-Avrupai
olarak
adlandirilan)
HITITLER
yasamislar
ve
birbirleriyle
sürekli
sürtüsmüslerdir.
Ilk
yaziyi
M.Ö.3300
yillarinda
SÜMERLER
bulmustur.
Çivi Yazısı
diye
adlandirilan
bu yazinin
kökeni
resim-yazi
idi. Batida
MISIR'i
etkilemis,
ancak Misir
HIYEROLIF
yazisi sonra
kendi
sistemi
içinde
gelismistir.
Doguda ise
Iran yoluyla
HINDISTAN'a
ulasmistir.
INDUS YAZISI
hep o
asamada
kalmistir.
Daha doguda
ÇINLILER ise
çivi
yazisindan
bir ölçüde
etkilenmisler,
ama sonra
kendi
sistemlerini
kurmuslardir.
SÜMERLER
yaziyi bulan
millet
olmakla
yetinmemisler,
GILGAMIS
DESTANI ile
ilk siir ve
edebi yazi
örneklerini
de
vermislerdir.
SUMERLER
MEZOPOTAMYA'nin
güneyinde
siteler,
kanallar
kurmuslardir.
Ulastiklari
medeniyet
seviyesi ile
hukuk, dil
ve mimaride
M.Ö.
2000'lerde
bölgeye
gelen
Samileri de
etkilemislerdir.
Daha
sonralari
yöreye inen
HITITLER de
SÜMERLER'den
dolayli
olarak
etkilenmislerdir.
Bütün bu
bilgiler
gösteriyor
ki, "Ari
Kürdistan"
diye
adlandirilmak
istenen
BÖLGEDE, O
TARIHLERDEKI
ARI diye
bilinen TEK
HALK, belki
HITITLER'DIR...
Digerleri ya
SAMI'dir, ya
da
TURANI'dir.
Bunun
ispati da,
kil
tabletlerdeki
yazilarin
hangi dile
yakin oldugu
konusunda
yapilan
çalismalardir.
Pek çok
yabanci
yazarin o
dönemde
bölgede Ari
bir dil
tesbit
edememesi
bir yana;
yaptiklari
çalismalar
SÜMER ve
ELAM
dillerinin
bugünkü
TÜRKÇE'ye
hayret
uyandiracak
kadar
benzedigini
göstermistir.
Prof. Hamit
Zübeyir
KOSAY'in bu
konudaki
katkilari da
büyüktür.
Kazim MIRSAN
ise ilk
yazinin
duvar
resimlerinde
basladigini,
ve bunlarin
TÜRK
sembolleri
oldugunu
belirtir...
Ilerde
detaylarina
girecegiz.
SUMERCE
TÜRKÇE
ad (adda)
ata
ilu ulumak
izi isi
e ev
kiya kiyi
egi ece
(prenses)
es esmek
ku koymak
ku (gümüs)
yumcu
(gümüsle
ugrasan)
gisku sisko
dim (dik
duran)
dimdik
de demek
duru durmak
kusu kosmak
güles (gülen
adam) güles,
gülenç
ara (ir)
(yürümek)
aralasmak,
irilmek
bur (delik)
burgu (delik
açan alet)
bal balta
bar parlamak
udun (firin)
otun (ayrica
firinda
yakilan:
odun)
us (akil) us
ib ip
alim
(kuvvetli,yüksek)
alimli
tukul (dost)
tohul
tam
(safakvakti)
tan
ulu
(muhtesem,
yüce)
ulu-ulug
Bugin (göl)
Buget
(biriktirilmis
su, Anadolu)
A-na ? Ne ?
(Anadolu'da
hayret
ifadesi:Aney!..)
Bur Bardak
Buy, bun
Boyun
Bu Bulak
(çesme)
Bab Baba
Azag
(mukaddes)
Izgi, edgü
(Eski
Türkçe)
Gig (zayif)
Ig, yig
(hasta, Eski
Türkçe)
Ud ( gün,
zaman) Id,
öd (zaman,
Eski Türkçe)
Zak (taraf)
Yak (yakin)
Gup, kup
(gitmek)
Kopmak
(kosup
gitmek,
Anadolu)
Gim ? Kim ?
Kim ?
Ama (ana)
Aba
(Anadolu’da)
-Gis (odun)
Yis (Orhun
Türkçesi)
Gar (isik)
Yaruk (Eski
Türkçe)
Gen (kadin
hizmetçi)
Kün
(cariye,Orhun’dan)
Tag Deg(mek)
Ug, uku
(halk) Ugus
(kavim)
Vur, vir
(sarki
söylemek)
Yirlamak,
irlamak
Ur(u), ir
(erkek) Er,
ir (Uygurca
: uri)
Gir (ates)
Kor
Udun (ates)
Od, ot, odun
(ateste
yanan)
Dingir
Tengri (Eski
Türkçe),
TANRI,
(Kumanca :
dingir)
Dagal (genis
olmak)
Dagilmak
SÜMERCE
bazi
kelimeler S
harfiyle
varligini
YAKUTÇA'da
sürdürür.
Ancak bizim
simdiki
TÜRKÇE'de
S-Y
degisimine
ugramis
haliyle
karsimiza
çikar.
AKADLAR
• Arap
Yarımadasından
Mezopotamya'ya
gelen Sami
kökenli bir
kavimdir.
• İlk
sürekli ve
düzenli
orduları
kurmuşlardır.
(Bu sayede
kısa zamanda
Mezopotamya'nın
tamamına
sahip
olmuşlardır.)
• Tarihte
bilinen ilk
büyük
imparatorluğu
kurdular.
• Kurucuları
SARGON,
başkentleri
AGADE'dir.
(Tapınaklarına
da AGADE
denilirdi.)
• En önemli
mimari
eserleri
ZAFER
ANITI'dır.
AKAD DEVLETİ
(M.Ö.2350-2170
)
Kuzey
Mezopotamya'dan
güneye doğru
genişleyen
Sami
halkının
yerleşim
yerleri,
Sümer
şehirlerine
kadar
dayanmıştır.
Hatta birçok
şehirde,
Samiler
ücretli
asker olarak
Sümer
ordularında
yeralmışlardır.
Sümer
tarihinde
çok önemli
bir yer alan
Kiş şehrinin
sarayında
kral
Urzababa'nın
baş
muhasebecisi
olan ve Sami
halkına
mensup olan
Sargon, M.Ö.
2350 yılında
bir savaştan
yenik dönen
kralına
inkılap
düzenleyerek
tahta
geçmiştir.
Sami
halkının ilk
kralı olan
Sargon, Kiş
şehrini ele
geçirdikten
sonra,
güneye doğru
ilerleyerek
diğer Sümer
şehirlerini
de sınırları
içine aldı.
Sargon
yaptığı
bütün
seferlerinde
kuşattığı
topraklara,
Sami
kültürünü ve
dilini de
götürmüştür.
Sümer
kültürünü
temel alan
ve kendi
kültürüyle
bütünleştirerek
özümseyen
Akadlılar,
büyük bir
medeniyeti
geliştirdiler.
Böylece
dünyada ilk
kez, bu
kadar geniş
bir alan
üzerinde,
merkezi bir
devlet
kuruldu.
Akad
şehrinin
merkez
haline
gelmesinden
sonra
Sargon'un
kurduğu
devlete Akad
Devleti,
konuştukları
doğu Sami
diline de,
Akadca
denildi.
Akad dili
bütün
Mezopotamya'da
Sümer
dilinin
yerine
geçerek,
günlük
yaşamda ve
ticarette
kullanılandı.
Kral
Sargon
kurduğu
merkezi
devletiyle
asırlar boyu
Mezopotamya'da
süren
teokrat
tapınak
şehir
yönetimine
son vermiş
ve yerine
güçlü bir
memur
mekanizmasıyla
idare edilen
bir devlet
kurmuştur.
Sargon,
Mezopotamya'da
iktidarı ele
geçirmekle
beraber
sosyal,
siyasal ve
ekonominin
yanında
sanatta da
değişiklikler
yapmıştır.
Dinsel
açıdan Güneş
tanrısı
Şamaş, Ay
tanrısı Sin
ve Venüs
tanrıçası
İştar en çok
tapılan
tanrılardı.
Sargon'dan
sonra güçlü
bir otorite
kuran torunu
Naram-Sin,
kendisini
"Akad'ın
tanrısı ve
dünyanın
dört
bölgesinin
kralı" ilan
ederek, ilk
tanrılaşıtrılan
kral
olmuştur.
Sınırlarını
Zagros
Dağlarına
kadar
genişleterek
burada
yaşayan
savaşçı
Lulubi
kabilelerini
dağıtmıştır.
Naram-Sin
döneminde
Elam ve
Lulubiler
Akad dilini
ve
alfabesini
kullanmaya
başlamışlardır.
Naram-Sin'in
ölümünden
sonra Akad
devleti
parçalanır
ve egemenlik
Zagroslar'dan
gelen barbar
Gutilerin
eline geçer.
Mezopotmaya'daki
insanlar
tarafından
"dağların
canavarı'"
olarak
adlandırılan
Gutiler,
hüküm
sürdürdükleri
70 senelik
süre içinde
Mezopotamya'da
büyük
tahribatlar
yaratarak,
en karanlık
bir dönemine
neden
olmuşlardır.
Barbarlık ve
talandan
başka birşey
yapmayan
Gutiler,
Mezopotamya'da
açlığa ve
sefalete yol
açtılar.
Olumlu
hiçbir
gelişme
kaydedemeyen
Gutiler
yenilip
bölgeden
çıkarıldılar
BABİLLİLER
• İlk
"Mutlak
Krallık"
anlayışı
Babil'de
ortaya
çıkmıştır.
• Ünlü
kralları
HAMMURABİ,
ilk ANAYASA
olarak
bilinen
"Hammurabi
Kanunlarını"
oluşturdu.
(Bu kanunlar
Sami
geleneklerinden
ve Urukagine
kanunlarından
yararlanılarak
hazırlanmıştır.)
• "Babil
Kulesi" ve
"Babil'in
Asma
bahçeleri"
en önemli
eserleridir.
BİRİNCİ
BABİL
İMPARATORLUĞU
Amuruların
Güney
Mezopotamya'ya
yayıldıklarında,
yerleştikleri
şehirler
arasında
Babil şehri
de vardı.
Amurular
buraya
yerleştiklerinde
yönetimi ele
geçirerek,
M.Ö.1870
yılında
Sumuabum
önderliğinde
ilk
hanedanlığı
kurarlar.
Hammurabi bu
hanedanın
altıncı
kralı olup
Babil'in en
önemli
hükümdarıdır.
Hammurabi 42
senelik
krallık
süresinin
ilk 30
yılında
bütün
çalışmalarını
tapınak,
savunma
çalışmalarına
ve
sulandırma
metodlarına
ayırmıştı.
Bu süreç
içinde
Elamlılar
Asur
devletine
saldırarak
zayıflatırlar.
Yetenekli
bir diplomat
olan
Hammurabi,
savunma,
saldırı ve
savaş
dönemlerinde
karşısında
tehlike
oluşturabilecek
koalisyonları
önlemek için
önceden
gereken
diplomatik
ilişkileri
ve
ittifakları
geliştiriyordu.
Hammurabi
M.Ö. 1759
yılında Mari
şehrini
yıktıktan
hemen sonra
kuzeye
yönelerek
Eşnunna,
Asur ve
Ninve
şehirlerini
sınırları
içine
almıştır.
M.Ö. 1755
yılında
Hammurabi,
Babil
devletini en
geniş
sınırlarına
vardırarak
silahları
bırakır. On
seneden daha
az bir savaş
döneminde
kurduğu
Babil
İmparatorluğu,
bütün
Mezopotamya'yı
içine
almıştır.
Aynı zamanda
gösterdiği
başarılı
seferler
sonucu,
Babil
tanrısı
Marduk'un
önemi çok
artmış ve
hatta
gelecekte
Sümer
tanrısı
Enlil'in
yerini bile
alarak
Mezopotamya'da
en büyük
tanrı
olmuştur.
Hammurabi
yönetiminin
21. yılında
denetimi
altında
bulunan
insanların
sınıflarına
göre
haklarını
koruyacak
282 maddeden
oluşan bir
kanun kitabı
oluşturur.
Kanunlarını
güneş
tanrısı
Şamaş'tan
aldığını
ifade eden
bir yontunun
üzerinde
çivi
yazısıyla
yazılan bu
maddeler,
adeta
ülkesinde
yaşayan
insanların
günlük
yaşantısını
belirlemektedir.
Özellikle
kölelerin
yaşantısını
belirleyen
bu
kanunların,
bir bölümü
de toplumsal
yaşamı, aile
içinde
kadın-erkek
ilişkisini,
miras
haklarını,
bireysel
hakları ve
ticaret
anlaşmalarını
içermektedir.
Hammurabi'nin
ölümünden
sonra
dağılan
Babil
İmparatorluğu
zayıflamış
ve dağılmaya
yüz
tutmuştur.
Anadolu'da
güçlenen
Hititler,
Mursilis I.
hükümdarlığı
altında M.Ö.
1595 yılında
güneye doğru
ilerleyerek
Babil
devletini
yıkarak son
verirler.
Hemen geri
çekilen
Hititlerin
yerine,
Kasitler bu
bölgede
egemen
olurlar.
Zagros
dağlarının
kuzeyinden
gelen
Kasitler
Güney
Mezopotamya'ya
yaklaşık 4
asırlık bir
süre egemen
olmuşlardır.
Uzun bir
dönem
bölgeyi
kontrollerinde
bulundurmalarına
rağmen,
Kasitler,
kültürde ve
sanatta
belli bir
gelişme
gösterememişler,
fakat
varolanı da
yıkmadan
onunla
yetinmişlerdir.
ASURLULAR
• Yukarı
Mezopotamya'da(Güneydoğu
Anadolu)
kurulmuşlar,
Toroslar ve
Kapadokya'ya
kadar
yayılmışlardır.
• Anadolu'da
ticaret
kolonileri
kurdular.
(KÜLTEPE'de)
• Çivi
yazısını
Anadolu'ya
öğreterek,
Anadolu'da
tarih
devirlerini
başlattılar.
• Tüm çivi
yazılı
eserleri
başkentleri
NİNOVA'da
toplayarak,
ilk
KÜTÜPHANECİLİK
ve
ARŞİVCİLİK
faaliyetini
başlattılar.
Asurlular-
Dünyanın
Üçüncü En
Büyük Güçü
Son yüz
yılın
savaşları,
iki önemli
değişikliğe
sebep oldu :
1. Bir
zamanların
en kuvvetli
krallıklarından
Mittani,
devletler
ailesinde
artık yok.
2. Hitit
Krallığı ve
Mısır'ın
ardından
Asurlular,
dünyanın
üçüncü en
kuvvetli
gücü olarak
ortaya
çıktı.
Mitanni'nin
çöküşü,
müttefiği
Mısır'ın III
Amenhotep ve
Aknaton
zamanında
gerilemesi
ile başladı.
Mitanni'nin
artan
zayıflığından
ilk
faydalananlar
ise Hititler
oldu.
Asurlular o
zamanlarda
hala Mitanni
yönetimi
altındaydı.
Hititler
Muhalefeti
Destekliyor
Hitit
Kralı
Şubiluliu,
Mitanni'deki
Mısır
karşıtı
partiye tam
desteğini
verdi.
Sonunda bu
parti
iktidarı ele
geçirdi ve
Mısır
yanlısı olan
kral ile
taraftarlarını
eledi. Daha
sonra,
fırsat
kollamakta
olan Asur
kralı
Asurubalit,
''ana ülke''
ile
bağlarını
keserek
Asur'u
bağımsız bir
ülke ilan
etti. Bu
şekilde
Mitanni,
Dicle
nehrinin
doğusundaki
topraklarını
kaybetti.
Fıratın
batısındaki
eyaletler
zaten
Hititler
tarafından
ele
geçirilmişti.
Bundan
sonra,
Mitanni ile
Asurlular
arasında
uzun
savaşlar
başladı.
Mitanni bu
savaşlar
sırasında
hakimiyetini
koruyabildi.
Hititler
ise,
imparatorluklarının
güney
eyaletlerini
Mısır'a
karşı
korumakla
meşgul
olduklarından,
Asur ve
Mitanni
arasındaki
mücadeleye
karışmadılar.
Asurluların
bağımsızlıklarını
ilan
etmelerini
takip eden
yıllarda,
bölgenin
durumunda
pek bir
değişiklik
olmadı.
Mitanni'nin
Sonu
Ancak
bundan otuz
sene kadar
önce, Asurlu
Adadnirari,
nerdeyse
bütün
Mitanni'yi
ele geçirdi
ve başkent
Vaşukanni'yi
yağmaladı.
Geriye
sadece
Hanigalbat
bölgesi
kaldı. Bu
bölge de son
zamanlarda
Kral
Şalmaneser'in
son Mitan
kralı
Şattuara'ya
karşı
kazandığı
zaferle
Asurluların
eline geçti.
Bugün için,
Fırat nehri
iki önemli
güç
arasındaki
sınırı
belirliyor :
Batıda
Hatuşiliş
yönetimindeki
Hitit
imparatorluğu,
doğuda ise
Şalmaneser
yönetimindeki
Asur
Krallığı. Bu
sınır bu iki
kral ve
onlardan
sonra
gelenler
tarafından
kabul
edilecek mi
? Yoksa biri
diğerinin
uğruna
sınırlarını
genişletmeye
mi çalışacak
? Ne olursa
olsun,
Şalmaneser'in
şunu
hatırlaması
gerekir :
Hatuşiliş'in
şu anda
Rameses gibi
güçlü bir
müttefiği
var. Öyle
bir müttefik
ki, üçüncü
şahısların
saldırması
durumunda,
hemen
yardımına
koşmayı
taahhüt
etmiş.
MEDLER
İ. Ö.
1300
yıllarında
Med ve Pers
aşiretleri
Asya'nın
kuzeydoğusundan
İran'a
gelmeye
başlamışlardır.
Bunlardan
Med
aşiretleri
İran'ın
batısındaki
Urmiye gölü
çevresine
yerleşmişlerdir.
Med'ler
Urmiye gölü
çevresinden
batıya,
Botan
bölgesine
doğru
yayılmışlardır.
(Botan,
Habur'u ve
Siirt'i
içine alan
ve Dicle
nehri
boyunca
uzanan
coğrafyanın
adı.
Dicle'nin
ana
kollarından
olan Çatak
çayının
diğer adı da
Botan
çayıdır.)
Medler,
Hint-
Avrupai dil
gurubu
içinde Hint-
İrani bir
dil
konuşmaktaydılar.
Minorski'ye
göre, Kürt
veya Kırmanç
sözcüğü
(konfederatif)
Med
devletinin
temel
taşları olan
Kyrti
(Kyrtioi) ve
Mard
(Mardoi)
aşiretlerinin
adlarının
birleşik
söylenmelerinden
türemiştir.
Ayrıca
Medler, 42
harften
oluşan bir
alfabeyi
kullanmışlar.
Med'ler
devlet kurma
süreçlerini
İ. Ö. 800'lü
yıllarda
başlatmışlardır.
Sözkonusu
süreç,
kuzeyin
savaşçı
süvarileri
İskitler'le
akraba
Kimmerler'in
istilaları
(İ. Ö. 647-
615) ile
kesintiye
uğramıştır.
İlk
hükümdarları
olan
Kyaksares'in
(Kyaxares)
önderliğinde
özgürlüklerine
kavuşan
Med'ler, İ.
Ö. 612
yılında
Güney
Mezopotaya'daki
intikamcı
Kaldeliler'le
(Asurlular'ın
yıktığı
Babil'in
mirascıları)
birleşerek,
şimdiki
Musul'un 100
km kadar
doğusuna,
Dicle
kıyısına
kurulmuş
olan -Asur
İmparatorluğu'nun
başkenti-
Nineve'yi üç
aylık bir
kuşatmanın
ardından
yakıp
yerlebir
etmişlerdir.
Böylece
Dicle'nin
Kuzeyi ve
doğusunda
Med devleti
doğarken,
güneyi ve
batısında
Babil'in
ikinci
dönemi veya
Kalde
devleti
başlamıştır.
Van yöresi
aşiretlerinin
İ. Ö.
800'l&uum
Med
devleti
yerleşik ve
göçer
aşiretler
arasında
kurulmuş
gevşek bir
konfederatif
birlikten
oluşmuştur.
Günümüz
Hamadan'ının
bulunduğu
yere
kurulmuş
olan
Ekbatana,
Med
devletinin
başkenti
olmuştur.
Med sözcüğü,
kuzeybatı
İran'daki
Mahabat
kentinin adı
içinde
varlığını
sürdürmektedir.
Başka bir
ifadeyle,
Mahabat adı
Med'den
gelmektedir.
Med devleti
daha yüz
yaşını
doldurmadan,
yönetimindeki
parçalanma
ve güneyli
Pers
aşiretlerinin
ayaklanması
sonucu
yıkılmıştır.
Tarihin
babası
Herodotos'a
göre, Kyros
II'nin
önderliğinde
ayaklanan
Pers
aşiretlerine
son Med
hükümdarı
Astyages'in
ordularının
komutanı
Harpagos'da
katılmıştır.
Böylece Med
devleti İ.
Ö. 549'da
yıkılmış ve
yerine son
Med
hükümdarı
Astyages'in
kızı
Mandane'den
olma Kyros
II'nin
önderliğindeki
Pers devleti
kurulmuştur.
Tarihte
Süryaniler
Süryaniler,
kökenleri
5000 yıl
öncesine
giden bir
toplumdur.
Mezopotamya'da
yeşeren ve
uygarlığın
gelişiminde
önemli rol
üstlenen
köklü bir
kültürün
mirasçıları
olan
Süryaniler,
milattan
önceki
çağlarda
Arami ve
Asurlular
olarak
bilinirlerdi.
Hıristiyanlığı
kabul
ettikten
sonra,
coğrafyayı
istila
edenlerin
baskı ve
egemenlikleri
yüzünden
başlangıçtaki
etkinliklerini
kaybetmişlerdir.
Günümüzde
ise dünyanın
değişik
bölgelerinde
dağınık bir
şekilde
yaşamaktadırlar
Süryani Adı
Nereden
Geliyor
Süryani
(Süryoyo)
adının
nasıl, ne
zaman ve
neden dolayı
kullanıldığı
kesin olarak
bilinmiyor.
Süryani
isminin
kökeni
hakkında pek
çok varsayım
var.
Varsayımların
ortak
özelliği;
Süryani
adının ya
Mezopotamya'daki
bir şehirden
ya da bu
coğrafi
bölgede
hüküm sürmüş
bir kralın
adından
kaynaklandığıdır.
Sizlere
bilgi olması
açısından,
bugün en sık
rağbet
edilen iki
varsayımı
aktaracağım.
Bu iki
varsayım
Yakup
Bilge'nin,
Yeryüzü
Yayınları
arasında
çıkan ve
1996 basılan
"Anadolu'nun
Solan Rengi
Süryaniler"
kitabından
alınmıştır.
1. Kimi
yazarlara
göre Suriye
adı, bölgeyi
ele geçiren
Kilikos'un
kardeşi
Suros'tan
geliyor.
Süryani adı
da bu
sözcükten
türüyor.
XII.yy'da
yaşamış olan
Diyarbakır
metropoliti
(Bir bölgede
yaşayan
Süryanilerin
kilise
içindeki en
üst
rütbedeki
kişisi)
Arami kralı
Suros'un
adına
izafeten,
egemenliği
altındaki
ülkenin
"Surisyin"
olarak
adlandırıldığını,
daha sonra
Surisyin
adındaki son
"s" harfinin
atılarak
"Suriyin"
şeklini
aldığı ve
burada
yaşayan
halkında bu
adla
anılmaya
başlandığını
söyler.
2.
Asurluların
ülkesine
Yunanlılar
tarafından
sözcüğün
sonuna bir
'y'
eklenerek
"Asurya"
deniliyordu.
Yunalıların
kullandığı
ve gitgide
yaygınlık
kazanan
"Asurya ve
Asuryan"
kelimeleri
Aramca
konuşan
halkın
diline
girdiği
zaman, dil
kurallarına
göre bazı
değişikliklere
uğradı ve
Asuroyo
şeklinde
telaffuz
edildi.
Tarihsel
süreçte "A"
harfi
düşerek
kelime
Suroyo
(Süryani)
şeklini
almıştır.
Süryani Dili
Süryanice,
Sami diller
grubuna ait
bir Arami
lehçesidir.
Bu dilin
tarihi M.Ö
2000 yılına
kadar gider.
Yaşadığımız
yüzyılda
hâlâ yazım
ve konuşma
dili olarak
Ortadoğu ve
başka
bölgelerdeki
topluluklar
arasında
konuşulmaktadır.
Aramice,
Grek ve Pers
hükümdarlarının
egemenliğine
rağmen
Suriye ve
Mezopotamya'daki
Arami
toplulukları
tarafından
kullanılmıştır.
Bu
toplulukların
büyük
çoğunluğu
daha
sonraları
Hıristiyan
dilini
benimsemiş
ve Süryanice
bir anda
Hıristiyan
dili
olmuştur.
Süryanice,
Edessa
kentinin
(Bugünkü
Urfa) yerel
lehçesi
olarak
başlamıştır.
Süryani
dili,
zamanla
tacir
Süryani
misyonerler
tarafından
ipek yolu
boyunca
Doğuya
taşınarak
Güney
Hindistan ve
Çin'e kadar
yayılır. Bu
dilin bir
özelliği de
Grek kültürü
ile
Mezopotamya
uygarlıkları
arasında
köprü
vazifesi
görmesidir.
O zamanlar
Süryaniler
bilimde çok
ilerlemeler
kaydetmişlerdi.
Grekçe,
Arapça ve
Süryanice'yi
iyi
biliyorlar
ve Yunan
klasiklerini
Süryanice'ye;
Süryanice'den
de Arapça'ya
çeviriyorlardı.
Bu sayede
Arap dünyası
antik Yunan
ve Grek
kültürleri
ile
tanışmış,
Batı
dünyasının
düşünce
sistemi
Doğuya
taşınmıştır.
SÜRYANİLER
VE
HIRİSTİYANLIK
Mümin Toplum
ve İsa'nın
Mendili
Süryaniler
tarihleri
boyunca,
özellikle de
Hıristiyanlığı
kabul
ettikten
sonra
inançlarının
çok etkisi
altında
kalmışlardır.
Hıristiyanlığı
erken kabul
eden
toplumlardan
olan
Süryaniler
için çok
ünlü bir
mendil
hikayesi
vardır: Hz.
İsa
zamanında
bir Süryani
kenti olan
Edessa'nın
(Süryanice'de
Orhoy,
bugünkü
Urfa) kralı
olan Abgar
Ukomo (Kara
Abgar)
hastalanır
ve
hastalığından
kurtarması
için
mucizelerini
duyduğu
İsa'yı
kentine
davet eder.
Hz. İsa,
Edessa'ya
gelemez
ancak yüzüne
sürdüğü ve
kendi
suretinin
çıktığı bir
mendili
Abgar'a
yollar. Kral
Abgar
mendili
alınca
hastalığından
kurtulur. Bu
olaydan çok
etkilenen
kral,
Hıristiyanlık
inancını
kabul eder.
Mendildeki
HZ. İsa'nın
resmi
dünyaya
buradan
yayılır.
Mandilo
olarak
ünlenen bu
resim hem
kilise
hayatında
önemli bir
yer tutmuş
hem de ikona
çizimlerini
etkilemiştir.
Bu mendil
994 yılında
büyük bir
törenle
Edessa'dan
Konstantinapol'e
götürülür.
Büyük bir
ihtimalle de
1204 yılında
Haçlıların
kenti
yağmalaması
sırasında
tahrip olur.
Yeryüzündeki
İkinci
Kilise
Süryaniler,
tarihleri
boyunca
dinlerine
çok sadık
kalmışlardır.
Örneğin
Kudüs'teki
ilk
kiliseden
sonra ikinci
kilise, daha
M.S 37
yılında
Antakya'da
Süryaniler
tarafından
kurulmuştur.
İsa'nın
öğrencilerinden
Petrus,
Antakya'ya
geldiğinde
insanlara
Hıristiyanlığı
benimsetir
ve kendi
adıyla
anılan bir
kilise inşa
edilir. Daha
sonraları
Süryaniler
burada ilk
patrikhaneyi
kurarlar. Bu
olay
Hıristiyanlığın
Doğuda
yayılmasını
ve
sürekliliğini
sağlamıştır
HAMMURABİ
KANUNLARI
Binlerce
yıldır,
birbirinden
çok farklı
kültürlerin
ve
birbirinden
çok farklı
milyonlarca
insanın,
uzun süreli
etkilendiği,
peşinden
gittiği
yüzlerce
kitap var.
Ömer Türkeş,
tek tek
"dünyayı
değiştiren"
bu
kitapların
öyküsünü
çıkarıyor.
Bu hafta,
bir kanun
kitabını ele
almak
istiyorum.
Yalnız pek
alışıldık
bir kitap
değil
"Hammurabi
Kanunları".
Şu anda
Louvre
müzesinde
sergilenen
kitap, 2
metre
boyunda
silindirik
bir taş
biçiminde..!
Akad dili ve
Sumerler'in
mirası olan
çivi yazısı
kullanılarak
hazırlanmış.
Hepsinden
önemlisi,
kanunların
kutsallığını
gösteren ve
Kral
Hammurabi'nin,
kendisine bu
kanunları
yazdırtan
Güneş-Tanrı'ya
(adalet
hükümdarı
Şamas)
saygılarını
sunduğu bir
kabartmanın
da "kitapta"
yer alması.
Böylelikle,
bilinen ilk
kanunların
tanrı sözü
olduğunu da
anlatmak
istemiş
Babil Kralı
Hammurabi.
Mezopotamya'da,
MÖ II.
binyılda
hüküm süren
Babil
devleti,
bölgedeki
uygarlıklar
içerisinde
kültürel
olarak en
ileri
olanıydı.
Yaşamaya
uygun ve çok
verimli bir
coğrafyayı
mesken tutan
Babilliler,
belki de
beslenme,
barınma ve
giyim
meselelerine
kafa yormaya
ihtiyaç
duymadıklarından,
siyasi ve
kültürel
konulara
ayırabilmişlerdi
vakitlerini.
Daha sonraki
dönemlerde
Babil'i
işgal eden
diğer Ön
Asya
devletlerinde
bile bu
kültürün
izlerini
bulabiliriz.
I.Babil
Devleti'nin
en büyük
kralı ise,
hiç şüphe
yok ki, Sami
Hanedanı'nın
altıncı
kralı
Hammurabi'ydi.
Hammurabi;
yani -sözcük
anlamıyla-
Büyük Reis!
Asker
değil
Diplomat
Ders
kitaplarından
bize
yansıyan
tarih
anlayışında
-özellikle
Osmanlı
Devleti'nde-
bir kralın
veya
padişahın
büyüklüğü
ile askeri
başarıları
atbaşı
gider. Bu
tür tarih
kitaplarını
yazanlar
için
kazanılan
savaşlar,
yağmalanan
ülkeler,
bozguna
uğratılıp
kılıçtan
geçirilen
ordular
yaratır bir
padişahın
şanını,
şöhretini.
Savaşa
gitmemiş,
insan kanı
dökmemiş
-II. Beyazıd
gibi-
padişahlarımız
ise silik
kişilikler
olarak
görülürler.
Önde,
savaşlar ve
zaferlerle
dolu tarih
geçip
giderken,
hiç bir
zaman
tarihsel bir
değer
kazanamayan
-fondaki-
sıradan
insanların
hangi yaşam
koşulları
içerisinde
olduğu
önemsizdir;
tarih,
"büyük
adamların"
tarihidir..!
Babil
Ülkesi'nin
büyük reisi
Kral
Hammurabi,
bu açıdan
bakıldığında
önemli bir
farklılık
yaratıyor.
Çünkü o,
Babil
ülkesinin
toplumsal,
siyasal,
ekonomik ve
dinsel
hayatını
düzene
koymasıyla
kazandı
ününü.
Savaşmadı
değil, ama
askeri
seferlerden
çok iç
işlerin
düzenlenmesine
önem verdi.
Merkezi
idareyi
sağlamlaştırmak
için
ülkesinin
dört bir
yanına
memurlar
tayin etti,
o memurların
uygulayacağı
yönetmenlikler
çıkardı ve
adı bugün
bile anılan
tarihi bir
kişilik
olmasını
sağlayan
yasaları
düzenledi.
Yukarıda
tarif
ettiğim
dikilitaşın
ön ve arka
yüzünde 24
yatay sütüna
ayrılmış 282
maddeden
oluşuyordu
Hammurabi
Kanunları.
Tarihin
bu ilk
yazılı
anayasası,
saray halkı
ve rahipler
dışındaki
toplumsal
bölünmenin
sınırlarını,
dolayısıyla
sınıfların
duruşunu
çizmektedir.
Buna göre
Babil halkı;
a- kişisel
mülkiyet ve
ticaret
hakkına
sahip olan
özgür
insanlar
(asiller),
b- gayrı
menkül değil
ama para ya
da kıymetli
eşya sahibi
olma hakkı
olan azad
edilmiş
kölelerin
oluşturduğu
bağımlılar,
c- ödenmemiş
bir borç,
savaş esiri
olma hali
veya
doğuştan
gelme
nedenlerle
köleleşenler
gibi üç ayrı
sınıfa
bölünmüştür
(saydığım bu
üçlü
toplumsal
sınıflandırmanın
ileriki
çağlar
boyunca
-Fransız
ihtilali
yıllarına
dek-
geçerliliğini
koruyacağını
biliyoruz).
Çağdaş
hükümler
Medeni
Kanunu da
içermektedir
taştan
hükümlerimiz.
Hammurabi'nin
düzeninin
hüküm
sürdüğü
Babil
ülkesinde
tek eşlilik
esası
vardır.
Ancak
kadının
çocuğu
olmadığı
takdirde,
evliliğin
temel
amacının
çoğalma
olduğu
gözönüne
alınarak,
kocaya da
nikahsız bir
eş veya
yardımcı bir
kadın seçme
hakkı
verilmiştir.
Kadın dava
açmak,
getirdiği
çeyizinin
gelirini
veya
kocasından
kalan mirası
yönetmek
konularında
özgürdür.
Mirasın, ana
baba sağken,
mirasçılara
-bazı
istisnalar
dışında-
eşit olarak
pay edilmesi
öngörülür.
Böylelikle
kişisel
haklar aile
hukukun
önüne geçer.
Toplumsal
hayatı
düzenleyen
hükümlere
baktığımızda
da ilginç
sonuçlara
ulaşabiliriz.
Yaşayan pek
çok hukukta
ve İslamda
hala var
olan
"kısas"ın
kökenleri
Hammurabi'ye
kadar
uzanır.
Suçlu özgür
bir insan
değilse,
"göze göz,
dişe diş"
yasası
geçerlidir.
Ancak, özgür
insanlar,
verecekleri
maddi bir
tazminatla
öderler
suçlarının
bedellerini.
Babil
devletindeki
"doktorlar
hastalarına,
mimarlar
mülk
sahibine
karşı
sorumludurlar"
biçiminde
özetlenecek
toplumsal
düzenlemeyi
gördüğümüzdeyse,
depremde
yıkılan
konutlar
geliyor
aklımıza ve
"Türkiye'de
ne zaman
işletilecek
bu tür
yükümlülükler"
diye
düşünmeden
edemiyoruz..!
Neredeyse
dörtbin yıl
önce
hazırlanan
"Hammurabi
Kanunları"nın
kadın-erkek
ilişkilerini
ve toplumsal
hayatı
düzenleyen
maddelerinin
bir çoğunun
günümüz
totaliter
devletlerine
göreceli
olarak hiç
de "saçma"
olmadığı
anlaşılıyor.
Ama ne yazık
ki ölüm
cezasında
bir
değişiklik
yok;
büyücüler,
yalancı
şahitler,
hazineyi
soyanlar,
saray veya
tapınak
mülküne
tecavüz
edenler
kurtulamıyorlar
celladın
elinden.
Zina ise bir
başka
ölümcül suç.
Arkeolojik
bir öneme
sahip
olmasının
dışında,
kendisinden
soraki
yüzyıllardaki
adalet
anlayışını
ve toplumsal
yaşam
biçimlerini
temellendirmesi
açısından da
"Dünyayı
Değiştiren
Kitaplar"
arasına
girmeyi hak
ediyor
"Hammurabi
Kanunları".
Ayrıca, bu
kanunlardaki
adalet
duygusu da
ilgiye
değer;
mesela,
devlet-toplum-birey
arasında
çizilen
çerçevenin
hukuki
ilkeleri
açık ve
netken,
konulan
kurallar,
mahalli
töreler
karşısında
mutlak bir
üstünlükte
olmayıp,
hakimlerin
başvuracağı
içtihatlar
manzumesi
niteliğindedir.
Yine de,
bugünden
bakıldığında
akla ve
hukuka
aykırı
yanlar
bulabilirsiniz
Hammurabi'nin
kitabında.
Ancak, bu
dizi boyunca
pek çok kez
vurgulayabileceğimiz
bir noktayı
gözden
kaçırmamak
gerekiyor;
her tarihsel
olguyu kendi
tarihsel
koşullarına
göre
değerlendirmek
ve o
çağlarda
telaffuz
bile
edilmeyen,
henüz
varolmayan
kavramlarla
geçmişin
hukuksal
ilklerini,
ahlaki
değerlerini
ve diğer
insani
etkinliklerini
yargılamamak
gerekir.
Tarihe böyle
baktığımızda,
bir çağ için
gerici,
baskıcı ve
irrasyonel
olan, bir
başka çağda
çok farklı
renklere
bürünecektir.
PARANIN
TARİHİ
1. Tarihin
çok erken
dönemlerinde
bir
belirsizlik
vardır.
Çin'deki ilk
parasal
gelişmeler
üzerinde de
tartışmalar
vardır.
2. M.Ö. 9000
civarı -
M.Ö. 6000 :
Sığırların
evcilleştirilmesi
ve tarımın
başlangıcı.
Çeşitli
toplumlarda
ve çeşitli
dönemlerde
canlı
hayvanlar,
özellikle
sığır;
bitkilerden
de hububat
türleri para
yerine
kullanıldılar.
3. M.Ö. 3100
civarı:
Mezopotamya'da
yazı icat
edildi. Asıl
kullanım,
gelişme ve
hesap tutma.
4. M.Ö. 2575
civarı:
Gize'de
Büyük
Piramit'in
inşası. Az
miktarda ve
sınırlı
kullanımı
olan para
ile büyük
çaplı ve
uzun vadeli
projelerin
yapımı
5. M.Ö. 2250
civarı -
M.Ö. 2150
civarı:
Kapadokya
hükümdarları
gümüş
külçelerin
kalitesine
kefil
oluyorlar.
Külçelerin
ağırlığı ve
saflığına
dair verilen
devlet
garantisi
para olarak
kabul
edilmelerine
yol açıyor.
6. M.Ö. 1792
civarı -
M.Ö. 1750
civarı:
Babil'de
Hammurabi
dönemi.
Hammurabi
Yasaları
bankacılık
ile ilgili
hükümler
içeriyor.
7. M.Ö. 1200
civarı:
Çin'de deniz
salyangozu
kabukları
para olarak
kullanılıyor.
8. M.Ö. 1000
civarı -
M.Ö. 500
civarı:
Çin'de para
olarak bel,
çapa ve
bıçak gibi
madeni el
aletlerinin
kullanımı.
9. M.Ö. 950:
Saba
Melikesi
Solomon'u
ziyaret eder
ve
birbirlerine
hediyeler
veririler.
10. M.Ö.
687:
Lidya'da
kaba metal
para
kullanılır.
(Heredot'a
göre)
11. M.Ö. 640
civarı -
M.Ö. 630
civarı:
Lidya'da ilk
gerçek
madeni para
üretildi.
Lidya ve
Anadolu'nun
ilk madeni
paraları
altın ve
gümüşün
doğal doğal
karışımı
olan
elektrum'dan
yapılıyordu.
12. M.Ö.
600:
Pythius,
Yunanistan
ve
Anadolu'nun
ilk tüccar
bankeridir.
13. M.Ö. 600
civarı -
M.Ö. 300:
Çin'de
yuvarlak,
metal madeni
paralar icat
edildi. Bu
paraların
değerleri
çok düşük
olduğundan
pahalı
alış-verişlerde
kullanılamıyordu.
14. M.Ö. 600
civarı -
M.Ö. 570
civarı:
Madeni para
kullanımı
Lidya'dan
Yunanistan'a
doğru hızla
artar.
Atinalılar
madeni para
basımından
önce para
olarak demir
çubukları ve
uzun
çivileri
kullanıyorlardı.
15. M.Ö. 550
civarı:
Lidyalılar,
Krezüs'ün
hükümdarlığı
döneminde
saf altın ve
gümüşten
oluşan
dünyanın ilk
iki metalli
madeni
paralarını
üretiyorlar.
16. M.Ö.
546: Lidya
Kralı Krezüs
Persliler
tarafından
esir
alınıyor.
Bunun
sonucunda
madeni para
kullanımı
Persia'da da
(eski İran)
yayılıyor.
Yunanlıların
aksine
Lidyalılar
altın parayı
gümüş paraya
tercih
ederler.
17. M.Ö.
546: Atina
Owls'u
üretiliyor.
18. M.Ö. 490
civarı:
Laurion
Madenleri'nde
zengin gümüş
damarlarının
bulunması.
Bundan sonra
Themistokles,
gelirlerin
bir kısmının
kullanılması
ile,
Atinalıları
savaş
donanması
inşa
etmeleri
konusunda
ikna eder.
19. M.Ö.
480: Salamis
Savaşı.
Atina
donanmasının
Perslilere
karşı
kazandığı
zafer
üzerine
Yunan
uygarlığı
korunur.
20. M.Ö.
407: Isparta
Laurion
Madenleri'ni
ele geçirir.
20,000
köleyi azat
eder ve
Atinalılara
gümüş
malzemeleri
miras olarak
bırakır.
21. M.Ö.
406-405:
Atinalılar
gümüş
kaplamalı
bronzdan
madeni
paraları
tedavüle
çıkartırlar.
Atina halkı
gümüş
paraları
toplarlar,
sonuç olarak
bu paralar
hızla
sirkülasyondan
kalkar ve
geriye
sadece
değersiz
bronz
paralar
kalır.
22. M.Ö.
405:
Aristophanes'in
"Kurbağalar"
komedisi
sahneye
konur. Bu
oyunda
Aristophanes
değersiz
yeni paranın
değerli eski
parayı nasıl
tedavülden
kaldırdığından
bahseder.
Belki de ilk
defa bu
oyunda
"Gresham's
Law" dan söz
edilmektedir
(Gresham's
Law: Bir
ülkede
halkın
gözünde biri
değerli
diğeri
değersiz iki
tür para
tedavülde
ise,
bunlardan
değersiz
olanı
piyasaya
hakim olur).
23. M.Ö.
394-371:
Atinalı
banker
Pasion'un
kariyeri.
Bir köle
olan Pasion,
zamanla en
zengin ve
ünlü Yunan
bankeri
olur,
özgürlüğünü
ve Atina
vatandaşlığını
kazanır.
Yunan
bankacılığı
esasen peşin
işlemler
olarak
yürütülür.
24. M.Ö.
390:
Galliler
Roma'ya
saldırır.
Şehrin
ihtiyat
akçelerinin
saklandığı
Capitol
(Ulusal
Tapınak)'de
kazların
gıdaklaması
muhafızları
uyarır. Bu
duruma
minnettar
olan
Romalılar
uyarı
tanrıçası
Moneta'ya
bir mabed
inşa
ederler.
Moneta
adından
"money=para"
ve
"mint=madeni
para basmak,
darphane"
adları
türer.
25. M.Ö.
360-336:
Makedonya'da
II. Philip
hükümdarlığı.
II. Philip
Makedonya
ile
Yunanistan'ı
birleştirir.
Krallığının
acil
ihtiyaçlarını
karşılamak
için
gereğinden
fazla olmak
üzere madeni
para
bastırır.
Bunların
arasında
M.Ö. 356
olimpiyatlarında
iki
tekerlekli
araba
yarışlarındaki
zaferini
kutlamak
için
bastırılan
altın
"stater" ise
madeni
paranın
propodanga
amaçlı
kullanılışının
ilk
örneğidir.
26. M.Ö. 350
civarı:
Yunanistan'da
riskli
işlerin
dışında
normal faiz
oranı
%10'dur.
Demosthenes'e
göre sıradan
işler için
faiz oranı
%10'dur.
Gemi
kiralama
gibi riskli
işlerde bu
oran %20 ile
%30
arasındadır.
27. M.Ö.
336-323:
Büyük
İskender'in
hükümdarlığı.
Anadolu'nun
fethinin
Büyük
İskender'e
günlük
maliyeti
yaklaşık 20
talent
(=para ve
tartı
sistemi)
veya yarım
ton gümüşe
eşittir.
Daha sonra
oldukça
büyük bir
hacimde olan
Pers
hazineleri
ele
geçirilir.
Para basımı
ve askerlere
yapılan
ödemeler
imparatorluk
içindeki
ticarete
büyük etki
yapar. Büyük
İskender
aynı zamanda
gümüş ile
altın
arasındaki
değişim
oranını da
"10 ünite
gümüş = 1
ünite altın"
şeklinde
basite
indirgemiştir.
28. M.Ö.
323-30:
Mısır'da
Ptolomies'in
imparatorluğu.
Çok önceleri
Mısır, Yunan
kontrolü
altındayken
kıymetli
metallere
ilaveten
tahıl da
kullanıldı
ve ulusal
tahıl
ambarları
banka gibi
çalıştılar.
Ptolomies,
yerel depo
emanet
sistemini
İskenderiye'deki
merkez
bankası ile
tamamen ciro
sistemine
entegre
etti.
Ödemeler bir
hesaptan
diğer hesaba
transfer
yoluyla ve
para geçişi
olmadan
yapıldı.
29. M.Ö.
275: 'Aes
signatum'
veya bronz
çubuklar
Roma'da halâ
kullanımdadır.
Kaba bronz
çubuklar
sonradan
yerini daha
uygun olan
madeni
paralara
bırakır.
30. M.Ö.
269:
Romalılar
tarafından
gümüş
paraların
düzenli
basımı
yapılır ve
para
dolaşımı
yaygınlaşır.Güney
İtalya ve
Sicilya'daki
Yunan
kolonileri
ve Kartaca
örneğine
rağmen
Romalıların
madeni
paraya
intibakı geç
olmuştur.
31. M.Ö.
218-201:
Roma ve
Kartaca
arasındaki
II.Pön
Savaşı.
Romalı
yöneticiler,
birliklere
büyük
miktarda
para
ödenmesi
gerekince
paranın
madeninin
saflığını ve
ağırlığını
düşürürler,
bu ise
enflasyona
neden olur.
32. M.Ö. 200
civarı:
Delos ünlü
bir
bankacılık
merkezi
oluyor.
Kıraç ve
verimsiz bir
Yunan adası
olan Delos
finansal bir
merkez olmak
için
muhteşem
limanı ve
ünlü Apollon
Tapınağı'ndan
yararlanır.
Esaslı
rakiplerinden
biri olan
Kartaca'nın
Romalılara
yenilmesi
yükselmesinde
yardımcı
olur.
İşlemler
ciro veya
kredi
transferi
yoluyla
yapılır.
33. M.Ö.
118. Çin'de
deri para
kullanılır.
Bunların her
biri
yaklaşık 1
foot2
boyutunda
beyaz geyik
derisinden
ibaret olup
40,000 cash
değerindeydiler
(cash =
Çin'in o
zamanki asıl
metal
parasının
adı).
34. M.Ö. 55
ve 54:
Julius
Caesar
Britanya'ya
sefer
düzenler. Bu
seferler
sırasında
Britanyalıların
hala para
olarak kılıç
tipi
yaprakları
kullandıkları
görülür.
Bununla
birlikte
bazı Celtic
kabileleri
altın,
gümüş, bronz
ve potin
kullanarak
kendi
paralarını
üretmeye
başlamışlardır.
(potin=bakır
ve teneke
alaşımı)
35. M.Ö. 30
- M.S. 14:
Augustus
Caesar'ın
hükümdarlığı.
Augustus,
yeni ve
neredeyse
saf altın ve
gümüş
paralar
kullanarak,
ve yine yeni
pirinç ve
bakır
olanları da
kullanarak
para ve
vergi
sistemlerinde
reform
yaptı. Buna
ilaveten üç
yeni vergi
de yürürlüğe
girdi: genel
perakende
satışlar
vergisi,
arazi
vergisi ve
vatandaşlık
vergisi.
MEDENİYET VE
SU
Yeryüzünün
farklı
bölgelerindeki
medeniyetleri
gözden
geçirecek
olursak
toplumsal
yaşamın her
zaman suya
bağımlı
olarak
şekillendiğini
görürüz.
Antik
medeniyetlerin
başlangıç
noktaları
hep nehir
koyaklarında
veya
deltalarındadır.
Medeniyet
merkezi
olmamış iki
nehir çölden
geçen Ürdün
ve çok derin
ve kapalı
vadilerden
geçerek
yaşamı
imkansız
kılan
Amerika’daki
Rio
Grande’dir.
Çin’de
Sarı Nehir,
Hindistan’da
Ganj ve
İndüs, orta
Asya ‘da
Seyhun ve
Ceyhun
nehirleri
Avrupa da
Ren, Sen,
Tiber, Tuna
(Amerika’da
Amazon ve
Missisipi
Nehirleri)
ön Asya’da
Antik Yunan
bölgesinde
Menderesler
ve Gediz ile
bölgemizi
taçlandıran
Fırat ve
Dicle
medeniyet
beşiği
nehirlerdir.
Tarih
boyunca
akarsulardan
yararlanma
olanağı
bulan
toplumlar
dönemlerinin
en ileri
medeniyetlerini
kurmuşlar,
bulamayanlar
ise
yurtlarını
terkedip göç
etmek
zorunda
kalmışlardır.
Ortadoğu’ya
gelince
“Medeniyetler
Beşiği” veya
“Bereketli
Hilal” diye
adlandırdığımız
bölge yakıcı
çöllerle
vahaların
buluştuğu
bölgedir.
Mısır ve
Ortadoğu
efsane ve
destanlarını
incelediğimizde
Nil, Fırat,
Dicle ve
diğer daha
küçük sular
ve göllerin
bölge insanı
için yaşamın
olmazsa
olmaz koşulu
olduğunu ve
çöl ve suyun
inançlardan
günlük
yaşantıya
yaşamlarının
her
kesitinde
önemli rol
oynadığını
görmekteyiz.
Bu destanlar
ve kutsal
kitaplar bu
üç büyük
nehrin
kıyılarında
kurulmuş
olan
tarımsal
üretim
dayalı kent
ve kasaba
uygarlıklarının
hep çöl, su
ve din
kavramları
üzerine
yoğunlaştığını
anlatır.
Ortadoğu
için su
tarih öncesi
çağlardan bu
güne önemini
hiç
yitirmemiştir.
Mitos’ların
baş konusu
suya duyulan
özlem, su
ile gelen
felaketler
ve
tarım’dır.
Örneğin
Mezopotamya
tanrıları,
tanrı
krallar; ya
bir ırmak
üzerinde
yelken açmış
gitmekte
yada engin
sularda
ölümsüzlüğü
aramakta,
prensleri
ise çift’e
öküz koşmuş
tarla sürüp
tahıl
yetiştirmektedirler.
Sümer
mitolojisinde
Tanrı Sin
Fırat
üzerinde
Gaffeh
denilen bu
günkü
keleklere
benzeyen
yuvarlar bir
kayıkla yol
alır. Bir
diğer destan
da insanlar
ve
hayvanların
birbirine
zarar
vermediği,
hastalık ve
yaşlılığın
bilinmediği
Dilmun
ülkesi
anlatılır.
Dilmun’un
tek eksiği
içme
suyu’dur. Su
tanrısı Enki
toprak ana
Ninhunsag’ın
yalvarması
sonucu
ülkeye su
verir ve
böylece
bitki yaşamı
başlar
Dilmun’da.
Eski
Mısır’da Nil
Nehrine
tanrı
nitelemesi
ile
tapılırdı.
Firavun Ak
hen Aton’a
ait bir
ilahi’de
birisi
yeraltında
yaratılıp
Mısırlıları
beslemek
üzere
yeryüzüne
çıkartılan,
diğeri de
başka
uluslara
yağmur
vermek için
yaratılmış 2
Nil Nehri
vardır. Hint
mitolojisinde
Varuna’ya
yakarışta
Varuna
gökten su
kabını
açarak
sularını
yere
ulaştırır,
bereket
saçar. Mısır
Piramitlerinde
ölünün
yanıbaşında
bulunan
“Ölü’nün
Kitabı”nda
tanrıya
verilen
hesapta
“Çalmadım,
adam
öldürmedim,
kimseyi
aldatmadın.
.... gibi
dizelerin
yanısıra”
suları
kirletmedim”
sözü
günümüzde
çoğu kişinin
iç rahatlığı
ile
söyleyemeceği
bir söz
olarak
dikkati
çekmektedir.
Kenan
ülkesinin
sularla
ilgili
mitolojisinde
ırmak
çıkışlarında
baş tanrı
oturur.
Şimşek ve
gök
gürültüsü
bereket
getirecek
yağmuru
veren iyi,
ırmak ve
denizler ise
taşıp
yeryüzünde
zarara neden
olacak kötü
oğul
tanrılardır.
Agat
Efsanesinde
bereket
tanrısı
yağmurdur ve
Agat
öldürülünce
7 yıl
kuraklık ve
kıtlık olur.
İbrani
mitosunda
Filistin’e
Yehova’nın
özel
armağanı
olarak
düzenli
ilkbahar ve
sonbahar
yağmurları
gönderilmiştir.
Amerika-Aztek
ve
Mezopotamya
Babil
mitoslarında
görülen
tanrının
kanı ile
yoğurulmuş
balçıktan
yaratılan
insan için
artık kan
yerini
tanrının
nefesine ve
suya
bırakmıştır.
Bölge insanı
tek tanrılı
dinlere
geçtikten
sonra ve
günümüzde de
su hala en
yüksek
değerdir.
“Allah su
gibi devlet
versin” ve
“Su gibi
aziz olasın”
gibi
dilekler bu
yüksek değer
yüklemeye
örnektir.
Çoğu
Ortadoğu
mitosunda
bolluğun,
bereketin,
huzur ve
güvenin
belirteci
olan su
bazen de
seller
halinde tüm
uygarlığı
tehdit
etmektedir.
Gılgamış
Destanındaki
büyük tufan,
kutsal
kitaplardaki
Nuh
Tufanı’na
çok
benzemekte,
Mezopotamya
kentlerindeki
çok katlı
ziguratların
su
taşkınlarına
karşı
yapıldıkları
da
söylenmektedir.
Antik
Çağdan
günümüze
“Temel töz
nedir?”
sorusuna
“Toprak, su,
hava, ateş”
gibi
cevaplar
veren
felsefe
öğretileri
ve dinler
birinci
sırayı
“Su”ya
vermişlerdir.
Çok
tanrılı
dinler
döneminde
Orta Asya’da
rastladığımız
“Yaradılış
ve Türeyiş”
destanı da
söyle
başlar: “Yer
yer değilken
su, su idi.
Başka bir
şey yoktu.
Bir su ki
yılan içse
ölümsüzleşir,
ölü çiyan
içse
dirilir.
Yaşam zerre
zerre, ışık
ışık
kımıldar.
Ama ne yılan
var ne
çiyan. Bu
yokluk
içinde bir
Tanrı Kara
Han, bir de
bu su”. Türk
mitolojisinde
su, gök ve
yer ile
birlikte yer
alır.
Kutadgu
Bilig 4 ana
unsuru gökte
ki burçlar
gibi 3 erden
12 kısıma
ayırır.
“Uçi ot, üçi
suv, üçi
boldı yil.
Uçi boldı
toprak, azun
boldi il.”
der destan.
İslamiyet
1400 yıla
yakın bir
süredir
Ortadoğu’nun
egemen
dinidir.
Kur’an’da
bir çok ayet
sudan ve
suyun
yeryüzündeki
önceliğinden
söz
etmektedir.
Örnek
verecek
olursak
Baraka
Suresi 21 ve
22.
ayetlerde
“Rabbımız
gökten su
indirdi.
Onunla size
rızk olarak
çeşitli
ürünler
çıkardı” ve
Enam suresi
6/99
“Siz
gökten su
indiren de
odur. Biz o
suyla her
şeyin
bitkisin,
ondan da bir
yeşillik
çıkardık. O
yeşillikten
birbiri
üzerine
binmiş
daneler
çıkardık”
denmektedir.
Kendilerini
öğerken
“yeryüzünün
tuzu” olarak
niteleyen
tarih
öncesinin en
geniş
kapsamlı
medeniyetinin
kurucusu ve
çivi
yazısının
yaratıcısı
Sümerlerde
sulama ve
yağmura
bağlı olarak
yapılabilen
tarım aynı
zamanda
yerleşim
yerlerinin
de
belirleyicisidir.
Örneğin
elverişli
olmayan
yeryüzü
şekilleri
nedeni ile
yerleşim
ancak yaygın
sulama
sistemlerinin
kurulmasına
uygun olan
Aşağı
Mezopotamyada
ve yağmur
sulamasına
uygun yukarı
Mezopotamyada
yoğunlaşmıştır.
Dağlık
bölgelerdeki
yerleşim ise
verimli
nehir
koyaklarının
çevresi idi.
M.Ö.
1000’nci yıl
başlarında
demir saban
ve pulluğun
devreye
girmesi ile
artık
ovalarda
tarım, dağ
otlaklarında
ise
hayvancılık
Bereketli
Hilal’e
zenginlik ve
dolayısı ile
yükselen
medeniyet
dönemini
getirmiştir.
Doğu
koşulları
nedeni ile
Mezopotamya’da
İdari sistem
olarak ta
sulama
eyaletleri
oluşmuş
ancak bu da
ülkenin
siyasal
açıdan
birleşmesini
güçleştirmiş,
her su
eyaletinin
daha büyük
bir birliği
bağlandığında
bağımsızlığı
elde etmeye
çalışması
yüz değil
bin yıllar
sürecek artı
arkası
kesilmeden
günümüze
kadar gelen
ve şekil
değiştirerek
süregiden su
savaşlarının
ilk nedenini
oluşturmuştur.
Bu su
eyaletleri
bu gün
Harran
Ovasında 20
sulama
birliğinden
oluşan
yapılanmaya
benzer.
Aşağı ve
Yukarı
Mezopotamya’da
toplumsal
yapılanmanın
dolayısı ile
de tarihin
belirleyicisi
su ve suyun
paylaşımıdır.
Sulama
üzerinde
denetimi
elde tutma
ve suyu
kullanma
yetkisini
sahip olma,
en önemli
güç
aracıdır.
Bugün Sümer,
Akad ve
Babil
döneminden
kalan pişmiş
kil
tabletlerin
çoğunda
sulama
sorunlarına,
su kullanım
yasalarına
ve
kanalların
korunmasına
yer
verilmesi bu
bilgimizi
doğrulamaktadır.
Mezopotamya’da
medeniyetlerin
kültür
ürünlerini
şekillendiren
de yine
Fırat ve
Dicle’dir.
Ağaç ve taş
gibi başka
medeniyetlerin
yapı
malzemelerinin
yerini
nehirlerin
bıraktığı
kil
almıştır.
Çivi
biçimindeki
işaretlerin
taş bir
kalemle
bastırıldığı
yazı
tabletleri
ve eski
yaşam ve
inanç
öykülerini
günümüze
aktaran
heykeller
kilden
yapılmıştır.
Kulübeler ve
büyük kil
yapılarda
ara malzeme
olarak
kullanılan
aşağı Fırat
kıyılarından
toplanan
sazlar aynı
zamanda
hayvan yemi
olarak
kullanılmakta
idi. Sümer
kira
sözleşmeleri
ve miras
paylaşma
belgelerinde
sık sık
ağaçtan
yapılmış
kapı, eşik
ve
merdivenden
söz edilmesi
ağacın
bölgede ne
kadar
değerli
olduğunu
gösterir.
Araba ve
gemi
yapımında
kullanılacak
kereste ya
ticaretle
yada
savaşarak
elde
ediliyordu.
Gılgameş ve
arkadaşı
Enkıdu'’un
Lübnan
dağlarına
sedir ağacı
kesmeye
gitmeleri
söylencesi
günümüzün
erozyon,
ormanları
koruma ve
çevre
koruması ile
uğraşan doğa
felsefesi
tartışmacıları
için çok
anlamlı ve
öğreticidir.
Silah ve
alet
yapımında
kullanılan
maden
filizi,
ayrıca
kereste, yağ
gibi kültür
aracı
malzemelerin
taşıması
nehir ve
kanallara
aracılığı
ile
yapıldığı
gibi kervan
yolları da
su yollarına
paralel bir
rota takip
ederdi.
Bugün GAP
projesi
dahilinde
ele alınan
sulama
ağının
korunması ve
genişletilmesi,
aşırı
tuzlanma ve
nadasa
bırakma
tarih
belgelerinde
gördüğümüz
kadarı ile
4000 yıl
öncesinin de
sorunu idi.
Nehirlerin
yatak
değiştirmesi,
sel
felaketleri,
kentlerin
çökmesi veya
bent
yaparken
yerleşim
yerlerinin
boşaltılmak
zorunda
olması bize
hiç te
yabancı
gelmeyen bir
hikayenin
M.Ö.1820
yılı
versiyonudur.
40.000
kişilik
nüfusun
evlerini
terketmek
zorunda
kaldığı
antik Hille
kenti tarih
öncesinin
Halfeti’sidir.
Zeugma’sıdır,
Hasankeyf’idir
ve su ile
gelen
medeniyetlerin
yine su ile
bir anda yok
olabileceğine
örnektir.
Ünlü
Hamuraki
kanunlarının
53 ile 56
arası
yasaları
sulama
sorununa
ilişkin
maddeler
içerir ve
bugünde
benzerleri
yürürlüktedir.
“Bir adam
ihmalkar ise
ve
tarlasının
bendini
pekiştirmek
ve bu
nedenle set
yıkılması
olur ve
ekili
tarları su
basarsa,
buna neden
olan adam
zarar
verdiği
tahılın
bedelini
ödeyecektir”,
Çivi
yazısının
daha önce
okunamaması
nedeni ile
Dünya’nın bu
ucu ile
ilgili tüm
bilgilerimizin
en fazla iki
yüz yıllık
olması belki
de en büyük
kaybımızdır.
Ayni
tarlalar
4000 yıldır
üzerinde
yerleşik
nüfusu
beslemeye
devam
ediyorsa ve
verim
artıyorsa
4000 yılın
getirisi
budur,
medeniyet
budur,
ilerleme
budur.
21 yüzyıl
medeniyetlerinde
su hızla
artan nüfus
nedeni ile
daha da
değerli daha
da
paylaşılmazdır.
Bilim
adamları
suyu en az
kayıp ile
kullanma,
atık suyu
tekrar
tekrar
kullanabilme
ve buz
dağlarını ve
deniz suyunu
tatlı suya
dönüştürebilme
yolunda
yarışmaktalar.
İsrail’in
seracılıkta
devrim
niteliğinde
terleme yolu
ile
bitkilerden
su üretme
tekniğini
hayranlıkla
izlerken,
İran,
Portekiz ve
Güney
Fransa’da.
yeni yeni
dikkati
çeken
Qanat’larla
yanı terleme
ile su elde
edilen yer
altı su
kanalları
ile ilgili
yazıları
şaşkınlıkla
izlerken
Şanlıurfa İl
sınırları
içerisinde
Birecik
Kuzey Doğu
köyleri ve
Suruç
çevresinde
var olan yer
altı su elde
etme
galerileri
ve onların
yeryüzündeki
havalandırma
bacaları
yalnızca
çevre
köylülerce
bilinmekte,
sırlarını
ciddi
araştırmacılara
sunmak üzere
sessizce
beklemektedirler.
Bugün
Fırat ve
Dicle yine
yanıbaşımızda.
Sulama
kanallarla,
ulaşım baraj
gölleri
üzerinde
modern
teknelerle
yapılıyor.
Eski kervan
yolları
yerine
uzanıp giden
enerji
taşıma
hatları,
elektrik ve
telefon
direkleri
var. Şair
Fuzuli Su
Kaside’sinde:
“Hak-i
payine yitem
dir
ömrlerdir
muttasıl,
Başını
daşdan daşa
urub gezer
avare su.”
Demiştir.
Bugün
Dicle ve
Fırat avare
gezmiyor,
boyunlarına
barajlardan
gerdanlıklar
takınmış
gelinler
örneği nazla
ve gururla
ovadan ovaya
salınıyorlar.
Bugün Dünya
Su Günü 22
Mart 2002
günün tarihi
tam netlikle
okuyamıyorum.
Milattan
önce mi...
millattan
sonra mı?
Siz karar
verin.
|