DENGÊ      KIMSORAN  
 Anasayfa  |Resimler  |Şiirler  |Site defteri   |İletişim    |Linkler  |                              KURDÎ

 

Mezopotamya’nın Kadim Halkı Kürtler     

                        Emine ERİNCİK  

Mezopotamya topraklarında bin yıllardır yaşayan Kürt halkı, Ortadoğu'nun birçok ulusu ile iç içe yaşamış ve medeniyetin oluşumunda pek çok emeği olmuştur.

Emperyalistler Kürtler'i görmezden gelmişler, yıllarca çeşitli baskılar uygulamışlardır. Kürt ulusu yok edilmeye çalışılmış, Kürt diye bir halkın olmadığı Kürtlerin dağlı Türkler olduğu yada Farsların bir kolu olduğu iddia edilmiştir. 'Kürt' adı sözlüklerden ve tüm kitaplardan çıkarılmıştır. Kürtlerin kendi tarihi ile buluşması engellenmiş ve tüm tarihi eserler tahrif edilmiştir. Kürt dili yasaklanmış ve Kürtçe diye bir dilin olmadığı iddia edilmiştir. Kürdistan 5 parçaya bölünmüştür. Jenositler, sürgünler, katliamlar... bir halka yapılacak tüm zulümlere maruz kalmıştır Kürtler.


Kürdistan, Mezopotamya uygarlığından bu yana stratejik önemi bulunan ve adeta dünyanın kalbi hükmünde olan bir bölgenin ismidir. Tarihi, değerleri, kimliği unutturulmaya çalışılmış bu halk, bugün belirli noktalar da tanınmak mecburiyetinde kalsa da halen yeryüzünün en çok horlanmış, aldatılmış, sömürülmüş, kullanılmış ve yok edilmeye çalışılmış halkıdır. Bu halkın ne yapıp ta bu zulümleri hak ettiğini ise söylemek mümkün değildir. Kürtler ne yazık ki zulme maruz kalma da yeryüzü halkları içerisinde ilk sırada yer alsada, Allah'a şükür ki hiç yılmadan direnme ve maruz kaldığı zulümlere karşı sesini yükseltme de de ilk sıralarda yer alır. Kürt halkı çok kez kurşunlanmış ama hiçbir kurşun bu halkın umudunu vurabilmeyi başaramamıştır.


Kürtler Mezopotamya'da Hz Nuh'un gemisinin Cudi'ye yerleştiği zamanlardan beri varlardı ve gerek kurdukları devletleri gerek insanlık tarihine hizmetleriyle belirgin bir halktı.

Önce Kürtlerin ataları olan halkları biraz tanıyalım:

Gutiler: Zağros bölgesinde yaşayan halklardandır. M.Ö 2300 yıllarında en güçlü oldukları dönemi yaşamışlardır.
Lulular: Zağrosların en eski halklarından biridir. İlk yurtları Süleymaniye, Şehrezor, Zaho yöresiydi. Sümerler, Elamlar ve Gutilerle çağdaştırlar.

Kassitler: Bunlarda Zağros halklarından olup Gutiler'den sonra egemen olmuşlardır. M.Ö 1800'lü yıllarda Hemadan ve Kirmenşah bölgesinde yaşamışlardır.

Subariler, Huriler, Mittaniler: Yukarı Mezopotamya ve şimdiki Musul çevresi M.Ö 4 bin yıllarında Subarilerin yurdu idi. Subariler, Huri ve Mittanilerin atasıdır.

1400'lü yıllarda Hurri egemenliği altındaki bölge Hurriler ve Mittaniler diye ikiye ayrılırdı. Huri adı kuzeyde kalan bölge için, Mittani ise güney için kullanıldı. Zamanla Mittani devleti güçlendi ve öne çıktı.
Urartular: Urartuların ilk merkezleri Malazgirt civarındaydı. Daha sonra Tuşba (Van) kentini merkez yaptılar. Asıl adları Xaldi'dir. .

Nairiler: Hurri ve Mittani devleti yıkılışından sonra Nairiler ortaya çıktı. Bunlar Cizre'den Şemdinan'a kadar uzanan bölgedeydiler.

Medler: Medler, Hemedan yakınındaki Ekteban kentini başkent yaptılar. Asur'u ortadan kaldırarak geniş bir imparatorluk kurdular (M.Ö. 612).

Med İmparatorluğu bugünkü İran ve Sovyet Azerbaycan'ını kapsayıp kuzeyde Kafkaslara ulaşıyor, güneyde Zağros bölgesini içine alarak Hürmüz boğazına, doğuda ise İndüs ırmağının yukarı kaynaklarına ulaşıyordu.

Bu tarihten sonra artık Kürt coğrafyası başkalarının egemenliği altına girdi ve günümüze kadar artık gün yüzü görmedi. 1639, Kasrı Şirin antlaşması ile ikiye bölünen Kürdistan, 1.dünya savaşı sonrası beş parçaya ayrıldı.
Kısaca değinecek olursak şu devletlerin egemenliği altında kaldı:


Persler (M.Ö 550-530)-Selefkoslar (M.Ö 323)-Selefkoslar - Partlar (M.Ö 247-100)-Partlar-Romalılar ( 0- 224)-Romalılar-Sasaniler ( MS 224-637-Araplar ( 637 -1000)-Kürt Hanedanlıkları (1000-1200)-Selçuklular (1117-1200)-Harzemler (1220)-Moğollar ( 1257 )-Karakoyunlular ( 1405 )-Akkoyunlular (1468 )-Safevi (1507)-Osmanlı-Safevi (1514-1729 )-Osmanlı-İran ( 1729-1923)-TC - Irak- Suriye - İran - Rusya (1923 Lozan'dan sonra)
18. 19. 20.yy. da toprakları bölünmüş parçalanmış ve özellikle 20. yy.da 5 ayrı ülke tarafından toprakları paylaşılmış olan Kürtler, sürekli gerek iç, gerek dış tehlikeler ile mücadele etmek zorunda kalmış ve bunun da getirisi olarak zayıflamış, imkansızlıklar içinde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmıştır. Fakat buna rağmen devamlı ve çözüm getiren başarılar elde etmemişlerse bile zulme, sömürüye ve başkalarının egemenliği altında yaşamaya karşı son nefesine değin mücadelesini sürdürmüştür. Kürt tarihi onurlu direnişlerin, Kürtlere yapılan katliam ve göçlerin, sürgünlerin tarihidir. 20. yy Kürt kanının bol bol akıtıldığı bir yy. olmuştur. 21. yy. Kürtler için önemli gelişmelerin yaşanabileceği bir yy.dır. Kürtler, tarihin her döneminde olduğu gibi şimdi de önemini muhafaza etmektedir.
Mezopotamya’nın Kadim Halkı Kürtler-2 - Emine ERİNCİK
İslam'ın egemenliği döneminde Kürtler:



Bu sayımızda Kürtler'in İslam'la tanışmaları ve İslam'ın gelmesiyle beraber Kürdistan’da yaşanan değişimlere değineceğiz.

İslam orduları ilk olarak 633 yılından itibaren İranlıların egemenliği altındaki bölgelere yayılmaya ve Irak yöresindeki kentleri ele geçirmeye başladılar. Sasaniler ile müslümanlar arasındaki ilk büyük savaş, Hz. Ömer döneminde; 637'de, Dicle kıyısındaki Qadisiye'de meydana geldi. İranlılar yenildiler, Sasani hükümdarları Medya'ya sığındı. Bu savaş Kürtlerin İslam'la tanışmasına vesile oldu.


Kürtlerin İslam'ı kabul etmeleri pek zor olmamıştır. Kürtler o günden bugüne daima İslam'a sahip çıkmışlar ve her zaman dinlerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Kürtler ve diğer İranî halklar ile Müslümanlar arasındaki ikinci büyük savaş 642'de Medya'da, Nehavend yakınlarında meydana geldi.


Bazı maksatlı kitaplarda yazıldığının aksine asla Müslümanlar Kürdistan'a yönelik seferler sırasında Kürtlere zülüm yapmamışlardır. Hz. Ömer gibi adalet timsali bir insanın Kürtlere zulmettiğini söylemek büyük bir iftiradır. Böyle bir şey İslam düşmanlığının göstergesidir. Fakat şu var ki ortada bir savaş vardır ve her savaşta olduğu gibi bu savaşlarda da karşılıklı ölümler olmuştur. Bunu abartıp "büyük zulüm yapıldı" diye lanse ettirmek akla ve mantığa kesinlikle sığmaz. İslam'ın mazlumlara verdiği önemi hiçbir ideoloji ve hiçbir beşeri sistem vermemiştir.


Hz. Ömer zamanında Amed, Urfa, Mardin ve Musul çevreleri alındı. Hz.Osman ve Hz. Ali döneminde bu sınırlar oldukça geliştirildi ve daha sonra Emeviler dönemi başladı.


Emeviler döneminde bir çok karışıklıklar vardı ve diğer halklar gibi Kürtler de Emeviler'den çok çektiler. Bir Kürt olan Ebu Müslim Horasaninin yardımıyla Emeviler'in saltanatı yıkıldı ve Abbasiler başa geçtiler. Bu olay sıradan bir olay değildir. Abbasiler de çeşitli zulümlere giriştiler.


Halifenin iktidarının zayıflamasıyla beraber 10.yy.'ın başlarından itibaren sözde ha-lifeye bağlı, gerçekte ise bağımsız hükümdarlar ortaya çıktı. Ve bunlar Kürdistan ve bölge tarihinde küçümsenmeyecek izler bıraktılar. Biz burada Kürt hanedanlılarından bazılarına kısaca değineceğiz:


Şeddadiler (951-1164): Bu dönemde ortaya çıkan ilk Kürt devleti, Şeddadiler’in Azerbeycan'ın kuzeyinde kurdukları devlettir. Önce başkentleri Erivan yöresindeki Dabil (Dvin) idi. Sonradan Gence'yi başkent yaptılar. Şeddadi Kürt hanedanlığı 1164'te Selçuk kralı Melik şah tarafından ortadan kaldırıldı.


Hasnaviler(Hasanveyh devleti(959-1015): İkinci Kürt hanedanı 959’da Cibal'de ortaya çıktı. Kurucusu Hasanveyh bin Hüseyindir. Hasanveyh Berzikani aşiretinin reisi idi. Bu Kürt devleti 1015 yılına kadar sürdü.Hasanveyh soyluluğu, iyi yönetimi ve ahlakıyla övülmektedir.


Bûveyhoğulları devleti (934-1050): Ali Hasan ve Hüseyin Ahmet kardeşler tarafından güneybatı İran'da 934 yılında kuruldu. 1050 yılında Selçuklu Sultanı Tuğrul tarafından yıkıldı.


Annaziler(991-1118): Muhammed bin Annaz tarafından 991'de kuruldu.1117'ye kadar bu hanedanlık hüküm sürdü.


Mervaniler( 991-1085): Bu devletin kurucusu Humeydi aşiretinden Bad'dır. Bu devlet Meyya farkin (Silvan ) ve Amed'i merkez olarak almıştır. Hemdanilerle yapılan bir savaşta Bad öldürülür ve yerine yeğeni Ebu Ali Hüseyin bin Mervan geçer ( 991). Bu hanedanlık 1085 de Selçuklular tarafından ortadan kaldırılır.


Alamut Devleti ( 1011-1256 ):1011 de Hasan el-Sabbah tarafından kurulur. 1256’da Moğol hükümdarı Hülagü han tarafından yıkıldı. Bu devlet Hasan Sabbah önderliğinde İsmailiye mezhebi temelinde kurulan bir din devletidir. Fakat oldukça bozuk inançları olan ve İslam ile bağdaşmayan yönleri vardır.


Eyyubiler (1175-1250): Meşhur bir Kürt hanedanlığıdır. , Revadi aşiretindendir. Selahaddin'nin asıl adı Yusuf 'tur.
Mısır halifesi İmaeddin Zengi’ nin yanında yetişen Selahaddin’in amcası Mısır ha-lifesinin vezirliğini yapmaya başlar. Yusuf, amcasının ölümünden sonra yerine atanır. Selahaddin, 1171'de ölmekte olan halifenin devrildiğini ilan eder ve hutbenin Bağdat halifesi adına okunmasını emreder. Böylece Mısır'da Fatimi hanedanlığına son verilmiş olur.
1187 Hettin savaşı Selahaddin'in başarısının doruğa ulaştığı noktaydı. Filistin'de yapılan bu savaşla Haçlıların direnişi kırılarak Kudüs kuşatıldı ve Müslümanların eline geçti.


Selahaddin 1193’te vefat etti. Öldüğünde arkasında İran sınırından Trablus'a,Yemen'e kadar uzanan geniş bir imparatorluk bırakmıştı. Eyyubi devleti, orduda paralı askerlik yapan Türk kölemenler (köle askerler) tarafından 1250'de yıkıldı ve yerine hükümdarları Türk olan Memluklu devleti kuruldu.


Salahaddin, Kürt halkı ve bölgenin diğer halkları için büyük bir övünç, gurur kaynağıdır. Ve herkes ona büyük bir saygı duyar.


Moğol istilası ve Osmanlı -Safavi döneminde Kürdistan:


Kürdistan, coğrafi durumu gereği doğudan gelen yıkıcı saldırıların etkisiyle uzun zaman çeşitli belalarla karşı karşıya kalmıştır. Kürt ulusunun içinde sürekli anlaşmazlıklar, rekabetler, basit sorunlardan doğan aşiret kavgaları, dinî önderler ve aşiret reislerinin tutumları Kürtleri birlik olmaktan alıkoymuştur. Böylece de dışarıdan gelen belalara karşı tek bir vücut olarak karşı koyamamışlardır.


Tarih boyunca Kürtleri egemenlikleri altında tutmuş olan devletlerin çoğu, Kürt halkını zulüm ve diktatoryaları altında inim inim inletmişlerdir. Buna karşılık Kürtler gerekli birliği kurup kendilerine yaraşır bir şekilde bu baskılara karşı koyamasalar da sürekli bir teslimiyet ve köleliği de kabullenmemişlerdir.
Müslüman olduktan sonra, dinlerine çok bağlı olan Kürtler; ne yazık ki dini kendi menfatleri için kullananlarca defa kandırılmışlardır.


Bir taraftan Kürdistan'da çeşitli Kürt hanedanlıkları baş gösterirken diğer yandan Selçukluların öncüleri olan Oğuzlar batıya doğru ilerlemeye başladılar. Kürdistan'dan geçerken de barbarlıklarına yaraşır şekilde katliamlar yaptılar. 1071'de Selçuklu Sultanı Alpaslan ile Bizans imparatorluğu arasında Malazgirt savaşı meydana geldi. Ve Bizanslılar yenildi. Bu savaştan sonra Kürdistan yavaş yavaş Selçukluların egemenliği altına girdi. Selçuklular var olan Kürt hanedanlıklarını yıkarak onların topraklarına egemen olmaya başladılar.


Merkezi İran'da olan Büyük Selçuklu Devleti, 12.yy'ın sonlarında dağıldı. Ve bunun yarattığı boşlukta Harzemler sahneye çıktılar. İrani bir halk olan Harzemenler, kısa sürede Türkistan'a, orta ve doğu İran'a sahip oldular.
Cengiz Han'ın liderliğindeki Moğollar, 1220 yıllarında Harzemleri yenilgiye uğratıp, ülkelerini ele geçirdiler.
Harzemler, Moğollardan kaçarken Kürdistan'a girdiler ve geçtikleri her yeri talan edip, yakıp yıktılar, büyük can kaybına yol açtılar.


Harzemleri izleyen Moğol-Tatar istila güçleri bölgeyi daha da alt üst etti, kan ve ateşe boğdu. Öyle ki Amed'de tek bir canlı varlığın kalmadığı bile söyleniliyor.


1257'de Hülagu'nun komutasındaki Moğol ordusu Hemedan ve Kirmanşah'a saldırdı.


Moğollar, Bağdat'ı aldıktan sonra, Abbasi halifeliğine son verdi.


İslam ülkeleri ve Kürdistan Moğolların verdiği yıkıntı ve yaraların acısını henüz unutmadan 14.yy'ın sonuna doğru yepyeni bir başbelasıyla karşılaştılar:Ünlü kan dökücülerinden Timurleng'in saldırı ve işgali. Bu yeni Moğol istilası da Cengiz ve Hülagu'nunkinden aşağı kalmadı ve Kürdistan tekrar harabeye çevirtildi.


Timur 1402 de Ankara civarında Osmanlı padişahı Yıldırım Beyazıd'ı yenilgiye uğratarak Anadolu'ya hakim oldu. Ancak1405'te öldürülünce Timur dönemi son buldu.


Bundan sonra Karakoyunlular ile Akkoyunlar'ın hesaplaşması başladı. Karakoyunlar Kürdistan'ın büyük bir bölümüne egemen olarak güçlü bir devlet haline geldi-ler. Ancak daha sonra Akkoyunlular, Karakoyunları büyük bir yenilgiye uğratarak 1468'de ortadan kaldırdı ve Anadolu topraklarına egemen oldu.


Bundan sonra sahneye Safavi devleti çıktı. Safaviler 1507'de Amed'i ele geçirerek Akkoyunlu devletinin egemenliğine son verdi.


Şah İsmail'in de Kürdistan'da yaptığı zulümler Akkoyunluların zulmünden geri kalmadı. Burada en önemli rolü mezhep farklılığı oynadı. Şii-Sünni çatışması nedeniyle oldukça kan döküldü. Kısa süre sonra Kürditan'ın tamamı Safavi egemenliğine girdi ve sınırları Osmanlı sınırlarına ulaştı.


Safavilerin güçlendiğini gören Osmanlı, doğuya seferler yapmaya başladı. Bu seferlerin en büyüğü ve bizim açımızdan en çok önem taşıyanı 1514'te Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı-Safavi arasında yapılan Çaldıran savaşıdır. Bu tarihten itibaren bu kez Kürdistan, Osmanlı-Safavi arasında bir savaş meydanına döndü.


Şah İsmail Kürtlere çok sert bir politika uyguluyordu. Fakat Yavuz Sultan Selim ise Şah İsmail'in tersine Kürt beyleriyle dayanışma ve ittifak metodunu izledi. Çünkü o dönem Kürtlere iyi davranmaktan başka bir yöntem izleyemezdi. Osmanlı doğuda büyüyen Safavilere karşı Kürtleri kullanmak zorundaydı.


Bu konuyla ilgili bir olay anlatılır Şerefname de; "İdris'i Bitlisi Kürdistan beyleri adına Sultan Selim'e bir rapor sunar ve İran kuşatmasına son vermek için başlarına beylerbeyi rütbesinde bir komutan atamasını ister. Sultan ona: "Kendi aranızda beylerbeyi olabilecek ve tüm Kürt beylerinin boyun eğebileceği birini seçin."der. İdris: "Burada herkes ben olayım diyor, kimse kimseye itaat etmiyor. Bu nedenle saraydan birisinin tayin edilmesi daha iyi olur. Ancak böylelikle Kürt beyleri itaat ederler."der. Ve sultan saraydan birini atar.


Ne yazık ki kariyerist Kürt beylerinin, kibirli ve iktidar hırsıyla yaptıkları bu davranış yüzyıllarca Kürt halkına kan, gözyaşı ve zulüm olarak ağır bir bedele mal olmuştur.


Kasr-ı Şirin Antlaşması
(Kürdistanın İkiye Bölünüşü):1639


Kürdistan'a Çaldıran'dan sonra damgasını vuran bir diğer olay Kasr-ı Şirin antlaşmasıdır. IV. Murat döneminde imzalanan bu antlaşma tarihimize damgasını vuran en acılı olaylardan biridir.


Osmanlı ile Safavi arasında gerçekleşen bu antlaşmadaki sınır, geçerliliğini (ufak değişikliklerle beraber) bu zamana kadar korumuştur. 1639'da Osmanlı-İran arasında ikiye bölünen Kürdistan, Lozan antlaşması ile de dörde bölünmüştür.


Bu antlaşmadan sonra Osmanlı’nın Kürt beyliklerine ihtiyacı kalmaz. Ve artık Kürt beyliklerini etkisizleştirip ortadan kaldırma politikası izler. 19.yy'ın ortalarında (en son Yezdan Şer ayaklanmasının bastırılmasıyla beraber) Kürt beylikleri tarih sahnesinden silinip tarihe karıştılar. Bu dönemden sonra Osmanlı, Amed'e Melik Ahmet Paşayı tayin eder. Melik Ahmet Paşa bu bölgede büyük zulümler yapar.


1729 da Nadir Şah, Safavi hanedanlığına son vererek İran Şah'ı olur. Kürtler gördükleri zulümlerden ötürü kendisinden nefret eder.


Kürdistan tarihinde 13.yy ortalarından sonra Kürt beyliklerinin de ortadan kalktığı 19.yy ortalarına kadar süren 600 yıllık dönem "Yarı Bağımsız Kürt beylikleri dönemi" olarak adlandırılabilir. Osmanlı -İran, yüzyıllar boyu bu Kürt beyliklerini tarih sahnesinden silmeye çalışmalarına rağmen, bu beylikleri kısa sürede ortadan kaldıramadılar. Beylikler varlıklarını 19.yy'ın ortalarına kadar sürdürdü.
Mezopotamya’nın Kadim Halkı Kürtler-3- EMİNE ERİNCİK
Kürt hanedanlıklarının yıkılmasından sonra Kürtler, emirlikler halinde yaşamaya başladılar, 19. yy’da bu emirlikler de ortadan kalktı. 19.yy’a kadarki Kürt emirlikleri özerk bir sisteme sahiplerdi.

19. yy’da Baban, Soran, Botan, Erdelan, Behdinan... Kürt emirlikleri ön plana çıkar. Bu beyliklerin bir kısmı Osmanlı’nın bir kısmı İran’ın egemenliği altına girdi. Ve bu devletlere karşı başkaldırdılar


Bu başkaldırılardan emirliklerden önce Baban emirliğini ve 1806 Abdurrahman Paşa ayaklanmasını ele alacağız.


BABAN DİRENİŞLERİ ve ABDURRAHMAN PAŞA


Büyük bir geçmişe sahip Baban emirliğinde zaman zaman direnişler olmuş ve hiçbir zaman sömürgeci güçlere karşı baş eğmemiştir. Bu direnişlerden en büyüğü Abdurrahman Paşa ayaklanmasıdır.


Baban emirliği:
Şehrezar ve çevresinde hüküm süren Baban emirliği Güney Kürdistan eski (ömrü 200 yıldan fazladır) ve güçlü emirliklerden biriydi.


1786 yılında mekezleri olan bugünkü Süleymaniye kentini kurdular.


Baban emirliğinin önemi Osmanlı ile İran arasında sınır bölgesinde bulunmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle Baban, Osmanlı ile İran arasında sürekli yıpranıyordu.


Baban emirliğinin kuvvetli, etkin ve iyi bir ordusu vardı.


Baban Emirliği ulusal duyguyu hareketlendirmiş ve yaymıştı. Baban Emirliğinin yurt sever kimliği Abdurrahman Paşa'da çok güzel şekillenmişti. Bir keresinde Abdurrahman Paşaya niçin Bağdat valisi olmak istemediğini sormuşlar. O ise şöyle yanıt vermiş: "doğru,oranın valisi olursam daha büyük olacağım,ama vatanımın bir yudum suyunu bütün imparatorluğa değişmem!"


Bu Emirliğin şöhreti o kadar yayılmıştı ki Osmanlı devleti bile onlardan çekiniyor ve onlara saldırma cesareti bulamıyordu. Bunun için ancak İran'la beraber birkaç defa Babana saldırdı.


1639'da Kürt Coğrafyası ikiye bölününce Güney Kürdistan, Şehrezor ve Baban mirliği Osmanlı devleti topraklarında kaldı. O zamandan beri Baban emirleri özgürlüklerini elde etmek, emirlikleri kuvvetlendirmek için çaba harcıyordu.
Osmanlı ve İran devletleri de Baban emirliğinin zayıflaması ve düşmesi için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu işi daha çok savaş yerine, emirlik içinde çelişki yaratarak gerçekleştiriyorlardı.


Öte yandan o günlerdeki dünya siyasetinde emirliğin gelişmesinde diğer bir engeldi. Her ne kadar İngiliz emperyalizmi ve Çarlık Rusya, Osmanlı ve İran devlerinin yıkılışını istiyorduysa da bölgeden başka bir parçanın kopmasına da taraftar değildirler özellikle bu parça Kürtlerden oluşuyorsa…


Bölgenin, İran'la Osmanlı arasında çatışma sahası durumunda olması Baban emirliğinin halkına oldukça büyük zarar veriyordu. Ve tarım ve ticaretin gelişmesini engelliyordu. Ekonomik durumun gerilemesi toplumsal durumu da etkiledi. Bu da emirliğin gelişmesine ve ilerlemesine engel oldu. Emirler gelirlerden kendilerine büyük oranda para ayırdıktan sonra, Bağdat'a ve Kirmen Şah'a da para vermek zorundaydılar. Tüm bu vergilerin yükü de köylü ve çiftçilerin omzundaydı. Bu yüzden ekonomik durum hayli kötüydü.


ABDURRAHMAN PAŞA AYAKLANMASI


Abdurrahman Paşa, 1789 yılında emirliğin başına geçti. Aslında Baban emirliğinin bağlı olduğu Bağdat valisi, Abdurrahman Paşa'nın Emirliğin başına geçmesini istemiyordu. Bağdat valisinin bu tutumuna karşı Abdurrahman Paşa zorla ve kuvvet yoluyla emirliğin başına geçti denebilir. Abdurrahman Paşa ilk günden itibaren Bağdat valisinin sultasından kurtulmak istiyordu. Emirliğin başına gelir gelmez de Bağdat'ın emirlik içişlerine karışmayacağını ilan etti.


Abdurrahman Paşa döneminde emirliğin güç ve etkinliği daha da artmış ve Abdurrahman Paşa tüm Kürt Coğrafyasının hükümdarı özelliğini kazanmıştır.


Osmanlı Devleti, Kürt emirlerine ve özellikle Baban emirliğine düşmanca bir gözle bakıyordu. Osmanlının Baban Emirliğine hiç güveni yoktu. Emirliğin coğrafi konumu ve Osmanlının muğlak siyaseti yüzünden, Baban emirleri zorunlu olarak İran'a yanaşıyordu. Ve kendilerini zaman zaman onunla iş birliği yapmak zorunda hissediyordu.
Abdurrahman Paşa Emirliği korumak için bir çok defa İran'a başvurur ama yinede onlara tam olarak boyun eğmezdi. Ve kendisinin doğru bulduğu siyaseti uygulardı.


Abdurrahman Paşa da daha önceki Baban emirleri gibi İran ve Osmanlı Devleti'ne güvenmiyordu. Her iki devletin emirliğe uyguladıkları düşmanca siyaset sonucu, Abdurrahman Paşa da emirliğinin ağırlığını hissettirmek ve varlığını daha iyi pekiştirmek için Bağdat valisinden kurtulup direkt İstanbul'la ilişki kurmak istedi. Fakat Osmanlı bu duruma pek sıcak bakmadı. Çünkü Abdurrahman Paşa'nın niyetini tahmin edebiliyordu.


Osmanlıların ve İranlıların Baban emirliğine karşı yürüttükleri iki yüzlü siyasete karşılık Babanlar da iki ip üzerinde siyaset yapma taktiğine devam ettiler. Ancak bu siyaset emirliği yıkıma kadar vardıran esas neden oldu. Bu siyaset bir dereceye kadar emirliğin bağımsızlığını korudu ama, emirlerin ve halkın yurtseverlik ruhunun bozulmasına neden oldu. Bir o tarafa bir bu tarafa yönelmesi halkın ne yapacağını bilemez bir hale gelmesine neden oldu. Emirlik böylelikle savaş sahnesi olmuştu. Bu durum emirliğin ekonomisine de büyük zarar veriyordu. Çünkü halkın durumu net olmadığından, toprağını ekemiyordu. Ayrıca her savaş sonrası büyük bir mali yük halkın boynuna biniyordu.
Ne zaman bir süreliğine de olsa emirlik; güvenli, emniyetli bir yaşam sürdürseydi emirler birbirleriyle uğraşacaklarına ülkeyi canlandırmaya çalışsalardı İran ve Osmanlı hemen bir kargaşa çıkartıp ülkeyi tekrar sorunlar içine sokardı.


Mesela Abdurrahman Paşa, Abdullah Ağaya destek vererek onun Bağdat valisi olmasına vesile olmuştu. Bu nedenle Abdurrahman Paşanın Bağdat valisi Abdullah Ağa'yla arası iyiydi. Bu da İran yetkililerince istenmeyen bir durumdu. Abdurrahman Paşa'nın etkinliğinin daha artacağından korkuyorlardı. İran bu durumda kendi menfaatlerinin bölgede tehlikeye düşmesinden korkuyordu. Durumu değerlendiren İran her zaman uyguladığı sinsi politikasını uyguladı. Ve ne yapıp edip Abdullah Ağa ile Abdurrahman Paşanın arasını açtı.


Başkaldırı (1806): Osmanlı imparatorluğu Abdurrahman Paşanın etkinliğinin artmasından daha fazla endişelenmeye başlar ve bu nedenle rakip bir aşiret reisini Süleymaniye emirliğine atadı. Bu durum karşısında Baban beyliği ayaklandı (1806). Aslında Abdurrahman Paşanın 24 yıllık iktidarı boyunca emirlikte altı büyük savaş olmuştur. Fakat 1806 daki bu ayaklanma daha kapsamlı ve geniştir.


Ayaklanan Abdurrahman Paşa yeni atanan Süleymaniye emirini öldürdü ve Osmanlıya karşı büyük bir başarı elde etti. Fakat Osmanlı büyük bir gurup ile ayaklanmanın üzerine gitti. Savaş zaman zaman İran Kürdistanı'nda da sürer. Üç yıla yakın süren bu savaşta Abdurrahman Paşa kuvvetleri büyük başarılar elde etmiş ve kazanmak üzereyken, Abdurrahman Paşanın kardeşi Halit Paşa ve bazı akrabaları kendilerine ihanet edip Osmanlı saflarına geçerler. Hareket bu nedenle 1808 de bastırılmış olur.


Baban emirliğinin askeri gücü Abdurrahman Paşa döneminde zirveye ulaştı. Fakat o dönemde Osmanlı da toparlanmaya ve egemenliğini dayatmaya çalışıyordu. Aynı zamanda Bağdat'ta iş başına gelen valiler çok bilgili ve siyasetten anlayan kimselerdi.İşte bu yüzden de Abdurrahman Paşa'nın çabaları bir sonuç vermedi. Ama şu var ki bu çabalar kendisinden sonraki yurtseverlik duygusunun yayılmasına neden oldu. Abdurrahman Paşa'nın çocukları ve torunları aynı yurtseverlik duygusuyla yetişiler.
 

MEZOPOTAMYA'NIN KADİM HALKI KÜRTLER- 4 - EMİNE ERİNCİK
MİR MUHAMMED AYAKLANMASI


Mir Muhammed, Kişiliği ve Faaliyetleri: Soran soyunun en ünlü beyi olan Muhammed Paşa (Mir Muhammed, Kör paşa, Mîrê korâ, Mehmet paşa) 1788'de Revanduz'da doğmuştur. Mir Muhammed o dönemde Kürdistan’da yegane eğitim yeri olan medresede eğitim görmüş, dindar bir kişiydi.

Mir Muhammed döneminde Soran bölgesinde din büyük bir güce sahipti. Kendisinin de dindar bir kişiliğe sahip olması nedeniyle, bir iş yapmak istediği zaman önce ulemalara danışırdı. Tüm Kürt coğrafyasında olduğu gibi, Soran emirliğinde de Ulemaların, büyük etkinlikleri vardı. Fakat ne yazık ki bu melleler, dini olarak Osmanlı halifeliğine bağlı olup Soran da, Osmanlı'nın çıkarlarını korumaya çalışıyorlardı. Ayrıca Soran yönetimi altındaki Yezidi ve Hıristiyan Kürtlerin ve diğer azınlıkların katledilmesi için fetvalar çıkarıp, Mir Muhammed'in onlara saldırmasına sebep olan bu mellelerdir.

Yetenekli, enerjik ve kararlı bir kişi olan Mir, yönetimi devraldıktan sonra, iktidar olan akrabalarıyla, amansız bir mücadeleye girişti. Mir, tehlikeli rakiplerini bertaraf ettikten sonra, iktidarına beyliği süresince bir daha meydan okuyan olmadı. Mir Muhammed zekası ve yeteneği sayesinde emirlikte birçok faaliyetleri yürüttü. Öncelikle askeri gücünün kaliteli olmasına büyük itina gösterdi. İyi silahlanmış birlikler oluşturdu. Kendi konağını tahkim ederek, düşmanın saldırısı karşısında güvenilir bir savunma aracı haline getirdi. Kaleler, saraylar, köprüler ve birçok askeri bekleme kuleleri yaptırdı. Kentin içinde de savunma donatları ve kanallar yaptırdı. Yollara, karakollar kurdurdu. Bunlar vasıtasıyla topraklarının değişik bölgeleriyle bağlantıyı sağlıyordu. Bu karakolların bir başka görevi de emirlikteki düzenin muhafızlığını yapmaktı. Ülkede hırsızlık olayları adeta kalmamıştı. Bu sayede iç güvenlik ve emniyet de sağlanmıştı. Yabancılar birlikten izin almadan, bölgeye adım atamıyordu.

Mir, topraklarının savunma gücünün sağlamlaştırılmasına büyük dikkat gösterirdi. Ünlü silah üreticileri ve inşaat ustalarını ülkeye davet etti. Revanduz da ateşli ve ateşsiz silah ve cephane üretimini örgütledi. Kimi rivayetlere göre 10.000 kimilerine göre 40.000 kişilik ordusuna, iyi silahlar ve üniformalar dağıttı.

Ordu, beş kişilik bir askeri kurum tarafından yönetilmekteydi. Ordunun baş komutanlığı, bizzat Mirin elindeydi. Onun en zayıf noktası ise, bazı birliklerin, bölge aşiret reislerinin komutasında olmasıydı. Mir, mahiyetindeki aşiretler arasında bir olumsuzluğun meydana gelmemesi için, büyük özen gösteriyordu.

Mir, ordusunun donanımı için Revanduz da topa varana kadar, her türlü silahı yapan bir silah fabrikası kurdurmuştu. Mir, bir gurup askerini de Avrupa'ya top dökümünü öğrenmeleri için göndermiştir.

Topraklarına yeni bölgeleri katması, Mir Muhammed'i sivil yönetiminde bir dizi değişiklik yapmak zorunda bıraktı. İktidari meselelere bakan, kale inşaatı, kanal açma, köprü kurma çalışmalarını, ticaret sorunlarını yöneten "Serdar"lardan kurulu altı kişilik bir kurul oluşturdu. Ayrıca yasalar derlemesinin hazırlanması için, bilgin ve bilgelerden oluşan, başka bir kurulda oluşturuldu. Resmi tarih yazıcılığı uygulandı.

Sivil yönetimin yetkinleştirilmesine büyük önem verildi. Her kent veya büyük yerleşim birimi emir tarafından atanan yöneticilerce yönetiliyordu.

Bu kurmuş olduğu haber ağı nedeniyle Mir'in haberi olmadan ne gece ne de gündüz hiç kimse onun bölgesi içinden geçemezdi. Böylece yönetimindekileri kontrol ettiği gibi yabancıları da kontrol altında tutuyordu.

Ayrıca Mir Osmanlı ve İran'ın aralarındaki çelişki ve savaş durumundan yararlanmayı bildi ve sınırlarını oldukça genişletebileceği zeminler oluşturdu. Hatta Osmanlı Devleti, onunla karşılaşmamak için en büyük unvanlardan biri olan "Mîr-ê Mîran(Mirlerin Miri)"ünvanını kendisine verdi. İran da emirliğin bağımsızlığını kabul etti.

Mir, Mısır da Osmanlıya baş kaldırmış olan Kavalalı M.Ali Paşa ile de diyalog geliştirdi ve dostluk antlaşması imzaladı. M.Ali Paşa ona silah ve cephane yardımı yapıyordu. Bu da Mir'in gücünün artmasına vesile oluyordu.

30'lu yılların başında Mir'in iktidarı artık Musul dan İran sınırına değin uzanan geniş bir bölgeye yayılmıştı. Mir 1930 yılında bağımsızlığını ilan etti.

Mir'in Yezidilere Saldırısı: 1831 de Musul çevresindeki Yezidiler bir Kürt ağasını öldürünce bu ağanın yakınları Mir'e gelip yardım istediler. Bunun üzerine Mir Yezidilerin üzerine yürüdü. Yezidiler bu saldırı karşısında tutunamayıp, çevreye dağıldılar. Çoğu Yezidi öldürüldü. Bir çok Yezidi cemaatleri ortadan kaldırıldı.

Aslında bu seferin kökeninde, hem emirlik içindeki mellelerin kışkırtmasının hem de Soran emirliğinin yüzyıllardır aralarında var olan antlaşmazlığın etkisi vardır.

Mir'in Behdinan ve Botan Emirliğine Saldırısı: 1832 yıllarında Behdinan'dan kaçıp Mir'e sığınan bazı melleler Behdinan'a saldırması için Mir’i kışkırtınca Mir, Behdinan'a bir sefer düzenledi. Behdinan emirliğini topraklarına kattı. Bir süre sonra Behdinan halkı, Mir'in Botan emirliği ile savaştığı sırada yönetimine karşı ayaklandılar. Bu kez Mir daha sert bir tutum izleyerek tüm Behdinan bölgesini tamamiyle işgal ederek yüzyıllardır var olan Behdinan devletine son vermiş oldu.

Mir daha sonra Botan emirliğine saldırdı. Bu sıralarda Botan emiri Bedirxan Bey, tüm Kürt emirlerini birleştirip bağımsız bir Kürdistan kurmaya çalışıyordu. Cizre'ye kadar ilerleyen Kör Paşa bir süre için Cizre'yi işgal etmiştir. Fakat burada fazla tutunamamış ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. Çünkü Cizre'ye saldırdığı zaman İmadiye ve Behdinan halkı Mir'in yönetimine karşı ayaklanmıştı. Ayrıca Bedirxan'ın ordusu da güçlü bir orduydu.

O sıralarda Reşit Paşa, Soran'a varmak üzere yola çıkmıştı. Reşit Paşa ordusu ilerlerken Cizre'yi de kuşattı. Fakat Bedirxan Bey askerlerini dağlara çekerek, kendi halkına büyük bir zarar gelmesini engelledi.

Mir Muhammed'in fetihlerine kayıtsız kalan Osmanlı, artık önlenemez başarılarını ve hırsını tehlikeli bularak endişelenmeye başlamıştı. Daha fazla güçlenmesini önleyerek, egemenliğine son vermeyi politik çıkarlarına uygun buldu. Artık önünde Kavalalı M. Ali Paşa engeli de yoktu. Çünkü 1833'te Kavalalı ile barış imzalamıştı.

Ayrıca İngilizlerde Soran Emirliğinin gelişmesinden endişeleniyor ve bir an önce yok edilmesini istiyorlardı. Çünkü bu bölgede oluşacak bir Kürt devleti İngilizlerin Basra körfezindeki ve Hindistan’da ki menfaatlerine ters olup bu menfaatlere büyük zarar verecekti. Ruslar'ın kuzeyden saldırıları da buna eklenince İngilizlerin bölgedeki çıkarları tamamen tehlikeye düşmüştü. İngilizler, zayıf yönetime sahip ve kendilerine bağlı Osmanlı yönetiminin bölgede yaşamasını kendileri açısından daha faydalı görüyorlardı. Bu nedenle Kavalalı M.Ali Paşa'nın başkaldırısına karşı Osmanlıya yardım etmişlerdi. İngilizler’in yardımı olmasaydı Osmanlı Kavalalı’ya karşı başarı elde edemezdi. Sırada Soran emirliği vardı. İngilizlerin yeni görevi bu emirliğin yok edilmesi için Osmanlıya yardım etmekti.

Soran'ı yıkma görevi Sivas valisi eski Sadrazam Reşit Paşaya verilmişti. Ayrıca Bağdat Valisi ile Musul Mutasarrıfına haber gönderilerek Reşit Paşaya gereken yardımı yapmaları buyruğu verildi.

1834 yılında yaz aylarında kırk bin kişilik bir ordu Sorana doğru ilerlemeye başlamıştı. Reşit Paşa komutasındaki Osmanlı askerleri Kürdistan’da ilerleyerek birkaç ay içinde Revanduz yakınlarına ulaştılar. Tabi geçtikleri yerleri talan ve yağma etmeyi de ihmal etmiyorlardı. Reşit Paşa, kendine boyun eğmeyen unsurları ezip geçti. Musul ve Bağdat valileri tarafından komuta edilen bu iki kuvvetle de buluşup Soran'a doğru ilerlemeye devam etti.

İran yönetimi o dönemde Şahlık için birbirine düşmüştü. Ayrıca İran, Herat kuşatması ile meşgul oluyordu. Mir bunları fırsat bilerek İran Kürdistan'ına sefer hazırlıklarına başlamıştı.

Reşit Paşa saldırı hazırlıkları yaparken, Mir İran'a saldırdığından asıl düşmana karşı hazırlık yapmaktan kendini alıkoymuştu.

Mir, Reşit Paşa onun üzerine doğru gelirken doğu Kürdistan'a saldırmıştı. İran'la zaten arasında olan anlaşmazlık daha kötü bir hale büründü. İran, Mir'in doğu Kürdistan'a yerleştirdiği Kürtler'i kovmak için bir ordu gönderdi. Fakat bu ordu Mir'in doğu Kürdistan'a yerleştirdiği Kürtleri kovup daha fazla ilerlemedi. Reşit Paşa ile karşı karşıya gelen Mir hatasını anladı ve İran'ı tanıyacağını, ona vergi ödeyeceğini vaad edip iki devletin ortak hareketini önlemeye çalıştı, sonradan Osmanlılara karşı İran'la birlik yapmaya çalıştıysa da İran kabul etmedi. Zaten Rusya ve İngiltere de İran'a, Sorana saldırması yönünde maddi ve politik bir yardım da bulunmuştu. Bu zamanda İran'a saldırması Mir'in en büyük hatalarından biri olmuştu. Kendisine iki cephe birden açmıştı.

Bu arada Kavalalı M.Ali kuvvetlerinin yenilgiye uğraması ve Suriye'den çekilmesi de Soran emirliğine zarar verdi.

Nihayetinde 1837'de Osmanlı ordusu Revanduz'u kuşattı. Ve Harir'e kadar ilerledi. Dağlık kesime çekilen Kürt güçleri geçitleri tutup geniş bir alanda gerilla savaşı yürüttüler. 40 bin kişilik Kürt ordusu, Osmanlı ordusuna karşı yiğitçe bir savaşım verdi. Sonuçta Kürt güçlerinin bu direnişi karşısında düşman gerilemek durumunda kaldı.

Bu çarpışmadan sonra kurnazlığa başvuran Reşit paşa barış önerisinde bulundu. Ve Mehmet Paşa'nın bağışlanacağı ve yine yönetimin başında kalacağına dair teminat verdi. Ona gerçek bir Müslüman olarak hitap ederek Müslüman kanı dökmemeye davet etti. Reşit Paşa özellikle melleleri devreye soktu. Melleler Mir'i ikna etmek için yoğun bir çaba gösterdiler. Ayrıca halkada İslam halifesiyle çarpışmanın haram olduğunu, halife ordusuna karşı silah taşıyanların kafir olacağına ve karısıyla boşanmış olacağına dair fetvalar vererek halkı etkilemeyi başardılar. Kendisi için koşulların elverişsiz olduğunu gören Mir, verilen sözlere de kanarak Reşit Paşa'ya gidip halifeye bağlı olduğunu bildirerek barışı kabul etti. Halbuki Mir'in askeri düzeni çok iyiydi. Özellikle dağlık bölgede olduğu için, ovadaki Osmanlı ordusuna karşı daha avantajlı durumdaydı. Fakat bu askerlerin çoğu bu safsataya kanmıştı(tıpkı sıffın savaşındaki gibi). Mir karargaha gelirken, Allah'a isyandan korkan bir çok kişinin Osmanlı saflarına geçmiş olduğunu gördü.

Mir Muhammed İstanbul'a gönderildi. Kendisi hakkında idam kararı çıkarıldı. Karar gizli tutuldu. Bu sırada bağışlandığını ve ülkesine döneceğini sanan Mir, yolda -kimi rivayetlere göre Sivas'ta, kimisine göre Trabzon'da- öldürüldü(1837).

Kör Paşa'dan sonra yerine kardeşi geçti. 1847'ye kadar Soran beyliğini yönetti. Bu tarihte Bağdat valisi tarafından sürgün edildi. Buraya bir Osmanlı valisi atanarak Soran emirliğine tamamen son verilmiş oldu. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Kürdistan büyük bir katliama maruz kaldı. Baş eğmeyen tüm emirlikler ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Evler yakılıp yağmalandı. Yüzlerce insan öldürüldü. Osmanlı tüm başkaldırı noktalarını ezmeye çalıştı. Bir çok emirlik saldırıya maruz kaldı.
 

BEDİRXAN BEY AYAKLANMASI
(1842-1847)


Revanduz'lu Mir Muhammed ayaklanmasının üzerinden çok geçmeden, Kürdistan'da Cizre-Botan bölgesinde, Bedirxan Bey liderliğinde çok daha geniş bir Kürt hareketi gerçekleşti.

Botan emirliğinin merkezi Cizre’dir. Cizre; Anadolu, Irak ve Doğu Suriye yolunun üzerindedir ve o dönemlerde önemli bir ekonomik güce sahiptir. Cizre, seçkin alim ve hocaları - Ehmedê Xanî, Melayê Cizirî, Feqîye Teyran - yetiştiren ünlü Medresa Sor’u (Kızıl Medrese) içinde barındıran tarihi öneme sahip bir şehirdir. Tarihi Cizre Beyliği; üç gruptan oluşan aşiretler konfederasyonuna dayanıyordu. Aralarında çekişme ve çatışma eksik olmayan bu aşiretlerin, dışa karşı birliğini sağlamada Cizre Beylerinin önemli bir etkisi vardı.

MİR BEDİRXAN’IN KİŞİLİĞİ VE FAALİYETLERİ

1796 yılında dünyaya gelen Bedirxan Bey, on sekiz yaşında(1812) Botan Emirliği’nin başına geçti. Kürt tarihinin en büyük simalarından biri olan Bedirxan Bey; zeki, cesaretli, azimli, kararlı adaletli ve dindardı. İngiliz araştırmacıları Wright ve Breath' e göre; "İbadetlerine oldukça fazla zaman ayırır, dinin emrettiği bütün kuralları harfiyen uygular, görev saatlerinde dudakları kıpırdanırdı."

Bedirxan Bey, 1842 yılında beyliğinin bağımsızlığını ilan etmeden evvel, bölgesindeki başı buyruk hareket eden aşiretleri kendisine bağladı. Yurtseverliği, merhameti ve dürüstlüğüyle, egemenliği altındaki topraklarda adil bir şekilde asayişi sağlamasıyla ün yapan Bedirxan Bey, herkesin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Bu güven ortamı için şöyle söylenirdi: "Küçük bir çocuk, elleri dolu altınla bütün ülkeyi dolaşabilir." Bundan dolayı bir çok yerden onun topraklarına göç ediliyordu. Ama göç eden herkes kabul edilmiyor, öncelikli olarak ata, tüfeğe, kılıca ve tabancaya sahip kişiler kabul ediliyordu. Bedirxan Bey, bununla ordunun güçlenmesini sağlıyordu.

Ticaretin gelişmesini sağlamak ve bölgeyi birbirine bağlamak için var gücüyle deniz taşımacılığını geliştiren Bedirxan Bey, modern gemi inşa tekniklerini öğrenmeleri amacıyla Avrupa'ya öğrenci gönderdi. Van gölünde gemi yapımını ve ulaşımını başlattı.

Bedirxan Bey, Cizre'de biri barut, diğeri de silah imalatı için iki tane fabrika kurdu. Bu alanda da askeri uzman yetiştirmek üzere Avrupa'ya genç Kürtleri gönderdi.

Bedirxan Bey, aynı zamanda halkın sırtındaki vergiyi hafifletti ve topraklarına yerleşen köylülere çok düşük bir bedel karşılığında toprak verdi.

1830'da Osmanlıya karşı bağımsızlığını ilan eden Mir Muhammed çevresindeki Kürt beyliklerini de topraklarına katarken Cizre'yi de ele geçirdi. Burada fazla tutunamayıp çıktıktan sonra, Cizre tekrar Bedirxan Bey’in eline geçti.

Bedirxan Bey bölgedeki yönetimi ele geçirdikten sonra Osmanlı yönetimine karşı 1836'da ilk ayaklanmasını başlattı. Bunun üzerine Osmanlı Mustafa Reşit Paşa komutasındaki büyük bir orduyu Bedirxan Bey'in üzerine gönderdi. Yapılan savaşta yenilen Bedirxan Bey, Cizre kalesine sığındı. Kırk günlük kuşatmadan sonra, Bedirxan Bey'in barış teklifini Revanduz'da ayaklanan Mir Muhammed üzerine yürümek isteyen Reşit Paşa kabul etti.

Savaşa Hazırlık ve Kutsal Anlaşma

Bedirxan Bey, programlı ve kapsamlı bir ulusal kurtuluş mücadelesi için, hazırlıklara girişti. Belli bir güce gelmeden önce Osmanlı ordusunu karşısına almak istemediğinden, onlarla savaşmaktan mümkün olduğunca kaçınmaya çalıştı. Tüm planlarını ileriye yönelik olarak yapan Bedirxan Bey, bağımsızlık için üç şeye ihtiyaç olduğunu düşünüyordu.

Bunlar; Kürdistan'ın bağımsızlığı amacı etrafında tüm Kürt aşiretlerinin birleşmesi, aralarındaki gerginliklerin giderilmesiydi. Bedirxan Bey öncülüğünde "Bağımsız Kürt Devleti" amacı etrafında Osmanlı ve İran'a karşı Bitlis, Hakkari, Muks, Van, Muş ve Kars Kürt beylikleri birleşerek "Kutsal Anlaşma" adını verdikleri bir ahitleşme gerçekleştirdiler. Bu anlaşmaya İran Kürtlerinin büyük bir beyliği olan "Erdalan Beyliği" de katıldı. Şeyh ve alimler de Osmanlı’nın Batılılaşmaya çalışması ve dinden uzaklaşması üzerine, destek verdiler.

Bunlardan bir diğeri de, Kürtlerin, büyük devletlerin eteğine tutunmadan, kendi yeteneklerine, kendi güçlerine güvenmesi gerekliliğiydi. Bunun için silah üretimine önem vererek çeşitli yerlerden Cizre'ye ustalar getirtti; bir barut imalathanesi ile tüfek ve mermi yapan diğer bir imalathane kurdu.

Bedirxan Bey, Kürdistan'daki azınlıkları (Ermeni, Asuri, Hristiyanlar, vb) kendi tarafına çekerek, düşman politikalarını boşa çıkarmayı amaçlamıştı. Aksi halde bu azınlıklar, mücadeleyi içten çökertmeye çalışabilir ve düşman saflarında Kürtler'e karşı savaşabilirlerdi. Bu nedenle Bedirxan Bey, Kürdistan'daki azınlıklara iyi davranmış, onların üzerindeki vergileri azaltmış ve onlardan destek sözü almıştır.

Bağımsızlığın İlanı

Askeri, politik ve sosyo-ekonomik konumunu pekiştiren Bedirxan Bey, 1842 yılında bağımsızlığını ilan etti. Bir zaman sonra, ön yüzünde "Botan Emiri Bedirxan" yazısı, arka yüzünde ise Hicri- “1258”(1842) tarihi bulunan sikkeler bastı. Kale burçlarına bayraklar astı. Böylece Osmanlı’nın resmiyette kalan egemenliğini de ortadan kaldırdı.

Olaylar, Kürt beyliklerinin öncülük ettiği bir bağımsızlık hareketi biçiminde gelişirken, Nasturî sorunu patlak verdi. Bu sorunun mimarları, İngiliz ve Amerikalı misyonerlerdi. Mevcut durumda Osmanlı’dan büyük çıkarlar elde eden sömürgeci devletler, durumun değişmesini istemiyorlardı. Bedirxan Bey'in durumundan tedirgin olduklarından dolayı, Nasturiler'i Bedirxan Bey'in aleyhinde kullanmaya çalıştılar.

Bedirxan Bey, Nasturi lideri olan Mar Şamun'a temsilci göndererek anlaşma isteğinde bulunmak istediyse de, Mar Şamun'un temsilciyi kabul etmemesi ile bu girişimi başarılı olamadı.

Mar Şamun, Müslüman olan komşu Kürtlerin yerine, Hrıstiyan olan İngilizleri tercih etmişti. İngilizlere güvenen Mar Şamun, karargahına İngiliz bayrağını çekti. Böylece Kürtlerin kendisine dokunamayacağını hesaplamıştı. Ne var ki Bedirxan Bey ve Nurullah Bey'e bağlı Kürt güçleri, Nasturiler'e karşı harekete geçtiler. Nasturiler, iyi tahkim edilmiş kalelerinde direndiler ama yenilgiden kurtulamadılar. Bunu, 1848 yılında Thoma bölgesine yönelik ikinci bir saldırı izledi. Bu yöredeki isyancı Nasturiler dağıldılar, Mar Şamun Urmiye'ye sığındı.

Bedirxan Bey'in bölgedeki Ermeni, Süryani gibi Hıristiyan azınlıklarla ittifak kurmaya çalıştı ve dağlı Ermeniler ile bir dereceye kadar bunu başardı; Botan bölgesinde yaşayan Dıh Ermenileri başından itibaren Bedirxan Bey ile birlikte hareket ettiler. Bu yöredeki diğer bazı Ermeni beyleri de, Osmanlılara karşı kendisi ile beraber hareket etmeye eğilim gösterdiler. Ancak Ermenilerin büyük bölümü de Osmanlılar’ın safında yer aldılar..

Savaşın Başlaması

Osmanlı, Bedirxan Bey karşısındaki diplomatik başarısızlığı üzerine, askeri harekat hazırlıklarına başladı. 1847 yılında Topal Osman'ın komutasındaki yüz bin kişilik bir ordu, değişik kollardan Bedirxan Bey üzerine gönderildi. Bedirxan Bey, Botan'daki askeri güçlerini yeğeni Yezdan Şêr komutasında Cizre'yi korumak üzere bırakmış, kendisi de Van yöresinin savunmasını üstlenmişti.

Osman Paşa ordusunun saldırılarına karşı, Muks bölgesi komutanı Abdullah Bey, Gevaş bölgesi komutanı Mahmut Han, Van'ı koruyan Kör Mustafa Paşa gerekli bir karşı koyuş gösteremeden teslim oldular. Osmanlı ordusu buraları zorlanmadan ele geçirdikten sonra, Bedirxan Bey'in asıl güçlerinin olduğu Hakkari, Botan, Van üçgenindeki dağlık bölgeye yöneldi. Osmanlı ordusu bu bölgede güçlü bir direnişle karşılaşırken, kanlı geçen çatışmalarda iki kez geri çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra yedek kuvvetlerle, özellikle toplarla desteklenen Osmanlı ordusu yine saldırıya geçti. Ancak yine sonuç alamadı.

İhanet ve Yenilgi

Topal Osman, Bedirxan'ın sarsılmaz direnişini görerek savaşa devam etmekle beraber, asırlık Osmanlı hilekarlığına başvurdu; rüşvet ve sınırsız rütbe vaatleriyle Bedirxan Bey'in yeğeni ve aynı zamanda merkez olan Botan askeri gücünün komutanı Yezdan Şêr'i kandırdı. Böylece Cizre düştü. Botan mevzileri yarıldıktan sonra Osmanlı’nın başarıları hızla arttı.

Cizre’nin düşmesi üzerine Bedirxan, Van’dan döndü ve kısmen de olsa Cizre’yi geri aldı. Osmanlı teslim olması için ona sürekli asker gönderiyordu, Bedirxan teslim olmaya yanaşmadı, beş-altı bin kişilik bir güçle Eruh Kalesi'ne sığındı. Cizre düştü. Bedirxan, kuşatılan kalede üç gün direndikten sonra, kendisinin ve kaledekilerin yaşamlarına dokunulmayacağına söz verilmesi üzerine teslim oldu (1847). Çünkü, Eruh Kalesi’nin Bedirxanilere mezar olmasını istemiyordu. Bu, Bedirxanilerin sonu olurdu.

Mir ve ailesine Kürdistan yasaklanmıştı, ailesi ile birlikte İstanbul'a gönderildi. Bir süre Girit'te(14 yıl) sürgünde yaşadı. 1860’da İstanbul’a dönen Mir, 1866’da Şam'a gitti. İstanbul’dan ayrılmadan evvel çocuklarını ve torunlarını toplayarak şöyle dedi:

“ Türklerin içinde dilinizi unutmanızdan korkuyorum. Dilinizi unutunca, Botanı da unutacaksınız. Sizden istediğim, evinizde, çoluk çocuğunuzla atalarınızın diliyle konuşmanızdır. Böyle yapmayan, benim oğlum değildir.”

Bedirxan Bey, sürgünde, 1868 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Ailesi, ondan sonra da bir çok baskı ve zulumlere maruz kaldılar ama taviz vermediler.

Savaş Sonrası Kürdistan'ın Durumu

Osmanlı ordusu savaştan sonra yaygın bir tarama, cezalandırma ve talan eylemine girdi. Kürt bey ve reislerinin çoğu sürgüne gönderildi. Çok sayıda insan katledildi, zincirlere vurulup zindanlara atıldı. Kürtler ve yandaşları sürgün ve kıyımdan geçirildi. Savaş sırasında başlayan kolera hastalığı savaş sonrasında da etkisini devam ettirdi.

Osmanlı Devleti, Bedirxan Bey'e karşı kazandığı savaşı o denli önemli saydı ki, bir yüzünde Bedirxan Bey'in Eruh Kalesi, diğer yüzünde ise yenilmiş "Kürdistan Madalyası" olan bir madalya bastırdı ve askerlerine dağıttı.

MEZOPOTAMYA'NIN KADİM HALKI KÜRTLER- 6 - Emine ERİNCİK
YEZDAN ŞÊR AYAKLANMASI (Botan, 1854-1856)


1847 yılındaki Botan ayaklanmasının Osmanlı tarafından bastırılmasında olumsuz rol oynayan Bedirxan Bey'in yeğeni Yezdanşêr, 19.yüzyılın en büyük Kürt ayaklanmalarından birinin başında yer almıştı. Yezdanşêr bir yandan, belirli topraklar üzerinde kişisel iktidarının çıkarlarını ön planda tutan gerçek bir feodaldi. Politik tutarsızlığı bundan kaynaklanmaktaydı, öbür yandan O, öz toprağının kurtuluşu için çalışan içtenlikli bir Kürdistan yurtseveri, kısa bir süre zarfında bir beyliğin çerçevesini aşıp Kürdistan'ın büyük bir bölümünü kapsayan ve Kürt tarihinde feodal hareketlerin gerçekten ulusal bir harekete dönüştüğü geçiş döneminin habercisi sayılan genel bir halk ayaklanmasının önderiydi .
Yezdanşêr, Bedirxan Bey'in kıyamında yaptığı ihanet karşısında Bedirhan Bey'in yerine Cizre beyi olarak atanmıştı. Ancak Osmanlıların Cizre beyliğini yeniden canlandırmaya niyetleri yoktu, olaylar bastırılıp tehlike atlatılınca, Yezdanşêr'e de gerek kalmadı. Onu uzaklaştırıp yerine bir Osmanlı paşası atadılar ve bölgedeki Kürt beyliklerinin tümünü ortadan kaldırmak için yeni düzenlemelere giriştiler. Umduğunu bulamayan Yezdanşêr, Osmanlıya karşı iç cephe açmak için, onun Kırım Savaşı'nın elverişsiz konumundan yararlanmak istedi.


Beylikler ortadan kaldırılıp yerlerine Osmanlı paşalarının atanması, çeşitli yerlere yeni askeri beylikler yerleştirilmesi, ağırlaşan vergiler zorunlu askeri yönetimin baskı ve kötülükleri kitleler arasında hoşnutsuzluğun yükselmesine yeni bir ayaklanma için ortamın olgunlaşmasına neden olmuştu. 1854'te Yezdanşêr 2000 kişilik bir güçle Bitlis'i ele geçirdi ve yönetimine el koydu, kısa sürede Musul'u ele geçirip çok miktarda top, tüfek ve cephane ele geçirdi .
Ayaklanma, hızla genişledi ve Bedirhan Bey ayaklanmasında bile görülemeyen kitlesel bir nitelik kazandı. Ayaklanma alanı içinde yaşayan farklı ulusal azınlıklar; Süryaniler, Ermeniler, Rumlar da ayaklanmaya katıldılar. Aralık ayında 2000 kişiyle başlayan ayaklanma, Ocakta 30.000 Şubatta 60.000'e daha sonra ise 100.000'e ulaştı. Bu dönemde insanlar bir kurtarıcı arayışı içindeydiler ve bu rolü bu kez Yezdanşêr oynadı.
Ayaklanma 1855 yılının kışı sonunda doruk noktasındaydı. Ayaklananlar Güneyden Bağdat ve Halep yönünden saldırıya geçmeye çalışan az sayıdaki ve dağılmış hükümet birliklerini kolayca aşıyorlardı.Van ve Erzurum'u ele geçirmek amacıyla kuzeye ilerlemeye hazırlanıyorlardı. Yezdanşêr, Rus ordusuyla temasa geçmek istedi ama başarılı olamadı. Bu arada Osmanlı ordusu ayaklanmayı püskürtmeye çalışıyordu. Büyük sömürgeci devletler güçten düşmüş Osmanlı topraklarını aralarında paylaşamıyorlardı ve Kürt halkının kendi bağımsızlığını kazanıp bir devlet kurmalarını istemiyorlardı. Bu anlamda söz konusu Kürt halkının bağımsızlığı olduğunda yüzyılların düşman devletleri dahi aynı masada oturup kendi aralarında birleşebiliyorlardı. İngilizler ayaklanmanın için Osmanlılara, silah yardımı ve birliklerin yönetilmesi dahil her türlü desteği verdiler.
İngilizlerin Musul konsolosu, Kürt aşiretlerin arasında ikilik sokmak ve Yezdanşêr'in Osmanlıyla uzlaşmaya ikna için yoğun çaba gösterdi. Yezdanşêr, politik tutarsızlığı ve verilen vaatlere hemen kanmasından kaynaklı, Osmanlıyla görüşmeyi kabul etti.Musul'daki İngiliz konsolosunun kişisel sözde güvencesiyle, sözde görüşme vaatleriyle, tuzağa düşürülerek İstanbul'a gönderildi ve orada tutuklandı. Lidersiz kalan ayaklanma kısa sürede dağıldı.
Bu ayaklanmayı daha öncekilerden farklı kılan şey Kuzey ve Batı Kürdistan'ın geniş topraklarını kucaklamış olmasıdır. Türk iktidarlarına karşı Kürt halkının kurtuluş mücadelesi, Kürt aşiretlerinin feodal dağınıklığından dolayı, sürekli olarak başarısız kalmıştır. Türk iktidarları sömürgeci politika uygulayan Avrupa devletleri tarafından da destek buluyordu. Yezdanşêr önderliğindeki hareket, açık bir politik programın olmayışı, askerlerin kötü askeri politik eğitim{sizliğ}i ve düzenli düşman kuvvetleri ile savaşta dayanıksız olmaları yenilgiye sebep olmuştur. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kürtler, uğradıkları geçici yenilgilere karşın her zaman kıyam geleneklerini korumuşlardır
 

MEZOPOTAMYA'NIN KADİM HALKI KÜRTLER-7 - GÜLCAN BAHTİYAR
Beylik Döneminden Şeyhlik Dönemine Geçiş

19. yüzyılın ortası, Kürdistan'da yüzyıllardır süregelen Kürt beylikleri döneminin sonu oldu. Elbette bunun nedeni salt Osmanlı Devleti ve İran Şahlığıyla son hesaplaşmalar değildir. Temel neden, asıl değişen dünya ve ülke koşullarında idi. Dört bir yanda merkeziyetçi ulusal devletler kurulurken kendi başına buyruk bu tür feodal birimler ayakta kalamazdı. Eğer bölge ve dünya koşulları uygun olsa ve Kürt beylerinden biri başarıya ulaşsaydı, yani birliği sağlayıp Osmanlıları yenerek bağımsız devlet kuracak gücü bulsaydı, bu da yine bir merkezi yönetime ve ulusal devlete yol açacak ve sonuç olarak Kürt beyliklerinin sonunu getirecekti. Kürdistan'ın feodal beyler arasında parsellenmiş olması ilk zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun işine yarıyordu. Bu şekilde Osmanlı, bir taraftan beylikler arasındaki çelişkileri derinleştirip Kürdistan'ı elinde tutuyor; diğer taraftan İran sınırlarını da bu beylikleri siper yaparak güvenceye alıyor ve Avrupa'daki savaşlarını sürdürüyordu. Batıdaki savaşlar durunca ekonomik sıkıntıya düşen Osmanlı İmparatorluğu, Kürdistan'a yöneldi.

Beylerin halk üzerindeki büyük etkisi, Osmanlıyı tedirgin etmişti. Bu nedenle Osmanlı 19. yy’ın başından itibaren 1860'lı yıllara kadar Kürdistan'da sürekli savaştı. Kürt ulusal hareketlerini lidersiz bırakmak, potansiyel direnme güçlerini yok etmek, Kürdistan'da kendi yönetimini pekiştirmek ve her tarafa yaymak için sistemli bir çalışma yaptı. Beyliklerin arasında çıkarılan çatışmalar ile Beylikler güçten düşürülüyor ve direk yapılan savaşlarla da beylikler ortadan kaldırılıyordu. Savaş sonrası beyliklerin ileri gelenleri ya idam ettiriliyor yada tüm yakınlarıyla beraber sürgüne gönderiliyordu.

Diğer yandan ekonomik bakımdan da Kürt beyliklerinin temeli zayıflamıştı. Bir yandan Osmanlı-İran merkezi devletlerinin artan baskı ve sömürüsü (ağır askerlik hizmeti, savaşlar, vergiler) diğer yandan beylerin kendi sömürüleri, köylü ekonomisini yıkıma uğratmaktaydı. 18. yüzyıldan itibaren batı kapitalizminin bölge pazarına yönelen malları da bölge ekonomisinin (aynı zamanda beylerin ekonomik tabanının) çöküşü için diğer bir nedendi. Bu mallar geleneksel zanaatları yıkıma uğrattı.

Başına buyruk Kürt beylerinin sona ermesiyle, Kürdistan'da feodal yapı bütünüyle son bulmadı; yalnızca bir değişime uğradı. Çünkü bu yapıyı tümden ortadan kaldıracak bir ekonomik ve toplumsal değişim söz konusu değildi. Beyler yarı bağımsız durumlarını yitirdiler, denetledikleri geniş alanlar daraldı; ama yine de çoğu yerde, ellerinde geniş topraklar kaldı. Yani büyük toprak sahipleri olmaya devam ettiler. Ağa denen yeni büyük toprak sahipleri türedi. 1858'de çıkarılan Arazi Kanunu ve daha sonraki düzenlemelerle söz konusu toprakların özel mülk edinilmesi, tapuya bağlanması kolaylaştı ve böylece Kürdistan'da geniş toprakları tasarruf etmekte olan beylerin, ağaların durumu güçlendi. Bu kişiler hem bu duruma, hem de yüzyılların oluşturduğu gelenek ve alışkanlıklara dayanarak, ortama ve güçlerine göre eski feodal yetkilerini (yargılama ve cezalandırma) kullanmaya devam ettiler.

Beyliğin gerilemesine karşılık halktaki dini hassasiyet, şeyhlik kurumu biçiminde giderek güçlendi ve aşiret yapısı, değişmelerden etkilense de günümüze kadar süregeldi. Böyle olması devletin de işine gelmekteydi. O, böylesi bir işbölümüne ve Kürt feodal unsurlarının da sömürüden pay almasına razıydı; yeter ki beyler, ağalar, şeyhler, aşiret reisleri ve öteki nüfuzlu kişiler devlete başkaldırıp sorun çıkarmasınlardı.

Ancak, kendi başına buyruk beylere baş eğdirmek, her tarafa paşalar atamak ve Kürt feodal unsurlarıyla bu yeni düzeydeki işbirliği çabası da Kürdistan'da sükuneti sağlamaya yetmedi. Çünkü başkaldırıların asıl nedenleri olan, ülkedeki yabancı boyunduruğu, kitleler üzerindeki ağır sömürü ve zulüm devam etmekteydi. Kitleler kendilerine yeni öncüler bulmakta gecikmediler. O dönemin koşullarında bunlar şeyhler oldu. Kürdistan'da şeyhliğin kaynakları sufiliğin değişik biçimlerine bağlı olarak yüzyıllar öncesine uzanır. 19. Yüzyılın başlarına gelinceye kadar, Kürdistan'daki başlıca tarikat, Kadirilik'ti. Nakşibendi tarikatı ise 19. Yüzyılın başlarında Mevlana Halit (Xalit) adlı Süleymaniyeli bir Kürt din adamı tarafından Kürdistan'a getirildi. Bu tarikat, 19. yüzyıl boyunca hızla yayıldı, Kadirilikten daha büyük güce ulaştı. Büyük çoğunluğu Müslüman olan Kürt toplumunda din adamları iki gruptur: Mollalar ve Şeyhler. Mollaların etkinliği sınırlıdır ve Kürt toplumunda genellikle köyün, ya da mahallenin sınırlarını aşmaz. Şeyhler ise binlerce, on binlerce derviş ve müritten oluşan geniş bir örgütlenmeyi denetler. Şeyhler birden fazla aşiretin bağlılığını kazanmış tek otoritedir. Saygınlıkları dolayısıyla, ideal arabuluculardır. Bu da onlara politik güç kazandırır. 19. yüzyıl başlarına kadar bu etki daha çok dinsel çerçevede idi. Bu tarihten itibaren dini etkinlik, politik etkinlikle birleşti ve hızla büyüdü. Bunun başlıca nedeni ise o döneme kadar Kürt toplumunda başlıca politik yönlendirici güç olan büyük beyliklerin sahneyi terk etmesidir. Bu boşluğu, etki alanları şeyhlere göre sınırlı ve kendi aralarında sürekli bir rekabet içinde olan aşiret reisleri de dolduramazdı. Bunu ancak geniş bir dini otoritesi ve örgütlenme ağı olan Şeyhler yapabilirdi.

Diğer yandan, din ve siyaset, sanıldığı kadar birbiriyle ilgisiz ya da kopuk değildir. Aksine tarihin her döneminde siyaset dinin içinde kendi yerini almıştır. Halkların başkaldırılara katılımı da daha çok dini sorumluluğunun oluşturduğu hassasiyetlerle gerçekleşmiştir. Nitekim 19.yy sonlarına doğru Kürdistan'da gelişen şeyhlik kurumuyla birlikte, var olan zulüm düzenini kabul etmeyen Kürt halkına, şeyhler önderlik yapmaya başladılar.
 

MEZOPOTAMYA'NIN KADİM HALKI KÜRTLER-8 - Gülcan Bahtiyar
ŞEYH UBEYDULLAH NEHRİ AYAKLANMASI

Şeyh Ubeydullah Ayaklanmasını Hazırlayan Önkoşullar


Rus-Osmanlı savaşı sonunda Osmanlı'da siyasi bunalım, ekonominin hızlı bir şekilde çöküşe doğru gitmesine eşlik ediyordu. Savaş, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir çok bölgelerinin ekonomik durumu üzerinde yıkıcı bir etkide bulunmuştu. Çalışabilir erkek nüfusun orduya seferber edilmesi, köy ekonomisinde iş gücü yetmezliğine sebep olmuş, köylüler arasında hoşnutsuzluğu ve yığınsal ayaklanmaları teşvik etmişti. Savaş sonrasında ülkenin ekonomisi, yabancı sermayenin güçlü bağımlılığı altına girdi. 1879 yılında, Osmanlı İmparatorluğu tam olarak çöktü. 1881 yılında, "Osmanlı Devlet Borçları İdaresi"nin kurulmasıyla Osmanlı, resmi bir şekilde, uluslararası mali kontrol altına girmişti. Alacaklı ülkeler Osmanlı üzerinde olağanüstü hak ve ayrıcalık elde ediyorlardı.

Boşalmış hazineyi doldurmak için devlet, vergileri arttırma yoluna gidiyordu. Vergilerin toplanması, Osmanlı tahsildarları ve feodallerin zorları ve keyfi iradeleriyle sağlanıyordu. Oranı bilinmez vergilerin ağırlığı altında ezilen Kürt ve Ermeni köylüleri, ekonomik olarak zayıf ve dirençsiz bir hale gelmişlerdi. Tamamen mahvolmuş köylülerin çoğu ya Kürt derebeyleri, han ve beylerinin yanında ırgat oluyor ya da ekmek parası kazanmak için büyük şehirlere gidiyorlardı.

1879-1880 kışında, Kürdistan'ın bir çok bölgesini korkunç bir açlık kaplamıştı. Kuraklık nedeniyle ekmek fiyatlarında artış olmuştu. Mahalli idareciler, vurgunculuk yaparak, nüfusu tamamen soymaya çalışıyorlardı. Açlık ve sefalet sonucu, bir çok bölgede salgın hastalıklar başlamıştı.

Açlık çeken Kürtler, şehir ambarlarını yağmalamaya başlamışlardı. Tahıl ambarlarına spontan saldırılar düzenleniyordu. Bu durum, 1880 yılındaki büyük halk ayaklanmasına giden örgütlü silahlı savaşı yükseltmeye başlamıştı.

Bu dönemde Kürdistan'ın farklı bölgelerinde küçük hareketlenmeler yaşanıyordu. Bu hareketlenmeler; ünlü Bedirhan Bey'in, o zamana kadar İstanbul'da Osmanlı Ordusu Genel Kurmaylığında hizmet eden oğullarından, Osman Bey ve Hüseyin Bey liderliğinde gerçekleşiyordu. Bedirhan Bey'in oğullarının hareketi bastırıldı ama bu 1880 yılında patlak veren yeni bir Kürt ayaklanmasının müjdecisi olacaktı.

Kürtler’i, kurtuluş mücadelesinden caydırmak isteyen Osmanlı iktidarı, Kürtlerle Ermeniler arasında ulusal düşmanlıklar oluşturmaya çalışıyordu.

Bu dönemde, Osmanlı ve İran boyunduruğuna karşı yürütülen mücadeleler, yeni ve daha örgütlü bir aşamaya girmekteydi. Yeni ayaklanmanın hazırlanmasında Nakşibendi tarikatı, önemli rol oynuyordu.

19. yüzyılın ikinci yarısında, Nakşibendi tarikatının başı, Kürtler arasında önemli otoriteye sahip bulunan Şeyh Ubeydullah idi. Şeyh Ubeydullah'ın ailesinin otoritesi, özellikle dedesi Şeyh Taha döneminde sağlanmıştı.

Şeyh Ubeydullah, Kürt bölgelerinde ticaretin gelişmesinden, anarşi ve huzursuzluğun ortadan kaldırılmasından yana olan büyük Kürt feodalleri arasındaydı. Şeyh’in, Kürt bölgelerindeki yolların güvenliğini sağlama çabası ve ülkedeki soygun ve anarşiye karşı keskin bir mücadelesi söz konusuydu. Bu da onun bulunduğu bölgede, ticaretin gelişmesini sağlıyordu.

Kürtler’in bağımsızlığını isteyen Şeyh, Rus-Osmanlı Savaşı sırasında, siyasi otoritesini Kürtlerin yaşamakta olduğu bölgelere yaymaya çalışıyordu.

Savaş sonrası Şeyh Ubeydullah, Osmanlı'ya karşı ayaklanmanın örgütlenmesi için daha aktif çalışmalara başlamıştı. Bu durumdan haberdar olan Osmanlı idaresi, gecikmeden Van müftüsünü Şeyh Ubeydullah ile görüşmeye gönderdi. Ancak bir haftadan fazla süren görüşmeler, beklenen sonucu vermemişti. Görüşlerini müftüye açıklayan Şeyh Ubeydullah, esas olarak şikayet ve rahatsızlığının, resmi idarenin kötü icraatından dolayı olduğunu söylemişti.

Şeyh'in Osmanlı'ya karşı ayaklanma hazırlıkları, daha ilk başlarda bütün Kürtler arasında yankı bulmuştu. Xoy, Mehabad, Urmiye ve Uşnu gibi şehirler ayaklanmaya silah ve cephane temin etmek için, temel kaynak olmuşlardı.

Şeyh, İmparatorluğun, kendi bünyesindeki halkların yaşam ve mülklerini muhafaza etmekten ziyade, onlar için tehlike arz ettiğini; bu nedenle kendisini doğrudan savunucu olarak gören halkı korumayı ve halk için hareket etmeyi, zorunlu bir görev olarak görüyordu.

Şeyh, halk üzerindeki soygun ve talanın artmasının ve huzursuzluğun yayılmasının esas nedenlerini, her şeyden önce, Osmanlı merkezi idaresinin keyfiliğinde görüyordu.

Şeyh Ubeydullah, Osmanlı ve İran'da Kürt halkı gibi, boyunduruk altında bulunan ve içinde yaşadıkları durumdan hoşnut olmayan Ermeni, Asuri ve Arap halklarının eş zamanda ayaklanmalarına büyük önem veriyordu. Bu bağlamda, diğer halkların önderleriyle görüşmelerde bulunmuştu.

Şeyh'in ayaklanma hazırlıklarından haberdar olan Osmanlı, tedbir almaya başlamış, askeri birliklerinin bir kısmını Van ve Hakkari çevresine göndermişti.

Şeyh, hükmü altında bulunan Kürtler’e, devlete vergi vermeyip direnmelerini emretmişti. Durumu öğrenmek için gelen iktidar güçlerine bu emrin nedenlerinden bahsederken, hükümet tarafından istenen vergilerin büyük boyutlarda ve her türlü adalet anlayışından yoksun olduğunu ileri sürmüştür.

Aynı zamanda Şeyh, Kürtler arasında birliği sağlamadan başarı kazanamayacağını biliyordu. Zaferin garantisi, sadece bütün Kürtler’in birliği ve ayaklanmanın merkezi olarak hazırlanması olabilirdi. Şey Ubeydullah bundan hareketle temsilcilerini Kürt liderlerinin yanına göndererek, onları Osmanlı ve İran egemenliğine karşı ortak mücadeleye çağırmıştır. Şeyh Ubeydullah mektuplarında, halkın içinde bulunduğu ağır duruma değinerek Osmanlı ve İran'ın Kürtleri yönetmeye hiçbir haklarının olmadığını belirtiyordu. Silahlı ayaklanmaya çağrıda bulunan Şeyh Ubeydullah, bütün Kürt liderleri tarafından tam destek gösterildiği taktirde, ayaklanmanın başarıya ulaşacağından emin olduğunu belirtiyordu. Elçiler, nüfuz sahibi Kürtlerden genel Kürt ayaklanmasını desteklemelerini istiyorlardı.

Şeyh Ubeydullah kendi bölgesini idare edişte, örnek bir tutuma sahipti. Kendi bölgesinde belli toplumsal davranış kuralları getirmiş olması, nüfusu rahatsız edici herhangi bir keyfi tutuma karşı ceza uygulaması getirmesi, içki kullanılmasını kat’i bir şekilde yasaklaması idareci yönünü daha belirgin kılıyordu.

Osmanlı tarafından ezilen ve soyulan Hakkari Kürtleri nezdinde, Şeyh Ubeydullah halkın koruyucusu ve adalet sahibi bir liderdi.

1880 yılı Temmuz ayı sonunda, Şemdinan'da Kürt liderlerinin toplantısı başlamıştı. Toplantının esas amacını Şeyh Ubeydullah, Kürt aşiretleri arasında birlik kurulması ve ayaklanma için hazırlık yapılması olarak belirlemişti. Toplantı oldukça ateşli geçmiş ve Kürtler arasındaki çıkar farklılığını ortaya koymuştu. Ancak Şeyh Ubeydullah, Kürtler açısından bu tavrın ileride zarar verici sonuçlarına değinerek, bu duruma sert tepki göstermiştir.

Toplantı sırasında, Şeyh Ubeydullah Kürt liderleri arasındaki çelişkiyi ve aralarından bazılarının Osmanlı'ya karşı ayaklanma niyetinde olmadıklarını göz önünde bulundurarak, ayaklanma planını ortaya koydu. Nehri'deki kararlaştırıcı son toplantıda Şeyh, Kürtler üzerindeki iktidar hakkını, kısaca Osmanlı sultanlarının bir zamanlar hilafet unvanına konarak dini iktidar hakkı adı altında, tüm iktidarını Kürtler üzerinde zorla dayatmış olmalarıyla açıklıyordu. Şeyh Ubeydullah, bağımsız bir Kürdistan kurulmasının zorunluluğuna değinerek; doğal olarak, boyunduruk altında tutanlara karşı ayaklanma çağrısı yaptı. "Amansız Osmanlı'ya daha fazla sabredemeyiz, onların boyunduruğunda kaldığımız yeter! Kurtulmamız lazım!" diye sesleniyordu. Kürtler’in düşmanları arasında, Osmanlı hükümetinin yanı sıra, Şah yönetimini de gösteriyor ve şöyle diyordu: "Bu iki hükümet, bizim gelişimimize engel olan sülüklerdir."

Daha sonra Şeyh Ubeydullah, ayaklanma için planını açıklamıştı. O, bu dönemde, hareketin geliştirileceği yer olarak İran'ı gösteriyor, “akıllılığın, ‘uygun anın’ elden kaçırılmaması olduğunu” söylüyordu. ‘Uygun an’ ise, İran'ın içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumdu. Gerekçe olarak; Farsların o dönemde Türkmenlerle savaşta olmalarını gösteriyordu.

Hareketin geliştirilmesi ve elde edilen mevzilerin korunması için temel ekonomik kaynak olarak, İran Kürdistanı’nın verimli bölgelerinden yararlanılması gerekiyordu. Toplantı sonrası Kürtler, hızlı bir şekilde ayaklanma hazırlıklarına başladılar. Silah temin edilmesi için en güvenilir adamlar önemli merkezlere gönderildi.

Ayaklanma

1880 yılı Temmuz ayı başlarında Urmiye Valisi, Şeyh'in oğlu Seyyid Abdulkadir'den Soma bölgesinin vergilerini toplayarak, hükümete teslim etmesini istemişti. Seyyid Abdulkadir buna red cevabı vermişti. Bunun üzerine, böl ve yönet politikasıyla hareket eden Vali, Soma bölgesinde nüfuz sahibi Kürt liderlerinden Ali Han'ın, vergileri toplamasını istedi. Bunun üzerine Şeyh, Seyyid Abdulkadir'e askeri destek vermek için tedbir aldı. Bu tedbirler Ali Han'ı ürküterek, kendisine verilen buyruğu yerine getirmemesine sebep oldu.

İran Kürdistanı’nda Mangur aşireti reisi Hamza Ağa ayaklanma hazırlıkları yapıyordu. Ağustos ayında Şeyh Ubeydullah, oğlu Seyyid Abdulkadir yönetiminde bin kişilik silahlı bir Kürt müfrezesini yardıma gönderdi. İran sınırında Şeyh'e bağlı Barzani Kürt aşireti de bu müfrezeye katıldı. Burada Hamza Ağa ve Abdulkadir'in ordusu İran sınır birlikleri tarafından herhangi bir direnişle karşılaşmadan, Mergever'e kadar varmış; burada yerli Kürtlerden Mahmud Ağa liderliğinde 500-600 Kürt onlara katılmıştı. 10 Eylül'de ayaklanmacılar, Mangur bölgesini ele geçirdi. 15 Eylül'de, Piran aşiretinin yaşadığı Lahican yöresine ulaşıldı. Piran aşireti, ayaklananlara yaklaşık 200 piyade ve bin süvari dahil etti. Bu şekilde, Kürt ayaklanması önemli bir boyuta ulaştı.

Ayaklanmacılar ciddi bir karşı koyuşla karşılaşmadan İran Kürdistanı’nın başşehri Soucbulak'a yakınlaşmışlardı. Şehir nüfusu ayaklanmayı desteklemiş, Vali ayaklanmanın temsilcileriyle görüşmeye başlamış ve görüşme sonrası şehri terk etmişti.

Kurtarılan bölgelerin idaresi için Seyyid Abdulkadir idareci-kadı tayin ediyordu. Kürdistan geçici hükümeti kurulmuştu.

Ekim ayı ortalarına kadar Kürtler, bir çok şehri ele geçirmiş, Kürt kuvvetleri Tebriz'e yanaşmıştı. İran hudut muhafızlarıyla çarpışmalarda, İran'a hizmet eden Kürt subay ve askerleri, Kürtler’in tarafına geçiyorlardı. İlerleme sırasında Seyyid Abdulkadir, yerli nüfusun can ve mal güvenliğini sağlamak için önlemler almıştı.

Şeyh Ubeydullah tarafından Urmiye yakınlarında yönetilen Kürt kuvvetlerinin durumu biraz daha farklıydı. İran iktidarı, Urmiye'deki yerli askeri birliklerin desteğiyle oldukça uzun bir süre, şehri elinde tutmayı başarmıştı. 21 Kasım'da Şeyh Ubeydullah, şehrin etrafını kuşatarak, içeriye habercilerini göndermiş ve ahalinin gönüllü olarak teslim olmasını istemişti. Bunun üzerine şehrin müftüsü, Şeyh'e bağlılık ve sadakatini bildirmiştir.

Şeyh Ubeydullah; halkın, kurtuluş mücadelesine güvenmesi için, Kürtler’in, kurtarılmış bölgelerde keyfi uygulamalarda, soygun ve talanda bulunmalarını yasaklamıştı.

Osmanlı, bir yandan İran'a karşı yükselen ayaklanmanın gelişmesine seyirci kalıyor; diğer yandan, Kürtlerin elde ettikleri başarıları endişeyle izliyordu. Bu nedenle, Kürt hareketi başlar başlamaz Saray, ordusunu tam savaş hazırlığında tutmaya başlamıştır. Ayaklanma boyunca Osmanlı ordusu, birçok bölgede büyük askeri yığınaklar yaparak ayaklanmaya hazırlanmışlardır. Ayrıca, Şeyh'in itibarını zedelemek için İstanbul'da entrikalar örülmüştür. Osmanlı Hükümeti, ünlü metodunu kullanarak nüfuz sahibi Kürtleri birbirine karşı kullanmaya çalışmıştır.

İran hükümeti Kürt hareketini bastırmak amacıyla, olası bütün tedbirleri almıştı. Şah'ın emri üzerine İran Ordusundan bir grup, Tebriz'den harekete geçmişlerdi. Diğer bir grup ise Avrupalı subaylarla birlikte, Tahran'dan harekete geçmişlerdi.

İran'ın ayaklanan silahlı Kürt müfrezelerine karşı hücuma hazırlandığı bu dönemde, askeri saldırılar zayıflamıştı. Açlıkla burun buruna gelen ayaklanmaya katılmış bir çok Kürd, ayaklanmacıların cephesini terk ederek evlerine dönüyorlardı.

Bu, Kürt ayaklanma kuvvetlerinin belli ölçüde zayıflamasına neden oldu. Şah ordusuna karşı çarpışmaların olumsuz bir şekilde sonuçlanmasına doğrudan etkide bulunuyordu. Şah, Rusya ve İngiltere'ye başvurmuş, bunlardan yardım istemişti.

Şah hükümetine dostluk borcunu ödeyen Kraliyet iktidarı, Rus-İran sınırına yakın Nahçevan’a büyük bir askeri kuvvet yığmıştı.

İran’da, özellikle İran’ın kuzey-batı kesiminde, güçlü bir nüfusa sahip olan Rusya Tahran’a politik ve askeri destek vermiştir.

Öte yandan Şah Veliahtı, öldürülen Kürt başına 100 tümen veriyordu.

Şah ordusunun baskıları altında Seyyid Abdulkadir, Hamza Ağa ve diğer Kürt liderleri müfrezeleriyle birlikte, Mergever mıntıkasına geçtiler. Kasım ayında, ayaklanmacılar Osmanlı sınırına çekilmek zorunda kalmışlardı. Bu arada, Şah hükümeti, Saray'dan Kürt liderlerinin teslim edilmelerini istiyordu.

Şeyh Ubeydullah ve Seyyit Abdulkadir'in Osmanlı sınırına geri çekilmelerinden sonra İran'daki çoğu Kürt aşiret reisi, Şah'a bağlılıklarını beyan etmişlerdi. Sadece Hamza Ağa ve aşireti direnmişlerdi.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra Şeyh Ubeydullah, Şemdinan'daki köşküne yerleşmişti. İran ordusunun ayaklanmacılara karşı yaptıkları katliam, bir çok Kürd’ü, sınırı geçerek Osmanlı İmparatorluğuna yerleşmeye mecbur etmişti. İran hükümeti, ilerde olası Kürt ayaklanmalarını önlemek için, Kürtler’i dağıtmaya çalışıyordu.

Şeyh Ubeydullah, geçici sessizlikten yararlanarak, hızlı bir şekilde yeniden ayaklanma hazırlığı içine girmişti.

Şeyh'in yeni hazırlıkları, Osmanlı'yı tedirgin etmiş ve bunlara karşı yeni önlemler almaya itmiştir. Şeyh Ubeydullah'la görüşmek üzere Sultan, Hakkari'ye bir elçi göndermiş; ancak Şeyh, hastalığını gerekçe göstererek, görüşmeyi kabul etmemişti.

Osmanlı, Kürtler’e karşı sert tedbirler almaya başlamıştı. Şeyh Ubeydullah'a ültimatom vererek, derhal Sultan'ın sözcüleri ile görüşmesini istemiştir. Aynı anda Hakkari'ye yeni askeri birlikler yığmaya başlamıştı.

İlkbahar'ın sonlarında, Saray'ın baskıları altında olan Şeyh Ubeydullah, Sultan'ın yanına gitmeyi kabul etmek zorunda kaldı. Askeri önlemler eşliğinde Şeyh, İstanbul'a gönderilerek orada tutuklandı.

Osmanlı-İran boyunduruğuna son vererek, bağımsız bir Kürt devleti kurma görüşünden vazgeçmeyen Şeyh, gizli bir şekilde oğlu Seyyid Abdulkadir ile ilişkiye geçerek tutulduğu yerden kaçtı.

Osmanlı ordusuna karşı direnmek için yeteri kadar gücü olmayan Şeyh, manevra yapmaya çalışıyordu. Oramar kalesine üstlenerek, süratli bir şekilde Osmanlı ordusuna karşı direnmek için hazırlandı.

Çok geçmeden, Osmanlılar Şeyh'in kalesine yanaşarak, onu kuşattılar. Şeyh'e Musul'da yaşama koşulu getirildi ve Şeyh, daha fazla direnemeyerek teslim oldu ve buradan Musul'a sürgün edildi.

Şeyh sürgündeyken, oğlu Seyyid Abdulkadir, onun bulunduğu yere gelerek Osmanlı askerlerine saldırdı ve babasını kurtardı. Osmanlı askeri kuvvetleri, Şeyh'in oğlu ile birlikte bulunduğu yeri kuşattı. Altı saatlik bir çarpışmadan sonra, Şeyh teslim olmak zorunda kaldı.

Osmanlı yakaladığı Şeyh'i ve oğlunu önce Musul'a ve daha sonra, Mekke'ye sürdü. Şeyh Ubeydullah'ın tecrit edilmesinden sonra, Kürtler’in bağımsızlık mücadelesi geçici bir süre sessiz kaldı.
 

HAMİDİYE ALAYLARI/Gülcan Bahtiyar

Tarih boyunca Mazlum Kürt halkını boyunduruk altında tutan güçler, Kürt halkının toplumsal zaafiyet ve eksikliklerini iyi görmüş ve sürekli bir şekilde bunları kendi lehlerine kullanmışlardır. Hem coğrafya, hem de toplum olarak bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve paylaşılmışlığı yaşayan Kürt insanı, toplumsal bir gerçekliği olan aşiretsel yaşam tarzı yani feodalizmden dolayı, çok çabuk ve kolay bir şekilde birbirinden izole edilmiş; daha da kötüsü birbirine karşı kullanılmıştır. Bundan dolayı da egemen olan sömürgeci devletler, Kürt halkının bu durumunu yine Kürt halkının haklı kıyam ve direnişleri karşısında ve diğer halklara karşı bir "denge unsuru" olarak kullanmaya çalışmışlar ve bunun için çeşitli kurumlar oluşturmuşlardır. Dönemin egemen devletleri, bu politikayla hem onları birbirlerine kırdırmayı hedeflemiş hem de dağınık olan gücü kendi otoritesi altında toplayarak kontrol altında tutmak istemiştir. İşte bu sinsi politikaların ürünü olan kurumlardan biri de 1891'de Osmanlı Sultanı Abdulhamid tarafından kurulan ve onun adıyla anılan "Hamidiye Alayları" dır.

Hamidiye Alayları, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme döneminde dört bir yandan çatırdadığı, boyunduruk altındaki halkların, ulusal kurtuluşları için başkaldırdıkları koşullarda oluştu. Osmanlılık sözünün artık halklar tarafından rağbet görmediği, her halkın kendi ulusal kimliğiyle ortaya çıktığı koşulların ürünü olan Hamidiye alayları ile Kürt ulusal kurtuluşu engellenmek istendi. Osmanlı, bu yolla savaşçı bir yapısı olan Kürt aşiretlerinin gücünden yararlanmak ve Kafkaslarda Rusların önüne set çekmek istemiş; öte yandan Kürt aşiretlerini bu yoldan Sultan'a bağlamak, merkezi politikalara dayanak haline getirmek istemiştir.

Bu gerileme ve çöküş sürecinde Kürdistan gibi stratejik önemi olan tampon bir bölgede oluşturulacak böylesine milis güçlerin, içte ve dışta yaşanılan sosyal ve siyasal çalkantıların önünü almasındaki önemini gören Osmanlı, Rusların ünlü Kazak alaylarını örnek alarak Kürtler arasında böyle bir yapılanmaya gitmiştir. Abdülhamit'in düşüncelerine önem verdiği Müşir Zeki Paşa; Van, Erzurum ve Bitlis taraflarına yaptığı bir seyahat dönüşünde huzura kabul olunduğu zaman, Abdülhamit'in "Anadolu'yu nasıl buldun?" sorusuna şöyle cevap verir:

Padişahım, Anadolu her bakımdan tamamen ihmal edilmiştir. Hududumuzun öbür tarafındaki Moskoflar ise, bize örnek teşkil edecek derecede gayret göstermektedirler. Mesela, bir Kazak teş- kilatları var ki, hakikaten örnek edinilmeye değer. Ruslar, hudutları içindeki aşiretlerden çok istifade ediyorlar. Bunları silah altına almıyorlar ama yılda bir buçuk ay, belli bir yerde topluyorlar. Kazak teşkilatı kadroları içinde talim ve terbiyeye tabi tutuyorlar ve sonra hepsini yine serbest bırakıp, evlerine gönderiyorlar. Bağ, bahçe ve tarlalarında, sürülerinin başında çalışmak imkanını veriyorlar."

M. Zeki Paşa'nın bu açıklamasından kısa bir süre sonra Abdülhamit'in emriyle, İbrahim ve Kerim Paşaların da yardımıyla Hamidiye Alayları'nın kuruluşuna başlanır.

Büyük umutlarla oluşturulmaya çalışılan Hamidiye Alayları, Kürtler tarafından beklenen ilgiyle karşılanmaz. Kürt aşiretleri daha baştan, Osmanlı yönetiminin bu politikasına güven duymadılar ve uzak durmayı tercih ettiler. 51 büyük göçebe aşiretten sadece 13'ü, Hamidiyeleri oluşturmayı kabul ederler. Ancak alaylara dahil aşiretlerin vergiden muaf tutulmaları; düzenli askerlik yerine kendi bölgelerinde kalarak askerlik görevlerini yapmış sayılmaları; devletle iliş- kilerde avantaja sahip olmaları; aşiret ileri gelenlerinin subay sıfatları ile maaş almaları vb. daha bir yığın ayrıcalığın tanınması, aşiretlerin ilgisini artırıyordu. Alaylara Osmanlı düzenli ordularının yanında yardımcı ve keşif görevleri verilir. Hamidiye Alayları ile Kürdistan'daki durumun yatıştırılması ve Kürt beylerine kayıtsız-şartsız itaatkarlığın kabul ettirilmesi hesapları da tümüyle gerçekleşmez.

Erzurum, Muş, Van ve Bitlis bölgelerinde ve özellikle de Dersim'de, asker toplama işleri kötü durumdaydı. Hamidiye Alayları'nın başına geçen aşiret reisleri, hem kendi aşiretleri üzerinde hem de bölgede önemli bir gücün sahibi oldular. Çünkü aşiret reislerinin elde edilmesi demek, aşiret mensuplarının tümünün Osmanlıya itaat etmesi anlamına geliyordu. Ve bu alaylar Osmanlı'nın verdiği geniş yetkiler ve destekle, bugünkü köy korucularının sisteme dayanarak kendi insanlarına karşı uyguladıkları zulmün benzerini icra ediyorlardı. Rus subayı ve araştırmacısı Averianov bununla ilgili olarak şöyle diyor:

"Olumsuz sonuçlardan biri de aşiretlerin parçalanması ve bazı reislerin güç kazanmasıdır. Kürt reisleri giderek bütün Kürt aşağı tabakasını, hiçbir kontrole tabi olmaksızın ellerine almışlardır. Aynı zamanda aşiretler parçalanarak birbirine düşman olmuşlardır. Büyük Kürt aşiretlerinin parçalanmaları, Türk hükümeti için siyaset olarak faydalıdır. Çünkü parçalanma, bütün Kürdistan'da tanınan, görüşlerine saygı gösterilen büyük Kürt ailelerini ve reislerini zaafa uğratmıştır… Aşiretlerin parçalanması, aynı zamanda Kürtler arasında çatışmalar, talanlar, hayvanların kaçırılması ve köylerin dağıtılması ile sonuçlanan gerginliğe yol açmıştır. Bu durumdan ise, reisler ve diğer nüfuz lu kişilerden çok, bunlara tabi olan ve hiçbir hak sahibi olmayan aşağı tabaka zarar görmüştür."

Bu konuda Kürdistan Gazetesi'nin 14 Eylül 1901 tarihli sayısındaki "Alayên Siwarên Hemîdî" başlıklı yazısında şöyle geçmektedir:

Hamidiye Süvarilerinin elinde silah var, Sultan'ın ferman ve imtiyazlarına sahipler. Bu yüzden Hamidiye mensubu olmayan Kürtlerin köy ve kasabalarını basıyor, onları talan ediyorlar. Mazlum ve mağdur Kürtler hükümete başvuruyor, Sultan'a çağrıda bulunuyor, adalet istiyorlar ama bir sonuç alamıyorlar. Çünkü bu işin baş sorumlusu Sultan'ın kendisi. Öyle olunca kendileri de, can ve mallarını korumak için Hamidiye Süvari Birliklerine kaydolmak istiyorlar…"

Hamidiye Alayları özellikle Kürtlerden oluşturulmuştur. Her ne kadar bu alayların sadece Kürtlerden oluşmadıkları belirtiliyorsa da ezici bir çoğunluğunun Kürtlerden oluşturuldukları bilinmektedir. Ayrıca Abdülhamit'in, Hamidiye Alayları'nı oluşturmada mezhep (Sünni-Alevi) ayırımı da gözetmesi, Kürtler tarafından olumsuz karşılanır.

Hamidiye Alayları'nın kuruluşuna en uygun iki bölgeden başlandı. Birinci bölge, Erzurum-Van arasında, Rusya'ya sınır olan yerleri; ikinci bölge ise, Mardin-Urfa arasında kalan arazinin kuzey kısımlarını kapsıyordu. Abdülhamit'in Hamidiye Alayları'na ilişkin emriyle, Erzincan'ı kendisine merkez yaparak, 1891 ilkbaharında çalışmaya başlayan 4. Ordu Komutanı M. Zeki Paşa, Mirliva Mahmut Paşa'yı Van, Malazgirt ve Hınıs taraflarına göndererek, Hamidiye Alayları'nın örgütlenmesini başlattı. 1891 yılına gelindiğinde Erzincan, Dersim, Erzurum, Amed, Van, Malazgirt, Urfa ve Kürdistan'ın daha bir çok yerinde, toplam yüze yakın alay meydana getirilmişti.

Öte tarafta bu çabalar ve politikalar sürdürülürken Kürt aydınları da bu politikaların amacına ulaşmaması yönünde çaba sarf ediyorlardı. Hamidiye Alaylarının kuruluş tarihleri aynı zamanda Kürdistan'da basının gelişim yıllarına denk geldiği için, bu yönde girişimler yoğunluk kazanmıştır. Kürt aydınlanma hareketinde önemli bir aşamayı ifade eden "Kürdistan" gazetesinde yayınlanan makalelerde ulusal bilinç öne çıkarılı- yor ve başkalarına hizmet etme kıyasıya eleştirili- yor. 13 Mart 1901 tarihli 27. sayısında, Kürtlerin Abdülhamit'in planlarına alet olmaları eleştirilerek şöyle deniliyor:

"Kürtler! Biliyorsunuz ki ne kadar ulus varsa, tümü kendi iyilikleri için çalışıyorlar. Kürtler için çok kötü bir durumdur ki hep yabancılara hizmet ettiler. Bu hükümetin yolunda çok Kürt, savaşlarda öldürüldü. Beş yüz yıl önce vatanımızda bir Türk yoktu. Türklerin tümü Turan'dan vatanımıza geldiler ve vatanımızda bize hükmediyorlar. Kanlı ve despot padişahları, kendilerine 'halife' adını vererek, ne kadar zulüm çeşidi varsa uyguluyorlar. Siz bu durumu bilmi- yorsunuz. Zira siz cahilsiniz; duruma hakim olmamanız için, hükümet her zaman sizi cahil bıraktı."

Hamidiye Alayları'nın Kuruluş Amacı

Abdülhamit döneminin bazı yüksek görevlileri, Hamidiye Alayları aracılığıyla her şeyden önce Kürtler arasında yurttaşlık duygusunu oluşturmanın ve giderek onlara Osmanlı hükümetinin otoritesine boyun eğdirmenin gereğine inanıyorlardı. Hamidiye Alayları konusunda yaptığı açıklamaların birinde Abdülhamit, "Rumeli'nde ve bilhassa Anadolu'da Türk unsurunu kuvvetlendirmek ve her şeyden evvel de içimizdeki Kürtleri yoğurup kendimize mal etmek şarttır" diyordu. Hamidiye Alayları'nın, meydana gelebilecek rejim karşıtı olaylarda Kürtlerden yararlanmak için kurulduğunu belirtiyordu.

Hamidiye Alayları ile Kürtleri Rusya karşısında güçlü bir askeri siper, İran'a karşı saldırı aracı durumuna getirme amacı yanında önemli amaçlardan biri de, Kürt "başıbozukları(!)"nın önünü almak, Kürtleri Osmanlı idari makamlarının sıkı gözetimi altında durdurmaya alıştırmak, istisnasız bütün Kürt aşiretlerinin bağımsız durumunu yok etmekti. Hamidiye Alaylarına ilişkin batılılara yapılan açıklamalarda amaç şöyle belirtilir: "Kürt çapulculuğunu, yine onlardan oluşturulmuş düzene ve disipline alışık güçlerle bastırmak amacıyla kurulmuştur."

Kürt beyliklerinin ortadan kaldırılmasından sonra Kürdistan'da oluşan "otorite" boşluğu da Osmanlı yönetimini korkutuyordu. Hamidiye Alayları'nın Kürdistan'da denetim ve kontrol mekanizmasının yeniden oluşturulmasında araç olarak kullanıldıkları da söylenebilir.

Ulusal, dinsel ve mezhepsel farklılıklar alabildiğince kullanılarak, halk düşmanı planlar birer birer uygulanmaya konuldu. Hamidiye Alayları, Rusya ve İran'a karşı oluşturulan cephelerde ve Balkan Savaşı'nda Osmanlı saflarında yer aldılar.

Büyük devletlerin Ermenilere ilişkin reform paketleriyle sürekli bir biçimde karşı karşıya olan Osmanlı devleti, gittikçe gelişen Ermeni ulusal uyanışını her ne pahasına olursa olsun engellemek istiyordu. Osmanlı devleti, Ermenilerin hoşnutsuzluk ve muhalefetini yok etmenin yolunu, bu halkın doğrudan ortadan kaldırılmasında görüyordu.

İttihat ve Terakki'nin, yönetimi ele geçirmesinden sonra da devlet, Kürt aşiretleri ve liderleri arasındaki çelişkileri kullanmaya ve bunlardan alabildiğince yararlanmaya çalıştı.

İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra, Hamidiye Alayları'nın statüsü yoğun bir biçimde tartışılmaya başlandı. Hamidiye Alayları'nın hemen dağıtılmaları için, değişik yörelerden İstanbul'a ortak dilekçeler gönderildi. İttihat ve Terakki çevresinde ve basında da Hamidiye Alayları'na karşı girişimler başladı. Bunun üze- rine 1909'da Hamidiye Alayları kısmen silahsızlandırılmaya başlandılar. İttihat ve Terakki yönetiminin hem genel bir Kürt isyanından korkması hem de Rusya ile olası bir savaşta Hamidiye Alayları'ndan yararlanma düşüncesinden vazgeçmemiş olması, Hamidiye Alayları'nı tümden dağıtma girişimlerinin sonuçsuz kalmalarına yol açıyordu.

Hamidiye Alayları'nı ortadan kaldırmaktansa yeniden örgütlemeyi uygun bulan hükümet, bunun için iki komisyon oluşturdu. Birinci komisyon, sınır boylarındaki kuzey grubunun, ikinci komisyon ise çöl alaylarının yeniden düzenlenmesi ile görevlendirildi.

Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı yönetimi başta Hamidiye Alayları olmak üzere, Kürt aşiretlerinden daha iyi yararlanmanın yollarını bulmaya çalıştı.

Hamidiye Alayları dönem dönem değişikliklere uğrasa da hiçbir zaman resmi anlamda tamamıyla ortadan kaldırılmamıştır. Günümüze ise kendini Köy Koruculuğu olarak taşımıştır.

Halkımızın siyasal bir gerçekliği var. O da zaaflı, yaralı, derbeder ve kendi coğrafyasında başkalarının tahakkümü altında yaşamasıdır. Hamidiye Alayları'ndan tutun, ta Köy Koruculuğu'na kadar; Kürt Halkı içinde dayatmalar ve zorbalıkla oluşturulmuş askeri kurumların tümü, bunun ürünüdür. Kürdistan, sürekli başka devletlerin mücadelelerine sahne olmakla kalmamış, bu savaşların kurbanları da Kürt Halkından seçilmiştir. Bunlar kimi zaman devletlere, çoğu kez de Kürt Halkının kendi özgürlüğü uğruna geliştirdiği kıyam ve direnişlere karşı kullanılmıştır. Bu zaafı aşmanın yolu; tarihimizi bilmekten, tarihi sorgulamaktan ve köklü bir tarihi birikime ve bilince sahip olmaktan geçer. Başarıyı, özgür bir yaşamı ve yurtseverliği, ancak böyle bir anlayışın üzerine bina edilebilir ve geçmişin hatalarından ancak bu bilinçle kurtulabiliriz. *
 

AŞİRET MEKTEPLERİ - Gülcan Bahtiyar
OSMANLI'NIN ASİMİLASYON KURUMLARI: AŞİRET MEKTEPLERİ


Yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi eğitim noktasında da, süreç Kürdistan'da doğal olmayan bir şekilde dayatmalarla ve zorlamalarla gelişmiştir. Halkımız ayrı bir dile, kültüre, geleneğe ve değerlere sahip olmasına rağmen sürekli bir biçimde birilerinin dağlısı, ayrılmaz parçası, kolu-kanadı olarak görülmüş ve buna hizmet edecek politikaların kurbanı olarak seçilmiştir. İşte bu anlamda halkımıza reva görülen ve eğitim diye sunulan politikanın gerçek adı da belirginleşiyor: Asimilasyon. Asimilasyon; kişiyi kendi benliğinden, özünden koparmak ve kendi karşıtlığına çevirmektir. Kürdistan'daki egemen zihniyetin de sözde eğitimle amaçladığı Kürt Halkını asimile etmek; Kürt kimliğini, Kürt kişi-liğini ortadan kaldırmak, yabancılaşmayı halka hakim kılmak ve böylelikle olası haklı taleplerin önünü almaktır. Kürdistan üzerinde yürütülen bu bilinçli ve sistemli politikalar, Osmanlı'nın son dönemlerine denk gelmekte ve bugün de hala sürdürülmektedir.

II. Abdülhamid döneminde, Osmanlı devletinin Kürdistan'a ilişkin bu politikalarının somut sonuçlarından biri de 1892 yılında açılan "Aşiret Mektepleri"dir. Başlangıçta Arap aşiret reislerinin çocukları için kurulduğu söylenen Aşiret Mektepleri'ne daha sonraları belli bir dönem Arnavut ileri gelenlerinin çocukları alındıysa da, II. Abdülhamid'in bu uygulaması da Hamidiye Alayları gibi Kürdistan'a ilişkin politikalarla doğrudan bağlantılıdır.

II. Abdülhamid, Aşiret Mektepleri'ni açarak Osmanlılık ve merkeziyetçilik siyasetini eğitim yoluyla aşiretlere benimsetme yoluyla iç ve dış siyasette güçlenmeyi ve de kendi konumunu sağlamlaştırmayı düşünüyordu. Ayrıca o, aşiret büyüklerinin çocuklarını İstanbul'da adeta rehin gibi bulundurmakla onların etkisiyle meydana gelebilecek ayaklanmaların önlenebileceğini de düşünüyordu. İşte asimilasyon politikasının yanında Aşiret Mektepleri'ne yüklenen misyonlardan biri de bu idi. Amaç aşiret büyüklerinin çocuklarını Osmanlı zihniyetine ve otoritesine bağlı birer memur haline getirip, onların nüfuzlarından faydalanarak Kürt ayaklanmaları karşısında siyasi bir güç olarak kullanmak ve sonrasında da tüm aşiretleri Osmanlı Devleti'ne boyun eğdirmekti. Aşiret Mektepleri'nden mezun olanlar, başta Hamidiye Alayları olmak üzere, devlet hizmetinde görev alıyorlardı. II. Abdülhamid ve danışmanları, şehirde okuyup resmi makamlarda görevlendirilen çocukların sonuçta Osmanlı'ya sadık kişiler haline gelmesi örneğinden yola çıkarak, bu okul sayesinde devlet ve aşiretler arasında aracı görevi görecek benzer bir yapı oluşturmayı amaçlamışlardı.

Osmanlı'nın gün geçtikçe kan kaybettiği bir dönemde oldukça önemli bir coğrafyaya ve nüfusa sahip olan Kürt halkının kendi bağımsızlığını kazanıp Osmanlı'dan ayrılması, sistem tarafından kabul edilebilecek bir durum değildi. Bu bağlamda Kürt halkını kendine bağlamak ve merkezi otorite tarafından yönetmek amacıyla her türlü kirli politika uygulanmaya kondu.

Kürdistan Gazetesi'nin 22 Nisan 1898 tarihli 1. sayısında belirtildiğine göre, Aşiret Mektepleri'ne aşiret reislerinin çocukları dışında çocuk alınmı-yordu. Okula, Bağdat ve Şam'dan, Yemen'den, Suriye'deki Arap Şemmer ve Enze aşiretlerinden çocuklar gönderiliyordu. Çocuklar yılda iki ay evlerine gidiyorlardı. 6-7 yıl bu mekteplerde eğitime tabi tutuluyor, okuldan sonra da bölgele-rine dönüyorlardı. Okudukları sürede devlet tarafından her ay para alırlardı. Mezun olduktan sonra memur, mutasarrıf ve vali oluyorlardı. Mezunların devlet hizmetinde kendi memleketle-rine dönmelerinin önemi sürekli vurgulanıyordu. Bu konuda: Şerefle ve sadakatle ve iyi birer örnek olarak hareket etmeliydiler; çünkü "hem şehirde hem de kendi aşiretlerinde, çocuklar onlar gibi olmak isteyeceklerdi".

II. Abdülhamid'in himayesinde kurulan Aşiret Mektepleri yatılıydı. Öğrencilerin bütün masrafları devletçe karşılandığı gibi, ayrıca her öğrenciye aylık veriliyordu. Sınıf mevcudu 40 öğrenci olarak tespit edilmişti. Öğrencilerin aşiretlerin "itibarlı ve muhterem" ailelerine mensup olmaları okula girmek için başlıca şartlardı.

Aşiret Mektepleri'nin nizamnamesi ve iki yıllık ders programı 8 Temmuz 1892'de, bir tezkere ile Sadrazam Cevad Paşa tarafından Abdülhamid'e sunuldu.

Bu nizamnameye göre Aşiret Mektepleri'nin özellikleri şöyleydi: Beş yıllık devlet parasız-yatılı okuludur. Okula 12-16 yaşlarında zihnen ve bedenen sağlam aşiret çocukları alınacaktır. İlk yıl 50, diğer yıllar 40'ar talebe alınarak okul mevcudu 210 olacaktır. Talebelere ayda 30'ar kuruş maaş verilecektir. Mezun olacaklara, kendi aşiretlerine döndüklerinde, oralarda açılacak okullarda muallimlik veya diğer vazifelerde memuriyet verilecektir.

İlk iki yıl okutulacak dersler ise şunlardı:

Birinci sınıf: Elifba, Kur'an cüzleri, Kıraat-ı Türkiye (Türkçe okuma), Hesap, Hatt-ı Rik'a (bir çeşit yazı)

İkinci sınıf: Kur'an-ı Kerim, İlmihal, Kıraat-ı Türkiye ve İmla, Hesap, Hatt-ı Rik'a.

Ders programının altında ise şöyle bir not yer alıyor:

"Yukarıda muharrer dersler tertibi dairesinde okutturulmakla beraber talebeyi Türkçe lisanının tefehhümüne alıştırmak için daima tekrar edile edile icra edilecek ve sür'at-i mümkine ile lisan-ı Türkiyi öğrenmelerine ikdam (ilerleme) olunacaktır."

Aşiret Mektepleri'nin, imkanları kısıtlı kişileri eğitmek için tasarlanmış bir hayır kurumu olmayıp tam anlamıyla bir asimilasyon merkezi olduğunu programda okutulan derslerden ve programın altına yerleştirilen nottan da anlayabiliyoruz. Bu dönem Kürdistan'da dini eğitimin medreseler tarafından verildiği bir dönemdir. Kürdistan'da medreseler, eğitimi Kürtçe ile veriyorlardı. Ve böyle olunca da İslami ilimlerle beraber ulusal duygularında geliştiği ve asimilasyonun önüne geçildiği bir gerçektir. Kürdistan'da böylesine bir imkan varken, Abdülhamid'in bunu İslami endişeler sonucu yaptığını söylemek safdillik olur. Bu nedenle Aşiret Mektepleri'nin, II. Abdülhamid'in Panislamist düşüncesinin bir ürünü olduğu söylenemez. Bu olsa olsa gerçek amacı insanlardan gizlemek ve perdelemek için halkın İslami hassasiyeti kullanılan bir politikadır. Aşiret Mektepleri; ileri gelen Kürt Ailelerinin çocuklarını asimile etmek, devletin maaşlı bir memuru haline getirip yetişti-rilmiş bu sınıf vasıtasıyla Kürdistan'a hakim olmak düşüncesinden öte bir anlam ifade etmemektedir.

Aşiret çocukları için kurulan Aşiret Mektepleri'ne güçlü aşiretler çocuklarını göndermediler. İlk andan itibaren Osmanlı'nın kirli politikalarının farkına varan aşiretler, kendi çocuklarını göndermek istemediler.

İmparatorluk bünyesindeki bütün aşiretlerden öğrenci alan Aşiret Mektepleri'nde okuyan öğrenciler her iki yılda bir devlet parasıyla ve subaylar gözetiminde memleketlerine gönderilirlerdi. Okulun öğretmenlerinin çoğu Türk'tü. Aşiret mektebi mezunları, altı ay Harbiye'de staj yaparak teğmen rütbesiyle memleketlerine dönüp Hamidiye Alayları'nda görev yaparlardı.

Aşiret Mektepleri'nde okuyan Kürt aşiret çocuklarından Hasan Sıdık Hayderani'nin belirttiğine göre, Türkçe bilmeyen aşiret çocukları 7-8 ayda Türkçe konuşmayı mükemmel öğrenirlerdi.

Aşiret Mektepleri II. Abdülhamid'in asimilas-yon politikası sonucu ortaya çıkmıştı, okulda Türk öğrenciler, Kürt öğrencilere karşı aşırı milliyetçi tutum takınmışlardı.

Ne kadar engellenmeye çalışıldıysa da Kürt çocuklarının ulusal bilinci İstanbul'daki Kürt aydın ve yurtseverleriyle sık sık irtibat kurmalarından dolayı artıyordu.

Mezun olan öğrenciler gelişmiş bir ulusal duyguyla hareket ediyor, kendi halklarının kurtuluşu için mücadele etmeyi kendilerine öncelikli görev olarak görüyorlardı. "Bağımsız ve özgür bir Kürdistan" bu gençlerin temel bir yönelimi oldu. Yusuf Ziyalar, Cibranlı Halitler de bu ortamlarda yetişmiş; Şeyh Said kıyamının hazırlık aşamasını yapmış, ulusal mücadeleye aktif bir şekilde katılmış önemli şahsiyetlerdir.

Güdülen amacı yerine getirememeleri üzerine 1906'da Aşiret Mektepleri kapatıldı.

Bugün her ne kadar Kürt ileri gelenlerinin çocukları alınmasa ve Aşiret Mektebi gibi dini motifler taşımasa da kapalı bir cezaevini andıran YİBO'lar da (Yatılı İlköğretim Bölge Okulları) bunların birçok özelliğini barındırmaktadır. Ve diğer eğitim kurumları da… sistemin her kurumu onu yaşatmak, devamlı kılmak içindir, bu nedenle en masum gibi görünen kurumlar dahi gerekli görülürse muhatabın zararına yönlendirilebilir. Belirli bir yaş ve olgunluğa ulaşmış bireyleri sistemin içine çekip kendisine hizmet ettiremeyen sistem, henüz şekillenmemiş ve kendi kararlarını özgürce ve hakkıyla veremeyecek olan çocukları kazanmayı hedeflemiştir ve bu durum bugün de aynı şekilde devam etmektedir. İnsanımızı pasifize edip kendi karşıtlığına sürükleyecek her türlü politikaya karşı uyanık olmak ve buna müsaade etmemek hepimizin öncelikli görevidir. Aksi takdirde, bu gün geleceğimizi şekillendiren çocuklarımızı, yarın ise geleceğimizi kaybederiz.
Mezopotamya'nın Kadim Halkı Kürtler-11 - Gülcan Bahtiyar
 

KÜRT BASINI VE CEMİYETLERİ

20. y.y'ın başlarında Kürdistan'da; siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda köklü değişimler yaşanmıştır. Siyasal statüden yoksun olan Kürtler, bu yüzyılın ilk çeyreğinde hem coğrafya hem de halk olarak, dört ayrı ülkenin egemenliğine bırakılacaktı. Yüzyılın içinde Kürt halkının yaşadığı coğrafyayı belirtmek amacıyla ve yönetim ilişkilerinde "Kürdistan" terimi kullanılsa da bu, bağımsız bir kimliğin ve konumu belirlenmiş belli bir statünün ifadesi olmayacaktı. 1639'da Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla Osmanlı-İran egemenlikleri arasında paylaşılan Kürt coğrafyası, 20. yüzyılda iki ayrı acılı paylaşımı daha yaşayacaktı. Dünya binlerce Kürt ailenin tel örgüler ve mayınlı tarlalarla birbirinden ayrılmasına tanıklık edecekti.

20. yy. aynı zamanda Kürt Halkının ilk siyasal, kültürel kurumlarının oluşacağı bir yüzyıl olacaktı. Bu gelişmeler Kürt halkının ulusal hareketini yeni bir düzeye çıkarmıştır. Kürtlerde dünyadaki teknolojik ve bilimsel gelişmelere paralel olarak basın ve örgütlenme sahalarında bir gelişme yaşanmış; Kürdistan, Rojî Kurd, Hetavî Kurd gibi gazetelerin yanında Hêvî, KTC gibi Kürt örgüt ve dernekleri de ulusal bilincin, örgütlülüğün, eğitimin Kürtler arasında yaygınlık kazanmasına yardımcı olmuştur. Bu durum Kürt hareketinde siyasal bilincin olgunlaşmasına ve halk içinde yaygınlaşmasına yardımcı olmuştur.

19 Eylül 1908'de Emin Ali Bedirhan, Şerif Paşa ve Seyyid Abdukadir tarafından "Kürt Teavun ve Terakki Cemiyeti" kurulmuştur. Aynı yılın 17 Aralığında bu Cemiyet Musul ve Bitlis şubelerini de açtı. Bu cemiyet Türkçe "Kürt Teavun ve Terakki Gazetesi"ni yayınladı. Bu gazetede daha çok Kürt halkının birliği, Kürt kültürü, dili vb. konular işlenmiştir.

Bu dönemlerde "Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti" diye bilinen bir cemiyet kurulmuş ve burada daha çok kültürel çalışmalar yürütülmüştür. Cemiyet; İstanbul'daki Kürt nüfusunun çocuklarını eğitmek amacıyla bir ilkokul açmış, ancak bu okul 1909 yılında Jön Türkler tarafından kapatılmıştır.

1910 yılında, İstanbul'daki Kürt öğrenciler tarafından "Kürt Talebe Hêvi (Umut) Cemiyeti" kuruldu. Kurucuları arasında; Mutkili Halil Hayalî, Diyarbakırlı Cemilpaşazadeler'den Ömer Cemilpaşa ve Kadri Cemilpaşa, Vanlı Fuat Temo Bey ve Diyarbakırlı Zeki bey vardı. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı'na kadar açık olan cemiyet, savaşla beraber çalışmalarını durdurmak zorunda kalmıştır.

Yayım Hayatına Başlayan Gazete ve Dergiler:

Kürtlerde bağımsızlık ve özgürlük düşüncesinin gelişimi aşamasında Kürt tarihinde önemli bir yer tutan Bedirhan ailesi, yine önemli görevler üstlenmişlerdir. Kürtçe çıkan ilk gazete olan "Kurdistan Gazetesi" bu anlamda bu düşüncelerin basın yoluyla yayılma merkezi haline gelmiştir. 1898 yılında Birinci Dünya (Emperyalist Paylaşım) Savaşı'na kadarki dönemde ayda iki kez olmak üzere çıkan bu gazete önce Kahire'de, sonra Avrupa'da (Londra, Folkston, Cenevre), Jön Türk Darbesi sırasında kısa bir süre İstanbul'da, daha sonra ise yeniden Kahire'de yayınlandı. Gazetenin yayınlanması bütünüyle Bedirhan'ların elindeydi. Sırasıyla Mithat Bedirhan, Abdurrahman Bedirhan ve Süreyya Bedirhan bu gazetenin yayımcısı ve editörü oldular. Kürdistan Gazetesi, baskılar sonucu 14 Mart 1902 tarihinde yayın hayatına son vermiştir.

Rojî Kurd Dergisi; 6 Haziran 1913'te yayına başladı ve 30 Ağustos 1913'te İstanbul Hükümeti tarafından yayımına son verildi. Dergi, Hêvî Cemiyeti tarafından destekleniyordu.

Hetawî Kurd Dergisi; 5 Ekim 1913 tarihinde Müküslü Hamza sorumluluğunda çıkarılmıştır. 1914'te yayınına son verilmiştir.

Jîn Dergisi; 1918 yılında İstanbul'da çıkarılmıştır. Müküslü Hamza ve Mutkili Halil Hayali tarafından çıkarılan dergide Bediüzzaman Said-i Kurdi de yazı yazmıştır.

1908 yılında Şark ve Kürdistan Gazetesi, 1914'te Bağdat'ta Bangi Kurd gazetesi gibi yayınların yanında Peyman Dergisi, Hawar Dergisi, Ronahi Dergisi, Roja Nu Gazetesi, Yekbûn Dergisi, Jîn Gazetesi de bu dönemlerde yayın ha yatına başlayıp; ya o dönemde yeni iktidara geçmiş olan Jön Türkler tarafından ya da 1. Dünya Savaşı'nın olumsuz koşullarından et kilenerek yayınlarına son verilmiştir.

Bu dönemlerde Kürdistan'ın siyasi durumu incelendiğinde Kürtler siyasal anlamda büyük gelişmeler yaşamış, kendilerine ait dergi ve gazeteler çıkarmış, ulusal mücadeleye büyük katkıları olan cemiyetler kurmuşlardır. Çünkü Kürt aydınları da; düşünsel zeminleri sağlamlaştırılmamış ve halkın bilinç düzeyini arttıracak, anlayışlarını ve yaşamını değiştirecek bu tür çalışmalar olmadan, salt insan gücüne dayanan mücadelelerin bazı noktalarda tıkandığını görmüşlerdi. İşte bu gerçeklikten yola çıkarak hareket eden Kürt şahsiyetleri, aydınları, düşünürleri ve alimleri, dönemin siyasal koşullarına uygun yapılanmaların temellerini atmışlardır.

Bu durum Kürt halkının haklı başkaldırıların siyasal ve düşünsel zeminini oluşturmuştur. Her türlü teknik imkandan ve dünyadaki bilimsel gelişmelerden yoksun olan veya bırakılan Kürt halkı, bu dönemde dışardan bakıldığında kültürel gibi görünen, ama aslında Kürt halkının özgürlüğe olan tutkusunun bir ürünü olan basın-yayın ve sivil kuruluşlar yoluyla tahakkümden kurtulmaya yardımcı olacak olan ve halkın bilincini arttıran çalışmalarla öne çıkmışlardır. Bu anlamlı çabalar, mücadelenin bilinç düzeyini ilerletmiş ve sonraki aşamalara güçlü bir şekilde hazırlamıştır. Çünkü özellikle bu yıkıcı savaştan sonra gelişen Kürt Kıyam ve başkaldırılarına öncülük eden insanların, bu gelenekten gelen insanlar olduğunu görebilmekteyiz. Mesela Şêx Said kıyamının zeminini hazırlayan Rêxistina Azadî'nin temelleri, bu dönemdeki çalışmalara dayanır. Seyyid Abdulkadir, Şerif Paşa, İhsan Nuri Paşa ve daha bir çok Kürt önderi bu çalışmalarda etkin bir şekilde rol almışlardır.

Bununla beraber, Kürdistan'da basın-yayın ve Kitle Kuruluşlarının etkinlik kazanması, Kürdistan'ın diğer parçalarındaki Kürtlerin birbirinden haberdar olmasına ve bir bölgedeki gelişmelerin diğer bölgelerce izlenmesine de olanak tanımıştır. Özellikle gazete ve dergilerde, fikirsel alandaki yazılarla beraber; halkın gerçekliği, yaşadığı sıkıntılar, içinde bulunduğu durum, dönemin siyasal gelişmeleri v.b durumlar, Kürt halkının kendi sorunlarını diğer parçalardan ayrı düşünmemeleri konusunda birçok önemli katkıda bulunmuştur.

Kitle Kuruluşlarının etkinliği sayesinde, Kürtlerde belki de ilk defa kurumsal anlamda örgütlülüğün yerleşmesinin ve bu yolla siyasal ve kültürel çalışmaların yoğunluk kazanmasının yolu açılmıştır. Mesela KTC'nin Kürdistan'ın il ve ilçelerinde şubeler kurması ve yüksek oranlarda bağlılarının ve üyelerinin bulunmasının, hem geri bırakılmış halkın bilinç düzeyini arttırması hem örgütlü bir güç oluşturması ve hem de yansımaları itibariyle ele alındığında önemli roller üstlendiğini görmekteyiz.

Her ne kadar bu gazete, dergi ve cemiyetler o dönemlerde kapatılmış olsa da, Kürt halkının hak ve özgürlük mücadelesinin önüne geçilememiştir. Çünkü, Mazlum Kürt halkı her türlü yoksunluğuna, baskılara ve yıldırmalara rağmen kendi çabalarıyla ve özverisiyle ortaya çıkardığı bu kurumlarla; "Kürt siyaset yapamaz" diyenlerin, halka egemen kılmaya çalıştıkları anlayışlara büyük bir darbe indirmiştir. Ve bugün de, dönemin siyasal realitesine uygun kurumsallaşmalar, Kürdistan'da siyasetin doğru ve sağlıklı icra edilmesi için, tek başına yeterli olmasa da gereklidir. Çünkü art niyet üzerine bina edilmiş bugünkü siyasetin boşa çıkarılmasının yol ve yöntemi, yine kendi dinamikleriyle yürütülen doğru ve kapsamlı siyasi çalışmalardır.
 

DERSİM DİRENİŞİ (1907-1909) - GÜLCAN BAHTİYAR

Özellikle 1800'lerden 1900'lere kadar yanlızca Dersim değil, Kürdistan topraklarının hemen hepsi Osmanlı'nın egemenliğinde olmasına rağmen bu topraklar, bazı noktalarda bağımsız kalabilmiştir. Ama Osmanlı'nın kan kaybetmeye başladığı zamanlarda, merkezi yönetimin daha çok güçlendirilmesi yoluyla Kürt halkı, tüm yönlerden boyunduruk altına alınmak istenmiştir. Dersim de, tarihte Osmanlı'nın işgalci politikalarının kursağında kaldığı ve çeşitli sebeplerden dolayı bir türlü hakimiyet kurulamayan, bu yüzden de defalarca saldırıya uğrayarak nice bedellerin ödendiği ve zulümle ayakta kalmaya çalışan siyasal otoriteye her koşulda direnen bir Kürt şehridir. Dersim doğasıyla olduğu kadar, insanıyla da çetin, direngen, cesur ve asi bir özelliğe sahiptir. Bundan dolayıdır ki, Osmanlı'nın merkeziyetçi siyasetinin en geç ve en zor hakim olduğu yerdir Dersim.

Dersim; yüksek ve geçit vermez dağlarıyla ve direnişçi halkıyla çok uzun bir süre Osmanlı Devleti'nin saldırılarından ve istilalarından kendini koruyabilmişti. Yıllarca yaptırılan askerlik ve talan boyutuna ulaşmış olan vergi yükümlülüğü, Dersimliler tarafından tepkiyle karşılanıyordu.

Osmanlı'nın kriz üstüne kriz yaşadığı dönemlerde Dersim'e yönelmesi, Dersim'in bir türlü tam anlamıyla egemenlik altına alınamamasından kaynaklanmaktadır. Özelikle Dersim Harekâtının yapıldığı bu dönem, ülke sahasında Kürt muhalefetinin baskı altında olduğu bir sürece de denk gelmektedir. İşe ilk olarak Dersim'e hakim olmakla başlanmıştır.

1907 ortalarında Osmanlı askerleri; Dersim'in Hozat, Çemişgezek ve Ovacık yörelerindeki Koç, Resik ve Şemkan aşiretlerinin üzerlerine yürüdüler. Osmanlı yönetimi Dersim'e yedi tabur asker göndermişse de; gerek aşiretlerin geri çekilme taktiği ve gerekse Türk ordularının sarp ve engebeli Dersim dağlarını aşmakta zorluk çekmesi sonucu Kürtler, Değirmendere'de onları kuşatıp tamamen imha ettiler. Kışın da bastırmasıyla beraber, Neşet Paşa Elaziz'e dönmek zorunda kaldı. Bu seferle ilgili Sadrazamlığa yazılan 18 Kasım 1907 tarihli raporda; "Dersim aşiretlerinin 20 bin silahlı çıkarabilecek güce sahip ve gayet cesur olmaları nedeniyle en az yirmi tabur askere gerek olduğu, dağlara ve geçitlere kar yağdığı söylenerek geri çekilmek zorunda kalındığı" belirtiliyordu.

1908 yılında Qoçan aşireti lideri İbrahim Ağa, aşiretler arası genel bir ittifak sağlamak amacıyla, ilk önce Karaba aşiret lideri Mehmet Ağa'ya giderek onunla görüştü. Batı Dersim'in diğer aşiretlerini de ittifakın içine alarak genel bir ayaklanma hazırlığına başladı. Osmanlı askeri kışlalarına baskınlar yapılarak silah temin ediliyor, bu başarılar diğer bütün aşiretlerin ittifaka girmesini sağlıyordu. Bütün Kürt aşiretleri genel bir ayaklanma durumuna girmişlerdi. Bunun üzerine Neşet Paşa komutasında 22 taburdan oluşan Osmanlı ordusu değişik kollardan harekete geçirildi. Bu harekatın, Batı Dersim aşiretleriyle sınırlı olduğu ilan edilmesiyle Doğu Dersim aşiretleri'nin müdahalesi önlenmiş oldu. Yapılan şiddetli çarpışmaların ardından Osmanlı askerleri bölük bölük teslim olmaya, taburlar dağılıp Elaziz'e çekilmeye başlamıştı. Teslim olmakta olan Osmanlı askerlerinden biri Kürtler'in komutanı Keko Ağa'ya silahını teslim etmek bahanesiyle uzatarak ateşledi ve onu öldürdü. Bunun üzerine aşiret kuvvetleri geri çekilmeye başladı. Neşet Paşa Batı Dersim'e girince köylüler her şeylerini alarak dağlara çekildiler ve Osmanlı ordusunda yiyecek sıkıntısı başladı. Merkezden gelen erzaklar da gece baskınlarıyla Kürtler'in eline geçiyordu. Neşet Paşa, aşiretlerle anlaşarak geri çekildi.

İttihat Terakki yönetimi, 1908 yenilgisi hakkında rapor hazırlamış ve Mebusan Meclisi'nde "Dersim Islahatı" (Kürtlerin imhası) kararını almıştı. Dersim'in imha projesi 1909'da Müşir İbrahim Paşa'ya verildi. Osmanlı ordusu 14 tabur halinde Dersim'e yöneldi. Ovacık, Pülümür'ün Pancıras yöresi ile Merkezi Dersim'deki Demenan, Hayderan aşiretlerinin üzerine saldırı yapıldı. Girebildikleri köyleri yaktılar, hayvanları talan ettiler. Bu arada Osmanlı birlikleri bildiriler yayınlayarak, askeri harekatın sadece Ovacık aşiretlerine karşı yapılacağı ve diğer aşiretlere karışılmayacağı yönünde açıklamalarla Kürtlerin birliğini parçalamaya çalışıyordu. Ovacık köyleri halk tarafından boşaltıldı ve halk dağlara çekilerek direnişe geçti. Direniş kuvvetleri ordu karargahının arkasını sardı. Mercan boğazından başka bir geçit olmadığından, arkadan gelen erzak, cephane ve yardım, Kürtler tarafından kesiliyordu. Zorda kalan Müşir Paşa uzlaşma kararı aldı. Müşir Paşa Pancıras yöresindeki karargaha çağırdığı aşiret reislerine silahlarının bir kısmını teslim etmeleri karşılığında askerlerini geri çekeceğini bildirdi. Bunun üzerine bazı aşiretler eski silahlarının bir kısmını teslim ettiler.

Merkeze gönderilen raporda ise, ordunun zaferle sonuçlanan hareketinden, kendi deyimleriyle, "Altmış yıldan beri asker ayağı değmemiş Dersim" mağlub olmuştu. Ancak bu askeri hareketin ardından Dersim halkı sadece iki yıllık kısmi bir sessizlikten sonra 1911'de yeniden direnişe geçti.

Kürtlerin Tarihi aynı zamanda Başkaldırıların Tarihi'dir. Kürt Halkının haklı kıyamları ve başkaldırıları şu veya bu sebepten dolayı yenilgiler yaşamıştır. Ama şu var ki yenilgiler başarının elde edilemeyeceği anlamına gelmez. Bugün değişen dünya koşulları ve Kürt halkının toplumsal yapısının feodalizmden evrilmesine paralel olarak, daha güçlü, daha organizeli ve günümüz şartlarına uyarlanmış mücadeleleri, Kürt halkının kendi bağrından çıkarmasının şartları ve imkânları ortadadır. Bunun için de tarih okunurken, araştırılırken yukarıda bahsettiğimiz olumsuzluklar karamsarlığa değil, çalışma ve mücadele azminin artmasına vesile olmalıdır. Zaten tarihte yaşanılanlardan ders almak, daha iyi bir yaşantının sağlam temellerinin atılmasında itici bir güçtür.*
BİTLİS KIYAMI (1914) - Gülcan BAHTİYAR
Kapitalizmin, Emperyalizme geçiş dönemi olan 1900'lü yılların başı, aynı zamanda dünya genelinde kaos ve keşmekeşliklerin yaşandığı dönemdir. Dünya genelinde çıkar çatışmalarının doruğa ulaştığı bu dönemde, "Süper Güç" olma yarışı gittikçe kızışıyordu ve Ortadoğu topraklarından en fazla pay alabilen aynı zamanda "Süper Güç" olabilirdi. Bu noktada genelde Ortadoğu, özelde ise Kürdistan toprakları büyük önem kazanıyordu. Bulundukları coğrafyalarda azınlık konumunda olan birçok halkın öyle veya böyle bağımsızlıklarını kazanmaları, Kürdistan halkının da umutlarını artırmış ve gelişen ulus bilinci her tarafta irili-ufaklı kıyamların yaşanmasına vesile olmuştur. 1.Emperyalist Bölüşüm Savaşı arefesinde Osmanlının kan kaybetmesiyle beraber otorite boşluğunun da yaşanması Kürtlerin haklı kıyamlarına zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda Kürdistan'ın dört bir yanında kıyamlar başlamış ve halk, uygulanan zulüm ve zorbalıklara karşı sesini yükseltmiştir.

20. yüzyılın başlarındaki ilk örgütlü başkaldırı niteliğine sahip olan Bitlis Kıyamı, 1913 yılının ilkbaharında Siirt'in Şirvan yöresinde kurulan Rêxistina İrşad (İrşad Örgütü)'ın çalışmaları neticesinde 1914'te patlak verdi.

İttihad Terakki yönetimi; Osmanlı'nın din kisvesi altında uyguladığı politikaları, artık dini kılıflara geçirme gereğini duymuyordu. İslam karşıtı uygulamalarla rengini net bir şekilde ortaya koyan İT'ciler, ilk anda halkın tepkisini almış, bir çok kesimin farklı direnişleriyle karşılaşmıştır. İktidarı ele geçirmeden bukalemun gibi her renge bürünen İT, iktidarı ele geçirdikten sonra gerçek yüzünü göstermede herhangi bir sakınca görmemiştir. Kürdistan Halkının dini değerlere olan bağlılığı, bu tür politikaları kabullenmemeyi ve direkt karşı koyuşu beraberinde getirmiştir.

İttihat Terakki'nin yönetime geçmesiyle beraber artan zulüm politikaları doğrultusunda halkın dini değerlerine doğrudan yapılan saldırılar, hem Anadolu Müslümanları hem de Kürdistan halkı tarafından büyük tepkilerle karşılandı. İttihat Terakki'nin yönetime geçmeden önce Kürt halkının desteğini alabilmek amacıyla verdiği vaatlerin aksine, sistemini Kürt karşıtlığı üzerine geliştirmesi ve Kürt halkına yönelik geliştirilen baskı politikaları, halkı sisteme karşı örgütlü yapılanmalara yöneltmiştir. Bu gelişmeler doğrultusunda Mele Selim, Şeyh Sahabettin, Seyyid Ali gibi önderlerin öncülüğünde 1913 yılında 'Rêxistina İrşad' kurulur. Rêxistina İrşad'ın amacı, İttihat Terakki yönetiminin "Kürtleri silahsızlandırıp vergileri artıran uygulamalarına Kürdistan'da son vermek" tir. Bu dönemde İslami ve ulusal bilincin Kürdistan'da en çok geliştiği yerler medreseler, camiler ve tekkelerdir. Buradaki alimler, halkın sorunlarına bizzat şahit oluyorlar, aynı acıları yaşıyor ve halkla beraber bunlara bir çözüm arıyorlardı. Dolayısıyla bu alimler, sahip oldukları bilinç ile halka öncülük eden, bizzat halkın bağrından çıkmış kimseler olarak öne çıkıyorlardı.

Yüklendikleri misyonun bilinciyle hareket eden alimler, sistem tarafından yok edilmeye çalışılan değerlere ve Kürdistan halkının elinden alınmaya çalışılan haklara sahip çıkmış, bu uğurda dünyevi hiçbir beklenti içine girmeksizin canları pahasına mücadele etmişlerdir.

Örgütlenmesini gizli bir şekilde yapan Rêxistina Îrşad'ın varlığı ve amaçları Seyyid Ali'nin kardeşi tarafından İT'cilere ihbar edilir ve bunun sonucunda bir çok önde gelen İrşad üyesi, Eylül 1913'ten itibaren İttihat Terakki yönetimi tarafından tutuklama ve suikastler sonucu etkisiz hale getirilir. Son olarak 1914'ün Mart ayında hareketin lideri Mele Selim tutuklanır. Osmanlı'dan devraldığı entrikacı yönetim anlayışını aynen sürdüren İttihat Terakki yönetimi de, Kürt halkına karşı tahammülsüzlüğünü bir kez daha ortaya koymuş ve gerçekleşebilecek her türlü hareketlenmenin önünü alabilmek için yapıyı öndersiz bırakarak dağıtmaya çalışmıştır.

Tutuklanan Mele Selim, Bitlis'e götürülürken, Kürtlerin yaptığı bir baskın sonucu kurtarılır ve İttihat Terakki yönetimine karşı kıyam bayrağı yükseltilir. Kıyam geniş bir alana yayılır ve bölgedeki bir çok aşiretin katılımıyla Kürt direnişçilerinin sayısı, 9 Mart'ta 4000 kişiye çıkar. Kısa bir süre içinde bu sayı, 8000'in üzerine yükselir. Kıyama Abdurrezzak, Yusuf Kamil, Şeyh Taha ve Simko gibi ünlü şahsiyetler de katılır. Osmanlı ordusundaki bir çok Kürt askeri, kendi halkına karşı silahlandırılıp onursuzluğa sürüklenmek istenirken, bu askerler silahlarıyla birlikte Mele Selim'in saflarına geçerler. Mele Selim, Hizan ve Tatık yörelerini ele geçirip ilerle- yişini sürdürürken, İttihat Terakki ordusundaki Kürtler "kardeşlerimizle savaşmak istemi- yoruz" diyerek saldırı emrine uymazlar. Bunun üzerine Erzincan'dan getirilen ordu, Kürtler tarafından bozguna uğratılır.

Kıyamcılarla başa çıkamayacağını gören şovenist ve yayılmacı İttihat Terakki yönetimi, daha büyük ordularla Kürdistan'a yönelir.

Bu arada Kürt kıyamcıları stratejik mevzilerini terk ederek Bitlis kentini kuşatırlar. 3 Nisan'da kenti ele geçiren direnişçiler, kente hakim olan Dideban ve Şeribay tepelerine, üzerinde "La İlahe İllallah Muhammeder-Resulullah" yazılı yeşil bayrakları asarlar. Bu zafer sonucunda tüm güçlerini Bitlis'te toplarlar. Osmanlı ordusu bunu fırsat bilerek daha donanımlı bir güçle doğrudan Bitlis'e saldırır. Bu saldırı sonucu kente giren Osmanlı ordusu, Bitlis'te katliam gerçekleştirir, kıyamcıları kentin içinde vurarak dağıtır ve kıyamı kanlı bir şekilde bastırır. Kıyama katılıp katılmadığına bakılmaksızın binlerce insan tutuklanır. Mele Selim, saldırı sonrası Rus konsolosluğuna sığınır. Diğer liderler ise tutuklanıp idam edilir ve ibret olsun diye cesetleri birkaç gün boyunca idam sehpalarında asılı bırakılır. Daha sonra I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Rusya'ya savaş ilan etmesiyle beraber, Rus konsolosluğu basılarak Mele Selim tutuklanır ve idam edilir.

Başlangıcı, gelişimi ve sonuçları ile ele alındığında, bu kıyam Müslüman Kürdistan halkının -her ne kadar yenilgiyle sonuçlansa da- özgürlüğünü elde etmek için mücadeleden vazgeçmediğinin/ vazgeçmeyeceğinin somut bir kanıtıdır. Sanıldığının aksine, bu kıyam Kürt Halkı tarafından büyük bir sahiplenmeyle karşılanıp, Kürdistan Direniş Tarihindeki yerini almıştır. 20. yy.’daki kıyamlar zincirinin ilklerinden olan Bitlis Kıyamı, kendisinden sonrakilere büyük bir umut ve direniş geleneğini bırakmıştır. 21. yüzyıl, halkımızın yenilgilere "yeter" diyeceği ve yarınlarını; Tevhid'in, Özgürlüğün ve Adaletin harcıyla yoğurarak inşa edeceği parlak bir yüzyıl olacaktır inşallah.*
MEZOPOTAMYA'NIN KADİM HALKI KÜRTLER-14 - Gülcan BAHTİYAR
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ GÜNEY KÜRDİSTAN

ŞÊX ABDULSELAM BARZANİ KIYAMI (1914)

1. Emperyalist Bölüşüm Savaşı öncesi İttihat Terakki'nin, Kürdistan'a yönelik kirli politikaları halkın sisteme karşı tepkisini artırmış ve bir çok yerde aynı anda kıyamlar baş göstermiştir. Bu dönemde savaş için gerekli olabilecek her türlü ihtiyaç Kürdistan'dan karşılanmaya çalışılıyordu. Hayvan başına vergi koyan Osmanlı, vergi alma adına Kürt halkının elindeki her şeyi talan ediyordu. Adam başına haraç ve tahıl vergisi alınıyordu ve hayvan vergisi de iki kat artırılmıştı. Zaten fakir olan halk, bu şekilde, güçten düşürülmeye çalışılıyordu. Hamidiye Alayları'na katılmayı kabullenemeyen Kürt halkına, nizami askerlik zorunluluk olarak getirilmişti. Osmanlı'nın halktan aldığı vergilerin artırılması ve nizami askeriyenin zorunlu olması Kürt halkının sisteme karşı öfkesini artırmıştı. Kürt halkı, otoritesi altında bulundukları sistemler tarafından kendileri için savaşıp kan dökmeye zorlanıyor, halk, sistemin istemlerine karşı direnişle cevap veriyordu.

İ.T yönetiminin Kürt halkı üzerinde uyguladığı dini, etnik, idari ve ekonomik baskılar I.Dünya Savaşı öncesinde Kürdistan’ın birçok bölgesinde irili-ufaklı başkaldırıların ortaya çıkmasına sebep oldu.Bu süreçte Kuzey Kürdistan’da meydana gelen Bitlis Kıyamı ve Güney Kürdistan’da gelişen Şeyh Abdusselam Barzani Kıyamı, önemli bir yer tutar. Bu iki kıyamı önemli kılan sadece etki alanları değildir. Aynı zamanda meydana geldikleri dönem, İslam ümmetinin büyük bir imtihandan geçtiği tarihi bir dönemeçtir. Osmanlı siyasetini ve yönetim anlayışını, kendi ırkçı ve gayri İslami kafa yapısına dönüştürmeye çalışan İ.T’ye karşı ümmet genelinde olması gereken tepki ve İslami duruş malesef yetersiz olmuştur. Bu noktada İslam dinini ve ümmetini hedef alan bu politikalara karşı Kürdistan halkının bu kıyamlarla ortaya koyduğu onurlu duruş, tarihsel açıdan oldukça önemlidir. Bu tarihi kıyamlardan biri Kürdistan’ın güneyinde, diğeri ise kuzeyinde aynı dönemde meydana gelmiştir.
Önceki yazımızda ele aldığımız (Kuzey Kürdistan’daki) Bitlis Kıyamı ile aynı dönemde meydana gelen Şeyh Abdulselam Barzani Kıyamı, Mart 1914'te Güney Kürdistan’ın Barzan Bölgesi’nde başlamıştır.
Şeyh Abdulselam, İT yöneticilerine ve diğer yüksek makamlara 1908'den beri telgraflar çekerek bazı taleplerde bulunmuştu. Bu talepler; Kürt dilinin tanınması, bu dilde ehil olan devlet memurlarının atanması, halkın dini hassasiyetlerine önem verilmesi ve bu noktada halkın değerlerine saldırılmaması gerektiği ve bölgedeki yol onarımı işlerinde kullanılma koşuluyla askerlikten muafiyet bedeli olarak alınan vergilerin korunması şeklinde idi.
Oysa Osmanlı yönetimi, bu talepleri dinleyecek, hele yerine getirecek bir durumda değildi. Aksine İ.T.'ciler, başa geçtikten sonra söz konusu taleplerin tam tersini gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu şekilde Kürdistan halkının durumu her geçen gün daha da kötüleşti. Şeyh Abdulselam, bu talepler konusunda yönetime baskı yapmak amacıyla Kürt aşiret reislerini birleştirmeye çalıştı. İstanbul'da bulunan Seyyid Abdulkadir, Emin Ali Bedirxan, Şerif Paşa gibi liderlerle temas kurdu.
Bunun üzerine 1914 yılının ilk baharında Behdinan'ın büyük bir bölümü başkaldırdı. Kıyama Hemavend, Caf, Dizai ve daha bir çok aşiret de katıldı. Kıyam, ilkbaharın sonlarında Musul vilayetinin tamamını ve Bağdat vilayetinin büyük bir kesimini kapsadı. Şeyh Abdulselam, kıyamı, Kürdistan'ın öteki kesimlerine yaymaya çalıştı. Onun Doğu ve Güney Kürdistan’daki Kürt ve Arap aşiretleri üzerinde büyük bir etkisi vardı. Onları başkaldırı saflarında birleştirebilecek kadar güçlü bir etkisi vardı. Böyle bir ihtimalin varlığı, İ.T. hükümeti için büyük bir tehlikeydi. Bu nedenle çabuk davranan İ.T. hükümeti; Rewanduz, Aqra ve Amadiye'de büyük kuvvetler toplayarak 1914'ün sonuna varmadan bir çok yerde kıyamı bastırdı.
Osmanlı geleneği olan; halkı suçsuz yere kıyımdan geçirme, bu kıyamda da kendini gösterdi ve halka yönelik acımasız kıyımlar başladı. Şeyh Abdulselam Barzani önce Urmiye'ye sonra ise Rusya'ya geçmeyi başardı. Ancak aynı yılın sonlarında şehit edildi.
Barzan Kıyamı'nın yanı sıra, Savaş öncesi dönemde, Kürdistan'ın bir çok yerinde özgürlük, bağımsızlık adına önemli çalışmalar yürütülüyordu. Bunlar Komala Kürdistan(Kürdistan Birliği) örgütünün halk içinde yaptığı çalışmalardı. Kürdistan'ın çeşitli bölgelerine silah temin etme ve Kürt halkının ulus bilincini geliştirmeye yönelik farklı çalışmaları vardı. Örgüt, Fransa'da "Meşrutiyet" adında bir dergi yayınladı. Örgütün ileriye yönelik programlarında; "Kürdistan'a yönetimsel özerklik tanınması, vergilerin hafifletilmesi, Kürtlerin kendi ordularını oluşturması, halkın kendi diliyle eğitim görebileceği okulların açılması" gibi maddeler yer alıyordu.
Güney Kürdistan, Kürt Tarihi içinde hem köklü mücadelelerin geliştiği, hem de büyük bedellerin ödendiği bir bölgedir. O dönem, Osmanlı boyunduruğunda bulunan bu bölgede, gelişen kıyam hareketi İttihat ve Terakki tarafından bastırıldı. Kıyam sonrası toplu kıyım ise, zaten Kürt başkaldırıları ve kıyamları sonrası Kürtlere karşı uygulanan jenosidin bir devamı ve acı tekrarı olmuştur. Ama ödenen onca bedele rağmen, Şeyh Abdulselam Barzani önderliğindeki kıyam hareketi, sonraki dönemlerde ortaya çıkan Şeyh Mahmud Berzenci ve ileride ortaya çıkacak olan Molla Mustafa Barzani liderliğindeki başkaldırıların zeminini hazırlamıştır. Bu da gösteriyor ki; Kürdistan'da belli bir dönemde yaşanan siyasal ve sosyal bir gelişme (ister olumlu ister olumsuz olsun), kendi dönemine hapsolmamıştır. Barzan Kıyamı özelinde, bu sürekliliği ele alacak olursak; Güney Kürdistan'da ısrarlı ve kararlı adımlarla; daha gelişmiş, daha organizeli ve daha örgütlü mücadelelerin gelecek açısından güzel ve umut verici kazanımlar elde etmesinde, Kürt Kıyamları'nın kendilerini sonraki dönemlere taşımasının payı ve rolü de büyüktür.
Barzan Kıyamında yaşananlar, Kürt halkını sindirememiş, aksine büyütmüştür. Özellikle savaş öncesi dönemde yaşanan bu tür kıyamlar, halkın; aşiretçilik, bölgecilik gibi geriliklerden uzaklaştırarak ulus bilincinin olgunlaştığı bir dönem olmuştur.
 

I. DÜNYA SAVAŞI'NDA KÜRDİSTAN-Gülcan BAHTİYAR

Siyasi gelişimini tamamlamış Avrupa Devletleri, sanayileşmeyle baş gösteren hammadde ihtiyacını karşılayabilmek için 20.yy'ın başlarından itibaren Ortadoğu'nun zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip olmanın yollarını aramaya başlamıştı. İşin içinde -aynı kıta devletleri olmalarına rağmen- birbirine muhalif ve çıkarları çatışan bu devletlerin çekişmeleri de olunca, siyasi konseptler uğruna milyonlarca insanın katledileceği ve insanlığın belleğinde maddi ve manevi olarak derin izler bırakan kuralsız ve ilkesiz bir savaşın kapısı aralanıyordu.

İşgal yoluyla halklara ve coğrafyalara hâkim olma stratejisiyle hareket eden emperyalist devletlerin öncülük ettiği bu sömürü savaşı, Batı’nın Doğu'ya büyük çaplı/kapsamlı yönelimi ve yeni bir seferiydi. Bu emperyalist devletler, Ortadoğu coğrafyasını gizli anlaşmalarla kendi aralarında paylaşmalarına rağmen; bazı devletlerin kendi paylarını yetersiz bulup, daha geniş sömürgelere sahip olmak istemesi bu savaşın temel sebebi olmuştur.
1914'e gelindiğinde 2,9 milyon km²'lik sömürge payı bulunan Almanya ile 10,6 mil-yon km²'lik payı bulunan Fransa ve 33,5 mil-yon km²’lik payı bulunan İngiltere'nin sömürge payları arasında büyük uçurumlar vardı. İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan gibi devletleri iki blokta karşı karşıya getiren bu savaşa, daha küçük çıkarlar elde etmek için birçok devlet de katıldı. İtifak Bloğu’nun başını Almanya çeker-ken, İtilaf Bloğu’nun başını ise İngiltere ve Fransa çekiyordu.
I. Dünya Savaşı, dünya halkları için büyük altüst oluşlara ve yıkımlara sebep oldu. Savaşın yol açtığı tahribat olağanüstüydü ve etkileri küresel düzeydeydi. Bu savaşta çarpışan 75 milyon askerden 10 milyonu öldü, 20 milyonu da yaralandı. Dahası savaş sırasında yaklaşık on milyon kişi açlıktan yaşamını yitirdi. Bu korkunç insan katliamının yanı sıra ekonomik kayıplar, doğanın uğradığı tahribat vb. olumsuzluklar içerisinde insanlık 1914-1918 yıllarında tam bir kâbus yaşamıştır.
Temmuz 1914'de başlayan savaş, Avrupa ve Balkanlar'da tüm şiddetiyle devam ederken, Almanya; yeni cepheler açıp İtilaf Devletleri’nin gücünü bölmek için Osmanlı Devleti'nin de savaşa katılımını sağladı. Aslında son iki yüzyıllık ömrünü emperyalistlere (özellikle İngiltere ve Fransa'ya) borçlu olan Osmanlı için bu intihardan başka bir şey değildi. Fakat Almanların kazanacağı zaferin gölgesinde Turan İmparatorluğu hayalleri kuran, Enver-Cemal-Talat üçlüsünün ayakları yerden kesilmiş ve imparatorluğun savaşa girmesi sağlanmıştı. Osmanlı’nın eski gücüne dönebileceği gafletine düşen ve onun "hasta adam" olarak suni teneffüslerle yaşadığı gerçeğini ihmal eden bu bir avuç maceraperestin grupsal ihtirasları, Kürdistan ve Anadolu'da milyonlarca insanın ölümüne ve toplumsal yaşamın altüst olmasına sebep olmuştur.
Kürdistan, kendisinin dışında gelişen bu savaşın tam orta yerinde kalarak zoraki bir şe-kilde savaşın içine sürüklenmiştir. Bölgedeki yerli işgali yakıcı bir şekilde hisseden Kürdistan halkı, adeta ikinci bir işgalle büyük bir sarsıntı yaşamıştır. Osmanlı’nın sosyal, siyasal ve ekonomik politikalarının ağır yükleri altında ezilen Kürt halkı, Osmanlı- Safevi savaşlarının daha çağdaş bir versiyonu olan bu savaşta, "kendisi dışında herkesi asker olarak” savaşmak zorunda bırakmıştı. Çünkü Osmanlı- Safevi savaşlarında ön cephede "Kürdü, Kürde kırdıran" zihniyetler bu sefer de "kâfirlere karşı cihad" propagandasıyla Kürdistan'ı farklı bir şekilde savaş alanına çevirmekteydi. Bin bir türlü hile, aldatma ve vaatlerle Kürdistan'daki İslami ve ulusal dinamik, bu savaşta bir güç haline getirilmiş ve Kürt halkı tarihinin en kanlı bedelini ödemiştir. Savaş boyunca 1.5 milyon Kürt ölmüş ve yüzbinlerce insan da yaralanmış, Kürdistan’da sosyal ve ekonomik açıdan büyük yıkımlar yaşanmıştır.
Osmanlı yönetimi, Almanların safında yer alarak; İngiltere, Fransa ve Ruslara savaş ilan etti. Böylece savaş; emperyalistlerin bir türlü paylaşamadığı ve hakkında yoğun çekişmelere girdiği Ortadoğu'ya, yayılmış oldu. Ümmetin diğer bölgelerinde halkı cihada çağıran fetvalar çıkaran Şeyhülislam, Kürtleri savaşa çekebilmek için beş ayrı fetva yayınladı. Ayrıca İT'ci paşalar tarafından, Kürdistan'a özerklik vaatlerinde bulunuldu. Almanlar ise Selahaddin-i Eyyubi'nin türbesine yemin ederek; Müslümanları, Hristyanların saldırılarından koruyacaklarını bildirdiler. Bunlar, sadece Kürtleri ve diğer Müslüman halkları savaşa çekmek için yapılıyordu.
Şüphesiz savaşın, Kürdistan'a sıçraması Kürtlerin iradesine kalmış bir şey değildi. Çünkü savaşın çıkış nedeni zaten Ortadoğu ve Kürdistan'ı masa başında paylaşamayan emperyalistlerin silaha başvurmasıydı. Dolayısıyla Kürdistan'ın savaş alanı olmaktan korunması imkânsızdı. Bu nedenle Kürdistan, savaş boyunca; Osmanlı-Alman, Rus-İngiliz ordularının çok kanlı çarpışmalarına ve bu devletlerin savaş ve propaganda uzmanlarının yoğun faaliyetlerine sahne oldu. Kürt halkı, olup bitenleri anlayamadan kendisini korkunç bir ateş çemberinin içinde bulmuştu.
Savaş boyunca söz konusu devletlerin orduları arasındaki çarpışmalar, Kürdistan'da büyük karışıklıklara ve göçlere neden oldu. Bir çok Kürt genci bu savaşta can verdi. Osmanlı'nın Erzurum'daki 9., Elazığ'daki 11., Sivas'taki 10., Musul'daki 12. ordularının büyük çoğunluğu Kürtlerden oluşuyordu. Askeri teçhizattan yoksun, yiyecekten mahrum, çadırsız 40 bin mevcutlu 10. kolordudan ancak üç bini Allah-u Ekber Dağları'nda soğuktan ve Rus askerlerinden kurtulabilmiştir. 60 bin kişilik 9.Kolordu 10 Ocak 1915'te 1,5 metrelik karların arasında yok olurken, bunlardan sadece 8 veya 12 bin kişi hayatta kalabilmiştir. Hamidiye Alayları’ndan müteşekkil 190 bin kişilik 3.ordu, Sarıkamış muharebesinde Allah-u Ekber Dağları'nda 70 bin kişinin karlara gömülerek donmasından sonra bozguna uğratıldı. Ancak bu durum İT. yönetimi için bir kazançtı. Çünkü onlara göre Ruslardan daha büyük bir tehlike oluşturan Kürtlerin ölüme sürüklenmesi yenilgi değil zaferdir. Kafkas Cephesi, Kürtler için çok büyük acılar getirdi. Ayrıca Hamidiye Alayları'nın çoğu bu savaşta Kafkaslarla birlikte; Çanakkale, Yemen gibi cephelerde de başkaları için can vermişti.
Aç kalan Osmanlı askerlerinin; yiyecek ve giyeceklerini Kürt halkından zorla, karşılıksız makbuzlarla temin etmeye çalışması; ayrıca Rus ordularındaki Ermenilerin savunmasız Kürt köylerini ateşe verip nice masum Kürdü katliamdan geçirmesi üzerine, Kürdistan'dan güneye ve batıya büyük bir göç dalgası başladı. Göç eden kadın-çocuk ve yaşlılar yollarda kitleler halinde ya da erişebildikleri şehirlerin sokaklarında soğuktan ve açlıktan ölüyorlardı. M. Emin ZEKİ bu noktayı şöyle ifade ediyor:
"1914'te başlayan savaş sırasında da Kürtler çok zarar ve kayıplara uğradılar. Savaşa yetenekli herkes orduya alındı. Geride kalan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar açlıktan, bakım-sızlıktan kırıldılar. Bu da yetmezmiş gibi hükümet, savaşı bahane ederek vergi üzerine vergi çıkarıyor, parası olmayanın malını, kendisi ile geçindiği üç-beş hayvanını zorla alıp götürüyordu. Erzurum'da, Sivas'ta ve çeşitli yerlerde karargâh kuran orduların yiyecek ve giyecek ihtiyacı bu yoksul halktan karşılanıyordu. Osmanlı Hükümeti, artık laçkalaşmış, her yanda çöküntüye uğramakta olan durumu görmeksizin altın rüyalar içerisinde Turan davası gütmeye başlamıştı…"
Bu savaş, İT yönetimi için bir bahane oldu. Kürdistan'ı Kürtlerden temizleyip, Türkmenlerle doldurmayı amaçlayan şovenist İT yönetimi, adeta cephedeki düşmanı bırakıp Kürt halkına yönelmişti. Planlı olarak Kürt halkı göçe zorlandı. Yürürlüğe konan "Muhacir Umum Müdürlüğü Kanunu"nun 12. maddesi, Anadolu'ya göç eden Kürtlerin yerleşimi ile ilgiliydi. Buna göre; “Kürtler silahtan arındırılacak, küçük kafileler halinde batıdaki illere sevk edilecek; Türk nüfusu arasına %5'i aşmayacak şekilde dağıtılacaklar; mollalar, reisler vb. nüfus sahibi kişiler kitleden ayrı yerlere yerleştirilecek ve gözetim altında tutulacaklar”dı. Ve bu politika gereği, 700 bin Kürt yurdundan sürülmüş ve bunların çoğu yollarda açlıktan, soğuktan ve yorgunluktan yok olmuştur. M.Emin ZEKİ bu hususta şunları ifade etmektedir:
"I.Dünya Savaşı başlarında Rusya askerlerinin öncüsü sayılan askerler(Ermeniler) Kürtlere, çok zarar verdiler. Ardından Halil Paşa'nın Kürtlere reva gördüğü zulümler başladı. Halil Paşa bununla övünç duyuyordu. 700 bin kişinin Kürdistan'dan göç ettirildiği sıralarda bunların çoğu yollarda açlıktan ve yokluktan yok oldular."
I. Dünya Savaşı; Kürtlerde ulusal hareketlerin, örgütlerin ve basın yayın çalışmalarının ulusal bilinçlenme ortamı oluşturduğu sıralarda başlamıştı. Urmiye'deki bir Rus Konsolosu bir raporunda bu durumu şöyle belirtiyor: "Eğer I.Dünya Savaşı patlak vermemiş olsaydı, Kürt toprakları Osmanlı için yeni bir Balkanlar'a dönüşebilirdi."
Savaş sırasında da Kürt halkının ulusal mücadelesi devam etti. 1917'de Dersim, Mardin, Harput, Amed, Botan, Bitlis gibi birçok bölgede önemli kıyamlar gerçekleşti. Güney Kürdistan'da Şeyh Mahmut öncülüğünde, Doğu Kürdistan'da Qadı Fettah öncülüğünde kıyamlar gerçekleşirken, yine Doğu Kürdistan'ın Gilan bölgesinde Dr. Haşmet el-Taligani, Hacı Ahmed el-qasemi ve Mirza Koçik Han'ın önderliğinde büyük çaplı Cengeli hareketi başladı. İttihadü'l İslam adıyla özel bir komite oluşturan bu hareket İngiliz, Rus ve İran'ın işbirliği sonucu başarıya ulaşamadı.
I. Emperyalist Bölüşüm Savaşı; Osmanlı'nın sonu olurken Kürdistan'da savaş nedeniyle çalışmaları kesintiye uğramış örgütleri yeniden faaliyete geçimiştir.
Celadet Ali BEDİRHAN, savaşın Kürt ulusal mücadelesini daha da olgunlaştırdığını ve halkın bağımsızlığa duyduğu özlemin nasıl büyüdüğünü İT'ye gönderdiği bir mektubunda şöyle belirtiyor:
"İT. Hükümeti, planda başarı sağlayamadan gitti, yapılan bütün zorla göçler ve katliamlar Kürt vicdanını ve Kürt ulusal hareketini uyutmak ve dondurmaktan çok uzaktı. Tam tersine genel harpte Kürtlere vurulan bu darbeler, Kürt cereyanını, daha coşkun bir surette harekete getiren feyizli seller halinde olgunlaştırdı. Kürdistan, Kürt kalmak ve Kürt olarak yaşamak iradesi daha çok kuvvet buldu. Bu arzu daha büyük şiddetle dile getirildi."

WİLSON İLKELERİ VE KÜRTLER-Gülcan BAHTİYAR

Dünya Siyasi Tarih'inde belli bir dönemde kâğıt üzerinde alınan ve duyurulan bazı kararlar ve ilkeler tüm halkları ilgilendiren ortak bir hüküm içermesinden dolayı sürekli gündemdeki yerini ve güncelliğini korumuştur. Bu ilkelerden biri de Wilson İlkeleri'dir. Toplumsal hakların ve özgürlüklerin kıskaca alındığı, dünya devletlerinin siyasi ve ekonomik çıkarlar uğruna amansız bir mücadeleye giriştiği I. Dünya Savaşı koşullarında teoride özgürlükçü olan bu ilkeler, haklarını elde etmek isteyen mazlum ve mustaz'af halklar tarafından ilgiyle karşılanmış ve bir umut kaynağı olabilmiştir.
Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'un 8 Ocak 1918'de dünya kamuoyuna ilan ettiği 14 maddelik ilkeler, ezilen halklar ve ulusal azınlıklar tarafından büyük bir umutla karşılanır. Wilson ilkeleri diye bilinen 14 ilkenin 12. maddesi Osmanlı İmparatorluğu'nu yakından ilgilendiriyordu. 12. madde, Osmanlı İmparatorluğu dahilinde bulunan halkların kendi haklarını elde edebilecekleri bir muhtevaya sahipti. Bu bağlamda Kürt halkı da kendi özgürlük mücadelesinde bu maddeden faydalanmak istemiştir. 12. madde şu içeriğe sahipti:
"Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk kısmına güvenli bir hükümranlık sağlanmalıdır, fakat halen idaresindeki diğer milletleri tereddüt edilmez bir hayat güvenliği ile mutlak dokunulmaz muhtar bir gelişme fırsatı tanınmalıdır. Boğazlar milletlerarası garanti altında bütün milletlerin ticaretine ve gemilerinin geçişine devamlı şekilde açık olmalıdır."

Wilson ilkeleri yayınlandığında diğer sömürge devletlerin de onayından geçmeden yayınlanmıştı. Her ne kadar bu ilkeler belli çıkarlar doğrultusunda yayınlanmış olsa da içerik olarak ezilen uluslara az da olsa bazı hakların tanınması bakımından önem taşıyordu. Asıl amaç "manda sistemi"nin kurulmasıydı ve bu şekilde siyasi menfaatlerin karşılanmasıydı. Bu maddelerin yaşamsallaştırılmasıyla dünyaya Amerikan Başkanı Wilson tarafından savaş sonrası yeni bir düzen getiril-mek isteniyordu. Bazı Kürt aydınları bu süreçte her ne kadar bu ilkelerin Kürdistan'a özgürlük getireceğini düşünmüş olsa da ilerleyen süreçte böyle olmadığı daha iyi anlaşılacaktı. Emperyalist zihniyet Kürdistan'a yönelik politikalarını değiştirmeden bu dönemde de sürdürecekti.
Kürdistan gibi bir coğrafyanın, bağımsızlığını kazanmasını ve zalim zihniyetlerin sömürüsünden kurtulmasını, kendini özgürlük sembolü olarak ifade eden Amerika'nın da razı olmayacağı bir durum olduğu hem Kürt halkı tarafından ve hem de bütün dünya tarafından görülecekti.Kürtler, "milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı" ilkesi gereğince bazı istemlerde bulunmak amacıyla heyetler oluşturmuş, ülke genelinde Kürt aydınları tarafından farklı çalışmalar yürütülmüştür. Bu dönemde Kürdistan ulusal mücadelesini resmi anlamda sürdürenler; Kürdistan Teali Cemiyeti, Amed'de faaliyet yürüten Teali Cemiyeti, Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti ve Kürt Millet Farkası'ydı. Kürdistan Teali Cemiyeti, bu yöndeki çalışmaların öncülüğünü yapmıştır. Çalışmaların sağlıklı ilerleyebilmesi için bir heyet oluşturulmuş ve bu heyet Seyyid Abdulkadir öncülüğünde çalışmalarını yürütmüştür. Bu bağlamda İstanbul'da bulunan diğer ülkelerin temsilcilikleriyle ve özellikle İngiltere temsilciliğiyle görüşmelerde bulunulmuştur. Bu görüşmeler-de asıl hedeflenen, Kürt ulusal haklarının savunulması ve bu noktada etkili olabilecek devletlerin gündeminde yer alabilmektir. Heyet mütareke süresince siyasi gelişmeleri yakından takip ederek defalarca girişimde bulunmuştur. İsteklerini içeren bir muhtıra hazırlayıp gerekli yerlere sunmuşlardır. Bu muhtırada isteklerini öz olarak şöyle belirtmişlerdir:1- Kürtlere, sınırları coğrafi olarak saptanmış bir toprak bütünlüğü, yurt verilmelidir.2- Bağlaşıkların Arap, Ermeni, Keldani vb. küçük azınlıklara yaptıkları muameleden Kürtler de yararlandırılmalıdır.3- Kürtlere özerklik tanınmalıdır.
Kürt Halkı'nın istemleri bu şekilde heyetin yaptığı çalışmaların da etkisiyle Paris Konferansı'na gitmiştir. Heyet aynı zamanda İstanbul'a gelen Amerika heyetiyle görüşerek ulusal isteklerini Amerika yetkili yönetim organlarına duyurmak için çaba harcamışlardır. KTC üyeleri, Amerika Heyeti'yle; Wilson Prensipleri ile halklara vaat edilen haklar üzerine ilişki kurmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğinde bulunan; Kürtler, Ermeni ve Rumlar Wilson ilkeleri'nden faydalanarak kendi ulusal kimliklerini bağımsızlıklarını kazanmak istemişlerdir. Tüm çabalara rağmen, Kürtlerin bu girişimlerinin hiçbiri sonuç vermemiştir.
Bunun yanında Türkler de aynı zamanda kaybettikleri toprakları tekrar kazanmak ve Misak-ı Milli diye adlandırdıkları sınırları korumak amacıyla Wilson ilkelerinden faydalanmaya çalışmış, bu noktada Anadolu'da ve Kürdistan'da propaganda faaliyetleri yürütmüşlerdir. Bu dönemde gelişen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Ankara Hükümeti Amerika ile siyasi ilişkilerde bulunarak Amerika'nın mandası olmak istediklerini belirtmişlerdir. 5 Aralık 1918'de Kemalist aydınlar bu istemlerini belirten ortak bir mektup yazarak Amerika Başkanı Wilson'a manda için başvuruda bulunmuşlardır. İsmet Paşa, Kazım Karabekir'e yazdığı bir mektupta Amerika mandalığı olmak istemelerinin nedenini açık bir şekilde ortaya koyuyor:
"Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkesi yeğ tuttuğu yolunda Amerikan milletine başvurulursa, pek çok faydası olacaktır deniliyor ki, ben de tamamiyle bu kanıdayım. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerika'nın denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek uygun çare budur. Fakat bugün bu düşüncemin değeri, onun açıklanmasıdır."
Ankara Hükümeti bu istemle, ulusal bilin-cin gelişimiyle ve diğer dünya devletlerinin özgür ve bağımsız statüsünü görerek Osmanlı'dan ayrılmak isteyen ulusların talepleriyle Osmanlı topraklarının ellerinden çıkmasındansa Amerika'nın mandası olmayı kendileri için daha kârlı görmüşlerdir. Yayılmacı ve zorla irade altına alma siyasetini her dönemde sürdüren Osmanlı'nın can çekiştiği bu son dönemlerinde değişen ve gelişen 20. yy'ın dünya koşulları karşısında bu eski ve köhne anlayışlarda diretmesinin sebebi de; devlet kademelerine yerleşen Turancı kadroların neye mal olursa olsun ve hangi şekilde olursa olsun siyasi emellerine hizmet edecek ve uluslar arası kamuoyunda tanınacak bir devlet kurmak istemeleridir.
Aslında ABD bu ilkeleri yayınlayarak, ileride girişeceği mücadelelerde büyük imparatorluklarla mücadele etmektense, bunların egemenliğindeki halkların bağımsızlaşmasından arta kalan nitelik ve nicelik yönünden güçsüz ve zayıf devletlerin ortaya çıkmasının teorik ve pratik zeminini hazırlamak istemiştir de diyebiliriz.
Bu bazı halklara özgürlük getirmişse de, Kürt halkının esareti aynı şekilde sürmüştür. Savaş öncesi olsun, savaş sonrası olsun "Doğubilimci" diye adlandırılan ve asıl meslekleri ajanlık olan bilim adamı kılıklı uzman kişilerin özellikle Ortadoğu özelinde yaptıkları araştırmalarla(ki bunlar bugün kitaplaştırılmıştır) hangi devletlerin Emperyal politikalar karşısında zararsız olabileceği hangilerinin direnme dinamiklerine sahip olduğu sonuçlarından hareketle Kürtlere özgürlük hakkı tanınmamıştır. Daha da kötüsü Kürtler mevcut halleri ile bile tehlikeli görülerek Emperyalist devletlerin Ortadoğu'daki işbirlikçi devşirme yönetimleri arasında, coğrafyası ve halkıyla beraber "bölüşülmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır."
Bugün de Ortadoğu üzerinden hesaplar yapan her devletin bir Kürt Politikası olmasının sebebi, Kürt halkının taşıdığı İslami özün ve yüzyılların esaretinden kaynaklanan özgürlük özlemiyle sürekli zinde olan ulusal bilincin bu halkta oluşturduğu anti-sömürgeci anlayıştır. Tüm bunlar "böl-parçala-yönet-yok et" politikasının neden bütün acımasızlığıyla halen devam ettiğini gözler önüne sermektedir.
Genele uygulanmayan -her ne kadar kavramsal olarak doğrulara sahip olsa da- adı geçen bu v.b. ilkelerin kendisine bir hayrı ve faydası olmadığını bilen Kürt halkı, kendi özgürlüğünün ve bağımsızlığının yolunun nereden geçtiğini çok iyi bilmektedir. Bunun yolu da ekonomik ve düşünsel bağlardan kurtulmuş özgün siyasetlerle verilecek doğru mücadelelerdir. Yani birilerinin belirlediği doğrularla ortaya konulacak pratikler yerine zaten her yönüyle haklı olan özgürlük mücadelelerini koşullara uygun, kendi orjinal taleplerine dayandırarak ve kendi kurtuluşunu birilerinden bekleme gafletine düşmeden yarınlarını doğru temelde inşa etmek için çalışmaktır.
 

SEVR ANTLAŞMASI VE KÜRTLER-Gülcan BAHTİYAR

Paris Barış Konferansı İtilaf devletlerinin savaş sonrası dünyaya verecekleri yeni düzeni ve Avrupa'nın geleceğini kararlaştırmak amacıyla toplandı. Oldukça çetin, çekişmeli ve kanlı geçen savaştan sonra, savaş alanlarında sömürgeci zihniyete sahip devletlerin umduğu sonucun çıkmaması üzerine masa başında kendi aralarında bir paylaşım yapmak isteyen emperyalist Avrupa, yönünü bu türden konferanslara sözde barış anlaşmalarına çevirdi. Çünkü onlar da, I. Dünya Savaşı'nın bir süre daha devam etmesi halinde, devletleriyle beraber toplumlarının da siyasal, sosyal ve ekonomik yönden, geri dönülmez bir şekilde alt üst olacağını biliyorlardı.


Paris Barış Konferansı'nda şu devletler temsil ediliyordu: İngiltere, ABD, Fransa, İtalya, Japonya, Belçika, Sırbistan, Brezilya, Kanada, Avusturya, Güney Afrika, Hindistan, Çin, Çekoslovakya, Polonya, Yunanistan, Hicaz, Portekiz, Romanya, Yeni Zelanda, Bolivya, Küba, Ekvator, Guatamela, Haiti, Hondruras, Liberya, Nikaragua, Panama, Uruguay. Konferans bu devletler içinde dört büyük adıyla bilinen İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya'nın etkinliği ve denetimi altında çalışmalarını sürdürmüştür.

Bu göstermelik temsil ve katılım listesi mazlum halklara; "dünyanın yeniden şekillenmesinde sizin düşüncelerinize önem veriyor ve sizi tanıyoruz" mesajını vererek yapılacak bir dizi değişimi-dönüşümü kamuoyu nezdinde meşrulaştırmak amacını gütmekteydi.

İsviçre'de bulunan birçok Kürt ve Türk aydın, 16 Ocak 1919'da Cenevre'de bir kongre toplayarak, Paris Barış Konferansı'nda İtilaf Devletleri nezdinde Osmanlı Devleti'nin haklarını savunması için Şerif Paşa'yı delege seçmişlerdi. Bu kararlarını İngiltere, Fransa ve İtalya'ya telgraf göndererek bildirmişlerdir.

Şerif Paşa'nın Paris'te bulunduğu sıralarda, Mısır'da Süreyya Bedirhan yönetiminde Kürdistan Bağımsızlık Derneği kurulmuştur. Bu dernek tarafından Paris'e Arif Paşa başkanlığında bir heyet gönderilmiş ve bu heyet Şerif Paşa başkanlığında çalışmalara katılmıştır. Aynı dönemde Güney Kürdistan'da Şeyh Mahmut Berzenci liderliğinde kurulmuş olan Kürt Hükümeti de bir heyet göndermiş ve bu heyet de Şerif Paşa ile ortak çalışmalara katılmıştır.

21 Ocak 1919'da Paris Barış Konferansı'na Osmanlı Temsilcisi sıfatıyla katılmış olan Şerif Paşa, 16 Nisan 1919 tarihinde Osmanlı temsilciliğinden çekilerek, görevini yalnızca Kürt temsilcisi sıfatıyla sürdüreceğini duyurmuştur.

Bu konferansın Kürdistan'ı ilgilendiren tarafı ise masumane görünen çok sinsi bir planla Kürt Halkının üzerinde yaşadığı doğal sınırları olabildiğince daraltarak Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu birçok il Fırat Nehri'nin doğusunda kurulması düşünülen Ermenistan'a bırakılmak isteniyordu. Ayrıca Musul bölgesi Kürdistan sınırları dışında tutulmak isteniyordu.

Bu görüşmelerde Ermeni heyeti Ermeni isteklerini şöyle sıralıyordu.

1- Van, Bitlis, Amed, Harput, Sivas, Erzurum ve Trabzon'dan oluşan yedi;
2- Maraş, Kozan, Cebel Bereket ve İskenderun Limanlarıyla birlikte Adana illeri
Ermenistan'a tanınacak olan sınırlar içinde (resmen) yer almalıydı.

Yani Kuzeydeki Kürdistan bölgesinin hemen hemen hepsi talep ediliyordu. Burada iki durum ortaya çıkıyor. Birincisi; Ermeniler bir dönem yaşadıkları ve tarihte bilinen çeşitli nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldıkları Kürdistan topraklarında yaşamayı, toprak talebine dönüştürmek istemişler. Yani Kürdistan toprakları üzerindeki tarihi geçmişlerini göz önüne almadan, sadece burada yaşamayı bile bu topraklarda hak iddia etme sebebi saymaları Paris Barış Konferansı'nda öne çıkmıştır. İkincisi de Ortadoğu'da böylesine bir şekillenme, Müslüman Kürdistan halkının sahip olduğu güçlü bir Kürdistan yerine, kurulacak ya da daha doğru bir ifadeyle kurdurulacak bir Ermenistan'ın kendi dış politikalarına daha çok hizmet edeceğini bilen emperyalist devletler tarafından planlanmıştır.

İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar, kendilerine bir pay koparabilmek, bu arada Musul petrollerini de kendi ellerinde tutabilmek için de politika belirtiyorlardı.

Sevr Antlaşması'nın bu yöndeki maddelerini incelersek;

Madde 64- İş bu anlaşmanın yürürlüğe konulusundan bir yıl sonra 62. maddede belirtilen bölgelerdeki (Fırat'ın doğusunda ileride saptanacak Ermenistan'ın sınırının güney inde..., Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgedeki) Kürtler bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye'den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Kongresine başvururlarsa ve konsey de bu nüfusun bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye'ye salık verirse Türkiye bu tavsiyeye uymaya ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeyi şimdiden yükümlenir.

Bu vazgeçme gerekirse ve gerekeceği zaman, Kürdistan'ın şimdiye dek Musul ilinde (vilayetinde) kalmış kesiminde oturan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt devletine kendi istekleriyle katılmalarına başlıca müttefik devletlerince hiçbir karşı çıkışta bulunulmayacaktır."

Kürdistan'a verilen hakların sınırlı olması ve gelecekte birçok soruna neden olabilecek bir tarzda belirlenmiş olması birçok Kürt aydını tarafından fark edilmiştir. Hasan Yıldız, bu nedenle Kürdistan için asıl Sevr'in bölünmeyi beraberinde getiren bir belge olduğu kanısındadır:

"Tüm bu nedenlerle denilebilir ki Kürdistan Lozan'la değil gerçekte Sevr ile bölünmüştür. Lozan ile bu bölünmüşlük onaylanmıştır. Sevr maddeleri içinde olan Kürt Devleti kurulması prensibi yine bu nedenlerle ciddi değildir. Daha çok Kürtlere karşı oyalayıcı bir rol oynarken Mustafa Kemal ve Irak yönetimine karşı ise tehdit edici bir unsur olarak ele alınıp değerlendirilmelidir."

Sevr, Kürtlerin ulusal hayatlarında, içeriğiyle taşıdığı bütün olumsuzluklara rağmen, Kürt ulusunun ulusal haklarının uluslar arası metinlerde bir kez yer alması gibi önemli bir misyona sahiptir.

M. Emin Zeki batılı devletlerin Kürdistan'la ilgilenmelerinin nedenlerini şöyle yorumlar:

"Dünya savaşının sonlarına doğru Almanya ve onun yanında yer alanların durumu bozulunca, devletlerin politikaları hızla değişmeye başlamıştı. Özellikle haklıların davalarına önem verilmeye başlanmıştı. Gerçi bunlar büyük devletlerin bazı politik düşünce ve çıkarlarının dışında hiçbir önem taşımazdı. Bununla birlikte Şerif Paşa Kürt sorununun ve Kürt ulusunun temsilcisi olarak Paris'teki toplantıya katıldı. Kurula Kürdistan haritasını belirten bir rapor sundu."

Kürdistan'ı bölen ve göz boyamak için de Kürt halkına küçük ve mütevazi bir "Kürdistan" vaat eden bu Emperyalistler, kurulmasını her seferinde engelledikleri uluslar arası anlaşmalarla belirlenmiş sınırlar, sonradan değiştirilemeyecek veya değiştirmek için bölgesel savaşlar çıkarılacak, böylelikle her halükarda emperyalistler kârlı çıkacak. Kendilerinin de imzaladığı bu anlaşmaya uyulmaması durumlarını da Ortadoğu'ya yeni bir müdahale sebebi sayacak olan bu devletlerin endişesi elbette ki "halkların özgürlüğü, bağımsızlığı" değil, kendi çıkarlarıdır.

Uluslar arası düzeyde Kürt ulusunun haklarından söz edilmiş olması, ilk kez uluslar arası bir metinde Kürdistan devleti nitelemesinin yazılması, ayrıca diplomatik statüye sahip bir Kürt delegasyon heyetinin görüşmelerde muhatap olarak görülmesi ve Kürtlerin kendi kimlikleriyle uluslar arası organizasyonlarda ifade edilebilmeleri de Sevr'in bir başka yönüdür.

Kürt halkının devletsizliğini ve yaşadıkları sıkıntıları her seferinde Kürt halkına siyaseten karşı bir koz olarak kullanan sömürgeciler -Avrupalısından tutun, yerli ve emperyalizmin işbirlikçisi tüm devletler- gasp ettikleri özgürlüğü "kaşıkla verip kepçeyle almasını" da iyi planlıyorlar. Kürt halkının esaret koşullarını ve içinde bulundukları mazlumiyeti istismar ederek ya da kullanarak "nasıl bir Kürdistan vaat edersek de razı olurlar" düşüncesiyle hareket edenler, Kürt halkının kendi tarihi köklerinden kopuk davranmayacağını ve kendi bugününe de geleceğine de yine ancak Kürt halkının karar verebileceğini iyi bilmelidirler. Kürdistan her köyü, ilçesi, şehri ve parçasıyla Kürt halkının aklında ve yüreğinde bir bütündür. İnşallah bu durum Ortadoğu siyasasında da kendisini en güzel şekilde ifade edecek ve 21. yy'da özgürlüğün koşulları dünden daha olgun ve daha güçlü bir şekilde kendisini hissettirecektir.
 

LOZAN ANTLAŞMASI- Gülcan BAHTİYAR

Her halkın tarihinde olduğu gibi, Kürt Halkının da Siyasal Tarihi incelendiğinde bazı dönemlerde toplumsal olarak- gerek olumlu anlamda ve gerekse de olumsuz anlamda- bazı dönüm noktalarına rastlamak mümkündür. 20. yüzyılda da Kürt halkının yaşadığı en büyük iki felaket; I. Dünya Savaşı ve Lozan Antlaşması'dır. Lozan; 1639'da Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları arasında Kürdistan'ı parçalamak ve paylaşmak amacıyla imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'nın çağdaş bir versiyonu ve devamıdır.

Birinci Dünya Savaşı; başta İngiltere, Fransa ve Rusya'nın yer aldığı emperyalist güç bloğunun, Ortadoğu coğrafyasını kendi aralarında bölüşüp-paylaşmak için çıkardıkları bir savaştı. Ulaşmayı amaçladıkları; siyasi (Ortadoğu'ya hakim olma), ekonomik (Ortadoğu'nun zengin yer altı-yerüstü kaynaklarına sahip olma) ve sosyal (kendi halklarının refahı ve mutluluğunu bu coğrafyaları her yönüyle sömürerek sağlama) alanlardaki işgalci emeller uğruna milyonlarca insan öldü. Dahası halkların belleğinde sarılması zor yaraların açılmasına sebep oldu.

Ama daha da acısı Kürdistan halkı, hiç tarafı olmadığı bir savaşta büyük insani ve mali bedeller ödemesinin yanı sıra, en büyük darbeyi, kendisini savunmaya ve temsil etmeye bile fırsat verilmeyen masa başı antlaşmalarında yemiştir. Çünkü Lozan Anlaşması'yla masa başında kaybettiklerini seksen küsür yıldır elde edememiş olan Kürtler, halâ da her parçada bu anlaşmanın olumsuz etkilerini bertaraf etmenin mücadelesini vermektedir.
Müslüman Kürt Halkı’nın ve S.S.C.B.’nin desteğini arkasına alan Mustafa Kemal öncülüğündeki güçlerin,Yunanlıları yenmesi, Lozan'a gidecek son adımın da atılması anlamına geliyordu. Türk egemen güçleri, dört yıl boyunca tüm şartları kendi lehine çevirdikten sonra daha da güçlenmiş bir şekilde Lozan'ın yolunu tutmuştu.

Lozan'da, Türk Devleti’nin temsilcileri büyük bir memnuniyet ile karşılanmıştı. Çünkü Mustafa Kemal; Anadolu’ daki ve Kürdistan'daki İslami muhalefeti etkisizleştirerek Hilafet'in kaldırılacağına dair ilk sinyalleri vermiştir. Böylelikle bu yeni yönetim, batının memnuniyeti ile karşılanmıştı.
Lozan Antlaşması şu devletler arasında yapılmıştır: İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve öte yandan yeni Türkiye.
Rusya'daki iktidar değişikliği, siyasi arenada güçler dengesini alt-üst etmiştir. Rusya, Sevr Anlaşması'nın uygulanmaması için Kemalist yönetim ile işbirliği yapmış, Lozan'da da Emperyalistlerden farklı bir tavır geliştirmemiştir.

İngiltere; Ortadoğu'da bağımsız veya federal bir Kürdistan'ı hiç hiçbir zaman istememiştir. Bunun tarihi ve dini sebepleri kadar, Kürdistan gibi ekonomik zenginlikleri barındıran bir coğrafyanın Kürtler'in elinde kalmasının kendisi için ileride büyük bir tehlike oluşturacağını düşündüğünden, tüm gücüyle Kürdistan'daki özgürlük düşüncelerini ve hareketlerini bastırmaya çalışmıştır. Türkiye'nin egemenliğinde kalan Kürdistan parçasının bağımsızlık mücadelelerinin önünü kesme görevini Türkiye'ye devrederken; Güney'de ise dünya savaşında bile kullanmadığı savaş uçaklarını ve kimyasal silahlarını Şeyh Mahmut Berzenci önderliğindeki Kürt özgürlük hareketine karşı kullanıyordu.
Bundan dolayıdır ki Güney Kürdistan'daki Kürt heyetinin Lozan görüşmelerine katılmak için defalarca ısrar etmesine rağmen İngiltere; Kürtlerin Lozan'da temsil edilmemesi için bu Kürt heyetini tutsak ederek engellemede kemalistlerle ile ortak hareket ediyordu. Kürdistan'ın bir kez daha parçalanıp bölünmesine neden olan Lozan Anlaşması' nın altında imzası bulunan Londra, Kerkük'ün Araplar'ın denetiminde kalması için "Kürdistan Meliki" ilan edip tanıdığı Şeyh Mahmud Berzenci ile savaşmaktan çekinmedi. Londra, sadece Musul-Kerkük'ün değil, tüm Güney Kürdistan'ın Irak Devleti sınırları içinde kalması için, özgürlük mücadelesi veren Kürtlere karşı havadan bombalar yağdırdı, Kürt köylerini yerle bir etti.

Lozan Konferansı'nda, üzerinde çetin tartışmaların meydana geldiği konu "Musul Meselesi" olmuştur. Müzakerelere ve müttefiklerine hâkim olan İngiltere için gerek zengin "petrol kaynakları" ve gerekse "Hindistan yolunun emniyeti" bakımından ele geçirilmesi zorunlu görülen stratejik ve iktisadi öneme sahip bir bölgedir.

Türk heyeti bu bölgenin nüfus yapısı itibariyle kendilerine verilmesinin gerekli olduğunu iddia ederek İngiltere'yi kandırmaya çalışmışlardır. Oysa o dönemlerde Musul vilayetinde yaşayan haklıların nüfus sıralaması şöyledir;

Kürt ......................................... 452.720
Türk ............................................ 65.895
Arap .......................................... 185.763
Hristiyan ..................................... 62.225
Yahudi ........................................ 16.865
TOPLAM.................................. 785.468

Din ve Hilafet, İtilaf Devletleri'nin (İngiltere, Rusya, Fransa, İtalya) Lozan'da en çok üzerinde durduğu husus idi. İngiltere’nin, sömürgesi altında tuttuğu İslam coğrafyalarında sürekli "dini yaşam ve Halife'nin etkinliği" gibi büyük sorunlar çıkıyordu ve İngiltere bundan bir an önce kurtulmak istiyordu. Türk heyeti bu konu üzerinde tartışma yapmayacak kadar hazırlıklı idi; zira yıllar öncesinden bu kadronun dine ve hilafete karşı oldukları emperyalist kamuoyuna açıklanmıştı. Lozan' dan hemen sonra Mart 1924'de Hilafet'in kaldırılması, kemalistlerin Lozan'da verdikleri sözlerinin birer sonucu idi.

Türk heyetinin baş temsilcisi İsmet İnönü ve İngiliz temsilci Lord Curzon arasında samimi bir havada geçen müzakerelerde "Kürtler'e ne yapacaksınız?" sorusunu İsmet İnönü "yeni kurulacak devletin Türk ve Kürtlerin devleti olduğunu, kendilerine çağdaş hukuk normlarında tüm ulusal haklarının verileceğini ve Kürtlerin kesinlikle kendilerinden ayrılmayı kabul etme- diklerini" cevaplarıyla geçiştiriyordu. Zaten, bu soruyu soran İngiliz temsilcisi de aslında gerçek cevabı istemiyordu, sadece müzakerelerde işe yarayacak cevabı duymak istiyordu.
İsmet İnönü, bunu söylerken; hem Sevr sırasında Ermeni sorunu baz alınarak Kürt şahsiyetlerin İtilaf devletlerine çekmiş oldukları telgrafları ve hem de Yunanlılara karşı savaşlarında Kürtlerin Türklere vermiş olduğu desteği, Kürdistan'daki halkın İtilaf devletlerine karşı gösterdiği direnişleri delil olarak gösteriyordu. Bunun yanı sıra, konferansa Mustafa Kemal'in talimatları doğrultusunda gönderilen ve Kürt halkının genel kararı ve talepleriyle ilgisi bulunmayan "Biz Kürtler, Türklerle kardeşiz, ayrılmak istemiyoruz, aramızda bir fark yoktur" telgraflarını öne süren iki Kürt Mebusu Pirinçzade Fevzi ve Zülfüzade Zülfü'nün Konferans salonunu terk etmeleri Türk heyeti için büyük bir koz olmuş, İtilaf devletlerini de çok memnun etmişti. Bundan sonra Kürt halkının geleceği, görüşmelerde söz konusu dahi olmamış, her şey yeni Türk devletinin insafına bırakılmıştı. Lozan'dan dört yıl önce özerklikle ilgili maddeleri Kürtler için Sevr'e alan İtilaf devletleri, Lozan'ın hiçbir maddesinin hiçbir cümlesinde Kürtler'in adı bile eklenmemişti.
Kürt ulusu bu antlaşma ile bütün ulusal ve uluslararası haklardan yoksun bırakılarak, beş devlet arasında bölüşülerek sömürgeleştirilmişti.

Kürt Halkının hiçbir açıdan temsil edilmediği ve Kürtler'in vatanını, (hiçbir meşru tarafı bulunmayan) kukla devletler arasında, tarihte eşi benzeri bulunmayan bir tarzda "bölen, parçalayan ve paylaştıran" Avrupa Emperyalizm'i bunu Kürt halkını yakından tanıdığı için yapmıştır. Kürdistan'ın bu şekilde yeniden dizayn edilmesinin amaçları şunlardır;

"Kürtler'in ulusal özgürlüklerinden ve haklarından mahrum edilmesi. Başka devletlerin boyunduruğunda Kürtler, her türlü haklarından mahrum olacak, dünya siyasetinde yer alamayacak, uluslar arası düzeyde kendisini temsil edemeyecek, siyasal, askeri, ekonomik ve sosyal açılardan hiçbir etkinliği olmayacak şekilde adeta felç edilmiş şekilde mahrum olacaktır.
"Kürdistan'ı beşe bölerek Kürt halkının toplumsal örgütlülüğünü ve gücünü dağıtmak ve böylelikle bölgede kendilerine engel olabilecek/ alternatif olabilecek dinamiklerden Kürtler'i mahrum bırakmaktı,.
"Kürdistan'ı bölerek ve bunu işbirlikçi yönetimlere devrederek Kürt halkını daha rahat kontrol etmek ve sürekli denetim altında tutmak,
"Kürdistan'ın yer altı ve yerüstü zenginliklerini daha rahat sömürebilmek,
"Tarih boyunca İslam'a büyük hizmetlerde bulunan Kürt halkının bu direnişçi yönünün Ortadoğu'da hem Emperyalizme ve hem de onun birer uzantısı olan işbirlikçi rejimlere karşı olmasının önüne geçmek” gibi amaçlar hedeflenmiştir.

Tüm bunlardan dolayı Kürdistan, tamamen çağdışı ve kendi dönemlerinin en zalim yönetimleri arasında paylaştırıldı. Böylesine 5’e bölünerek paylaştırılan Kürdistan coğrafyasının sahipleri olan Kürtler, onyıllar boyu (ve hala günümüzde de devam eden) korkunç imha, inkar ve asimilasyon politikalarına maruz kaldılar. Kürdistan’ı ilhak eden bu ülkeler, paylarına düşen Kürdistan parçasını hemen kendi ülkelerinin “doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyi” olarak ilan ettiler. Ve o Kürdistan parçası üzerinde yaşayan Kürtler’in de kendilerinin birer kolu olduğunu resmi tarih anlayışı içinde dillendirdiler. Öyle oldu ki “Türkiye’deki Kürtler’in aslında Türk kökenli olduğu, Suriye ve Irak’ta yaşayan Kürtler’in aslında Arap kökenli olduğu, İran’da yaşayan Kürtler’in aslında Fars kökenli olduğu, Ermenistan’da yaşayan Kürtler’in aslında Ermeni kökenli olduğu” gibi saçma-sapan resmi anlayışlar ortaya çıktı. Ve ne tuhaftır ki tamamen saçma-sapan olan bu görüşleri adı geçen ülkeler on yıllar boyu utanmadan hem Kürtler’e ve hem de kendi kamuoyuna dayattılar.

Gelinen bugünkü noktada elbette ki artık hiç kimse bu yalanlara inanmamaktadır. Olması gereken de budur. Fakat bu da yetmemektedir. Özelde İslam Ümmeti’nin genelde ise tüm insanlık ailesinin yapması gereken, Kürtler’in de dünyanın diğer özgür halkları gibi kendi anavatanlarında özgür yaşamasının koşullarını ve imkanlarını oluşturmaktır.
 

MEZOPOTAMYA'NIN KADİM HALKI KÜRTLER-19/Gülcan BAHTİYAR
Mizgîn 19. Sayı - KOÇGİRİ AYAKLANMASI


Kürt tarihinde Kürt halkının haklarının ve özgürlüklerinin gasp edilmeye başlandığı 1800'lü yıllardan günümüze kadar, ortaya çıkan kıyam ve başkaldırıların hemen hepsine alimler, aydınlar, toplumun ileri gelenleri önderlik etmiştir. Halkımızın başkaldırı tarihi; bazen İslami-özgürlük temelinde bazen de salt özgürlük yönüyle ön plana çıkan, bölgesel veya genel, küçük-büyük birçok başkaldırı hareketiyle doludur.

Sadece son 200 yılda 29 başkaldırının meydana geldiği göz önüne alınırsa; dünya üzerinde eşi-benzeri olmayan bir sömürü ve esareti yaşamasından dolayı Kürt halkının "özgürlüğe tutkusu" ve "başkaldırılarının haklılığı" daha iyi anlaşılacaktır.

I.Dünya Savaşı'ndan sonra elinde kalan son sömürgeleri de kaybeden Osmanlı Devleti, Sevr Antlaşması'nda belirlenen hükümlerin uygulamaya konulmaması için faaliyetler yürütmeye başladı. Son sultan Vahdettin tarafından görevlendirilip Anadolu ve Kürdistan'a gönderilen Mustafa Kemal, buralarda halkın desteğini almak için görüşmelerde bulunup kongreler düzenliyordu. Osmanlı yönetimini tamamıyla ortadan kaldırıp yeni bir yönetim kurmak isteyen Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas'ta Kongre düzenleyerek Anadolu'da yeni bir oluşumun temellerini oluşturur. Kürdistan'da aşiret reislerini bir araya getirip, birlikte hareket edecekleri takdirde onlara da haklarının verileceği vaadlerinde bulunur.

Mustafa Kemal Sivas valisi Reşit Paşa'nın desteğiyle Dersim ve Koçgiri'deki aşiret reislerini Sivas'a çağırıp görüşür.Bu görüşmeye sadece Koçgiri aşiretinden Alişan katılır. Mustafa Kemal Sivas'ta bulunduğu süre içinde Koçgiri'de halkın ayaklanma hazırlıkları yapmakta oldukla-rını öğrenir.

İttihat Terakkiciler, bu dönemde İstanbul Hükümetini kabul etmediklerini açıklayarak Ankara'da yeni bir hükümet kurarlar. Ankara Hükümeti'nin kurulmasıyla beraber halifeliğin elden gideceğini gören halk irili ufaklı kıyamlarla Ankara Hükümeti'ne karşı direnişe geçer.

Kürdistan'da aktif bir şekilde faaliyet yürüten Kürdistan Teali Cemiyeti'nin Koçgiri'de de şubesi açılmıştı. Bu dönemde KTC tarafından Koçgiri ve Dersim'de örgütlenme ve halkı bilinçlendirme çalışmaları yürütülüyordu. Kürdistan Teali Cemiyeti, genel bir ayaklanma hazırlığı için bölgeye bazı aydınlar gönderir. Sivas yöresinde Zara, Divriği ve Kangal'da vete-riner olarak çalışan Nuri Dersimi, KTC üyesi olan Haydar Bey'le beraber 1919 Haziran'ında Dersim'e gider. 1920'de Sivas'ın Kangal ilçesinin Yellice nahiyesindeki Hüseyin Abdal Tekkesi'nde aşiretlerle görüşmelerde bulunarak Kürdistan'ın özgürlük mücadelesine destek vermelerini ister. Bu toplantıya Canbegan, Kurmeşan ve diğer aşiretlerle bölgedeki bütün Kürtler katılırlar.

Dersim ve Koçgiri'li aşiret reisleri, ayaklanmadan önce Xarput'ta toplanıp TBMM Hükümetine bir nota vermeyi kararlaştırırlar. Mustafa Kemal'e gönderilen notada yeni hükümetin, Kürdistan'daki Türk memurları ve Koçgiri bölgesine giden askerleri geri çekmesi, Kürt mahkumları derhal serbest bırakması istenir.

6 Mart 1921 'de Koçgiri ayaklanması başlar ve Kürtler Ankara Hükümeti ile ilk mücadelelerini başlatırlar. Bir süre sonra Kangal'ın Yellice Nahiyesindeki Hüseyin Abdal Tekkesi'nde Kurmeşan, Canbegan ve diğer Koçgiri aşiretlerinin katılımıyla bir toplantı düzenlenir. Toplantıda Amed, Van, Bitlis, Xarput, Dersim ve Koçgiri bölgelerinde bağımsız bir Kürdistan'ın kurulması için silahlı mücadelenin gerekliliğine karar verilir. Bir yandan hazırlıklar hızla sürdürülürken öte yandan da teçhizat elde edebilmek amacıyla askeri noktalara bazı baskınlar düzenlenir. İlk olarak Temmuz ayında Zara'da, Çulfa Ali Karakolu basılır, daha sonra Şadan Aşireti reisi Paşo komutasındaki güçler, Kuruçay'a cephane taşıyan bir askeri birliğe baskın düzenler. Bir kaç karakol basılarak cephanelerine el konulur. Refahiye ele geçirilerek Hükümet Konağı'na Kürdistan bayrağı asılır.

Gelişen olaylardan endişe duyan Ankara Hükümeti, Koçgiri aşireti reisi Alişan'ı Refahiye Kaymakamlığına, kardeşi Haydar'ı ise Ümraniye müdürlüğüne atar. Alişan ve Haydar'dan, Dersim'de yaşanan olayların önüne geçmeleri istenir. Bu arada Alişêr komutasında bir grup Kemah ve çevresinde baskınlara devam ederler. Alişer'in, ayaklanmadaki etkinliğinin farkında olan Ankara Hükümeti Alişan ve Haydar'ı, Alişer'i takip etmeleri için görevlendirir. Aynı zamanda aşiretlerle görüşüp direnişi durdurmaya çalışırlar. Ankara Hükümeti bu dönemde Anadolu'da baş gösteren Çerkez Ethem ayaklanmasıyla uğraştığı için buradaki ayaklanmayı içten bastırmaya çalışıyordu.

Askeri güçle baş edilemeyen ve dize getirilemeyen Kürt Kıyam Hareketlerinin önde gelenlerini; dünya malıyla, makamla, mevkiyle, rütbeyle kandırmaya çalışan sistem "Osmanlı'da oyun çok" mantığıyla kıyamı içten çökertme ve dağıtma politikasını tarih boyunca kullanmaya çalışmıştır. Bu başkaldırıda da benzer tekliflerle gelen sistem, vereceği küçük bir dünya menfaati karşılığında Kürtlerin onurlarını satın alma girişiminden eli boş dönmüştür. Kıyam önderlerinin bu tutumlarının yanında bazı aşiret reisleri kıyamın olgunlaştığı bir dönemde Ankara hükümetinin çağrısıyla kıyamdan çekilmiştir.
Dersim, Hozat, Çemişgezek bölgelerinde Kürt ileri gelenleri bir araya gelerek Ankara Hükümeti'nin Kürtlere yönelik tutumlarını öğrenmek amacıyla Hükümete bazı soruların sorulmasına karar verir.

1- Kürdistan Muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul saltanat Hükümetinin bu babdaki kararını Mustafa Kemal Hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması,

2- Kürdistan Muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal Hükümetinin görüş noktası hususunda Dersimlilere acele cevap verilmesi,

3- Elaziz, Malatya, Sivas, Erzincan mıntıka-ları hapishanelerinde mevcut bütün Kürt mah-kumlarının serbest bırakılması,

4- Kürt çoğunluğun bulunduğu noktalardan Türk Hükümeti memurlarının çekilmesi,

5- Koçgiri Mıntıkasına gönderildiği haberi alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması.

Ankara Hükümeti'ne gönderilen bu sorulara Hükümet tarafından hiçbir cevap verilmez. Sa-dece halkı yumuşatmak için bir heyet gönderilir ancak bu heyet Dersim halkı tarafından kovulur. Dersimliler bu kez "Elaziz Vilayeti vasıtasıyla" bir telgraf çekerler. Telgrafta şunlar belirtilir:
"Ankara Büyük Millet Meclisi Riyasetine;
Sevre muahedesi mucibince; Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, binaenaleyh bu teşkil edilmelidir, aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan eyleriz." (İmza: Garbi Dersim Aşair Rüesası)

Telgrafın gönderilmesiyle beraber artık Hükümete karşı bağımsızlık mücadelesi başlatılır. Hükümet bölgeye asker göndermeye başlar. Ayaklanmanın gelişim planı şu şekilde hazırlanır: Hozat'a Kürdistan bayrağı çekilecek, ardından Erzincan, Xarput ve Malatya üzerinden Sivas'a doğru ilerlenecek ve Ankara Hükümeti'nden Kürdistan'ın bağımsızlığının tanınması istenecekti. Bu arada Ankara Hükümeti ayaklanmayı içten bastırmak için bazı aşiret reisleriyle görüşüp yanına çekmeyi başardı. Diyap Ağa, Meço Ağa, Kango oğlu Remzi ve Binbaşı Hayri Dersim mebusu olarak Ankara'ya çağırıldı.

Ayaklanmaya yönelik ilk ağır darbe bu şeklilde gerçekleşti.
6 Mart 1921'de Kızıltepe'li Rifet ve Temiro oğlu Hüseyin Bey önderliğindeki bir grup köylü asker kaçaklarını yakalamak isteyen bir süvari bölüğüne Koçgiri yakınlarında baskın düzenler. Baskında Binbaşı Halis, iki Subay ve dört Er öldürülür. İmranlı da tamamen ele geçirilir. Hükümet 10 Mart 1921'de, Sivas bölgesinde sıkıyönetim Mahkemesi kurulması kararı alır.

Seyit Rıza, ayaklanma sırasında insiyatifi başkalarına; özellikle elçisi olan Nuri Dersimi'ye bırakır. Ayaklanmanın başlıca liderleri olarak Koçgiri aşiret ağalarından Alişan ve Haydar, ilk yönlendiriciler olarak da Alişer ve Nuri Dersimi'dir.

Hükümet ayaklanma bölgesinde bulunan birliklerine ayaklanmayı bastırma yönünde bir bildirge gönderir ve nasıl bastıracaklarını şöyle bildirir:
"İsyan ve eşkiyalıkta ayak direyenlerin mallarına el konulacak ve en yakın hükümet merkezine teslim ile evleri yakılıp yıkılacaktır. Ayaklanmada ve eşkiyalıkta direnenler tek kişi olmayıp köy halkı oldukları takdirde bu işlem bütün köy için uygulanacaktır."

Bu sırada Topal Osman adındaki bir çete reisi adamlarıyla beraber Refahiye üzerinden Koçgiri'ye cephe açar. 25 Martta, Eğin ve Erzincan'dan gelen bir Hükümet Birliği pusuya düşürülür.

Kurmeşan aşiret reisi Güzel Ağa bir çatışmada vurulduktan sonra hareket darbe alır. Kürt Kuvvetleri Koçhisar'dan doğuya doğru çekilmeye başlar. Zara'da çarpışan güçlere yardım gönderilemeyince oradakiler yenilgi alır. Hareketin askeri önderlerinden Bahri ve Sabit Bey'ler de vurulunca hareket öndersiz kalır. Kürt Kuvvetleri geri çekilerek cepheyi terk etmeye başlarlar. Haydar Bey 2.000 kişi ile 24 Nisan'da Erzincan-Pülümür üzerinden Dersim'e çekilirken Türklere hoş görünmek için Kureşan Aşireti reisi Kör Paşa, bir kaç bin kişilik bir kuvvetle yolunu keserek Dersime geçmesine engel olur. Haydar Bey onlarla savaşmayı redde-derek tekrar Koçgiri'ye geri döner. Daha sonra Sivas beylerine kanarak 1.000 kişilik grubuyla Hükümete teslim olur. Durumu fırsat bilen Topal Osman da geri dönerek halka yönelik kıyımına devam eder. Dersim'den hemen bir kısım Kürt savaşçı gönderilir, çarpışmalar sonucu çeteye büyük zarar verdirilir. Topal Osman da yaralı olarak kaçar. Haydar'dan boşalan yere amcası Mahmut Bey gelir. Mahmut Bey, Temiro Oğlu Hüseyin, Nuri Dersimi, Tarbazlı Memo, Kımıl Aziz, Dılo, Abbas, Alişer ve Paşo Arpaçayı geçerek Dersime varırlar. Buna rağmen ayaklanma Alişan Bey'in teslim olduğu 17 Haziran'a kadar sürer.

TBMM ordusu 11 Nisan 1921'de ayaklanma-dan geriye kalanları da yok etmek için harekete geçer. Koçgiri Hareketinin kanla bastırılması o sırada TBMM deki bazı Kürt Mebusları tarafından da şiddetle eleştirilir. Erzincan mebusu Emin Bey : "Orada öyle bir mezalim icra edilmiştir ki, tüyler ürperticidir" der.

Nuri Dersimi isyanın sonucunu şöyle değerlendiriyordu. "Koçgiri Kürt İstiklal Savaşı, Kürdistan istiklal savaşının bir merhalesiydi, onunla bir meydan muharebesi kaybetmiştik fakat savaş bitmemişti. Biz son zaferi kazanacağımıza inanmış ve iman getirmiştik. Arzu ve inancımıza hiç bir şekilde halel gelmemiştir."
Sivas Sıkıyönetim Mahkemesi, Alişan Bey, Haydar Bey, Alişer Bey ve Zarife ile ayrıca 95 isyancıyı idama, 180 isyancıyı ise 5 yıl ile müebbet hapse mahkum eder.

Alişer ve Karısı Zarife ise 9 Temmuz 1937 yılında Peri Palaxine'de Kafat mağarasında Rehber ve Zeynel adlı iki hain ve adamları tara-fından öldürülmüşlerdir.

Bugün bu ayaklanmanın gerçekleştiği böl-geye gidilirse, bunun izlerine rastlamak zordur. Sistemin tehcir politikası sonucu özellikle önde gelen aileler başta olmak üzere, ayaklanmayla ilgisi olan-olmayan tüm bölge halkının çoğu Anadolu'ya sürülmüştür. Sonrasında uygulanan asimilasyon sonucu bu bölge Kürt özgürlük mücadelesinden koparılmaya çalışılmıştır.
Haklı olduğuna güçlü bir şekilde inanan bu halk, bu haklılığının üzerine; başarıyı, geleceği ve kurtuluşu bir gün mutlaka inşa edecektir. Bunun için de yaşadığımız 21. yüzyıl inşallah buna şahit olacaktır.
...............................................................
1-Kürt Siyaset Tarihi, Celilê Celil
2-Kürt Milliyetçilik Tarihi,
3-Kürt,İsyan,Tenkil Hareketi, Hıdır Göktaş
4-KTC, İsmail Göldaş
 

SİMKO İSMAİL AĞA BAŞKALDIRISI / Gülcan BAHTİYAR

Mizgîn 20. Sayı - Kürdistan coğrafyası sahip olduğu jeo-stratejik önemden ve geçirdiği siyasal süreçlerden dolayı kesintisiz bir şekilde ayaklanmalara tanıklık etmiştir. Bu mevcut konum ve durum "bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış" Kürdistan'ın tüm parçaları için geçerlidir.
I. Dünya Savaşı'nda Müslüman Kürdistan Halkı'nın aldığı darbelere rağmen, 20. yy'ın ilk çeyreğinde; Kuzey Kürdistan'da Koçgiri, Güney Kürdistan'da Şêx Mahmud Berzenci ve Doğu Kürdistan'da da Simko ayaklanmalarının aynı zamanlara denk geldiğini görmekteyiz. O dönemin koşullarında birbirinden bağımsız gelişen bu başkaldırılar, esaretin ve köleliğin dayatıldığı Kürt halkının özgürlük ve kurtuluş için attığı iyi niyetli ve anlamlı adımlardır.

Bir taraftan Emperyalistlerin Ortadoğu üzerindeki menfaatleri ve siyasal, ekonomik politikaları; bir taraftan da bölgedeki şahlık, krallık ve tek partili dönemlerin en gerici ve en ilkel yönetimleri arasında bin türlü sorunla boğuşan Kürt halkının, kendi bağrından çıkardığı bu direnişler, bu kıyamlar elbetteki bizim nazarımızda büyük ve değerli bir tarih, bir geçmiş olarak algılanmalı ve ödenen bunca bedele yüzeysel bir şekilde yaklaşılmamalıdır.
Şikak Aşireti Reisi İsmail Ağa (Simko), 1921 yılında Doğu Kürdistan'da büyük bir ayaklanma başlatmıştı. Önce Asurilere karşı savaşıp, dini liderleri Mar Şamun'u öldürdü. Daha sonra Kürt kuvvetleri saldırıya geçip Urmiye ile Tebriz'in bir kısmı kontrol altına alındı. Ayaklanma bugünkü Türkiye-İran sınırında olduğu için, Türkler ilk etapta ayaklanmanın kendi sınırlarına sıçramasından korkuyorlardı. Ancak o dönemde Yunan-Türkiye savaşı söz konusu olduğu için de elden geldikçe sorun oluşturmayacak şekilde ayaklanmanın Kuzey Kürdistan'a sıçramasını engelleyip en az zararla kurtulmayı amaçlıyorlardı. İran'ın büyük bir orduyla Kürt kuvvetlerine saldırması sonucu Simko Türkiye sınırına çekilmek zorunda kalır.
1921 yılının sonuna doğru önemli Kürt cemiyetlerinde bulunan Kürt aydınları ve önderleri Kürdistan'da genel bir kıyam hazırlığı içine girmiş-lerdi. Bu konuda Simko'dan da, kendi cephesinden gerekli desteği sunması istenir.
Simko bu dönemde İran'a karşı direnişini sürdürür ve Mehabad'ı ele geçirmeyi hedefler. 6 Ekim 1921'de Simko'nun kayınbiraderi Taha, Mehabad'a saldırır. Simko'nun da desteğiyle kısa sürede kent ele geçirilir. Mehabad'ın ele geçirilmesinden sonra Azerbaycan'da konumlanmış bulunan İran ordusu da saldırıya geçer.
Daha sonra Ezdikan'da ve Toppah'da hükümet güçleri yenilgiye uğratılır ve direniş güçleri tarafından buralar da ele geçirilir. Simko güçlerinin ele geçirdiği yerler Urmiye Gölü'nün batı yakasından, Kuzey Koy'a, güneyde Bane'ye ve Zibar yöresinden Bira-Kapra'ya kadar genişlemiştir.
Direniş güçlerinin geniş bir alana yayılması ve büyük zaferlerin elde edilmesi gerek İran Hükümeti tarafından ve gerekse de Türkiye Hükümeti tarafından endişeyle karşılanır.
Simko'ya göre İran İmparatorluğu'nun dağılması, Doğu Kürdistan'ın kendi bağımsızlığını elde etmesiyle ancak mümkündü. Simko Azerbaycan silahlı kuvvetlerinde Albay Zafer Dowleh'e 1922'de yazdığı mektupta şunları ifade eder: "Kürt aşiretlerinin dörtte biri büyüklüğünde bile olmayan dünyanın küçük uluslarının Alman hükümeti gibi büyük hükümetlerden özerkliklerini elde ettiklerini görüyorsunuz.
Eğer bu büyük Kürt ulusu İran'dan haklarını alamazsa, bu koşullarda yaşamaktansa ölmek daha iyidir. Kaldı ki, İran hükümeti bize haklarımızı verse de vermese de Kürdistan'ı özerk yapacağız."
Simko, Kürdistan koşullarından kaynaklı yalnız başına mücadele etmesinin yeterli olmayacağını düşünerek İngiliz güçleriyle görüşüp onlardan destek almaya çalışır. Ancak Kürdistan tarihinde bilinen bir gerçektir ki; Kürdistan'da ortaya çıkan başkaldırıların bastırılması için yüzyılların kanlı-bıçaklı devletleri, gerektiğinde aynı masaya oturup anlaşmalar yapmışlardır. İngilizlerin, Simko başkaldırısını; gerektiğinde kendi lehlerine kullanmaları ve gerektiğinde de karşı durup bastırmaya çalışmaları da bu tarihi gerçeklik doğrultusunda ele alınmalıdır. İngilizler bu dönemde İran Hükümetiyle işbirliği anlaşması imzaladığı için Simko'ya destek vermezler. Aynı zamanda Türkler Yunanistan'la savaş içinde oldukları için, Simko'yla anlaşıp destek sözü vererek onun kendi sınırlarındaki Kürtler'le işbirliğini önleyip olayı kendi lehlerine çevirmeye çalışmışlardır.
İran, Türkler'in bu desteği çekmeleri için görüşmeler başlatır. Bu görüşmeler sonucunda da bilinen tarihi gerçeklik tekrar tezahür eder ve 25 Ekim 1922'de Türk-İran anlaşması imzalanır.
1922'de İran Hükümeti, Mehabad'ı tekrar ele geçirmek üzere askeri güçlerini Miyandewab'da toplar. Üç ay süren çatışmalar sonrası İran askeri güçleri yenilgiye uğrayıp geri çekilmek zorunda kalır.
İran güçleri ile 25 Temmuz'da Şakaryazı'da gerçekleştirilen çarpışmalarda, uzun bir direnişten sonra İran'ın askeri üstünlüğü sonucu Kürtler yenilgiye uğrar.
İran askeri güçleri burada kazandıkları zaferin ardından Urmiye üzerine saldırıp burayı da tekrar ele geçirirler. Simko'nun karargahı durumunda olan Şerik'e doğru hareket edilir. Türk sınırında bulunan Şerik de İran hükümeti tarafından ele geçirilir ve Türk askerlerinden direnişçilerin sınırdan geçerken silahsızlandırılmaları istenir.
Simko, Kela Reş denilen yerde İran askeri güçlerine saldırır. Ancak askeri yetersizlikten dolayı Sarıtaş Dağı'na sığınmak zorunda kalır. Şiddetli geçen bu çarpışmalar sonucu Simko tutuklanır ve Türkiye'ye sürgün edilir.
Simko hakkında Türk istihbaratı tarafından şunlar belirtilir:
"Kaymakam Özdemir Beye
14.6.338
İstihbarat No.1745
1- Simko zeki bir adamdır. Zekası sayesinde taşıdığı hançeri uygun bir zaman için saklamıştır. Bu adamın kafasında bağımsızlık elde etme düşüncesi yatmaktadır. Onun amacı İran'da etkisi artıncaya kadar ve amacına ulaşıncaya kadar bizimle arasının açılmamasıdır.
2- Simko'nun Kürt aşiretleri içinde etkisinin artması bizim Milli Hükümet'e ters düşer.
Ama şimdilik Simko'yla ilişkilerimizin bozulması çıkarımıza da değildir. Eğer yapabilirseniz Simko'yla Kürt aşiretleri arasında düşmanlık oluşturunuz. Çünkü bu hükümete yapılan büyük bir hizmet olur. Simko aleyhine propaganda yapınız. Onun, İngiliz parasıyla bu hareketi sürdürdüğünü ve kendi öz menfaati ile İngiliz menfaati uğruna harekete başladığı propagandasını halkın içinde yaygın hale getirin.
Cephe Komutanı adıyla
Harp Kurmay Başkanı Basri"
Kürdistan'ın bütün parçalarında halk hiçbir zaman kendisine karşı yapılan zulümlere sessiz kalmamış ve fırsatını bulduğu ilk anda gereken tepkiyi ortaya koymuştur. Simko Türkiye'ye gönderildikten sonra da boş durmamış ve tekrar kaçıp fırsatını bulduğu anda direnişe geçmiştir.
Simko, 1924'te İran'a teslim olmak üzere Türkiye'den kaçtı. İran hükümeti; kendilerine bağlı kalacağına söz vermesi karşılığında Şerik'te oturmasına izin verir. Ancak aradan uzun bir süre geçmeden 1925'te Simko bazı Kürt aşiretleriyle Şahpur Ovası'nı iş-gal eder. İran askeri güçleri tarafından yenilgiye uğratılır ve Türkiye sınırına yaklaştığında Türk askerleri tarafından kuşatılıp, tutuklanır. 1928'e kadar Irak ve Türkiye'de kalır. 1929'da İran'da tekrar ikametine izin verilir ve Kuçno'ya vali olarak atanır. 1930'da İran askeri güçleri tarafından vahşice katledilir.
Bu gün Kürdistan'ın esaret altında olması ve birden çok ülkenin otoritesi altında olması bu halkın kendi beceriksizliği değildir. Kürdistan Ortadoğu'nun jeopolitik açıdan en önemli noktasında bulunması açısından tarih boyunca tek bir ülkenin sömürgesi değil, dünyada egemen olmaya çalışan birçok süper gücün hedefi haline gelmiştir.
Zaman akıp gitmekte ve yaşananlar bir tarih olmaktadır. Ama Kürdistan halkı ne yenildi, ne de tarih oldu. Bugünkü tüm olumsuzluklara rağmen özünü ve potansiyelini korumaktadır. Her fırsatta Kürt halkının toplumsal yaşamını alt-üst ederek refah ve mutluluk arayanların en son varacakları nokta, Allah'ın tarih için belirlediği yasaların bir neticesi olarak, Kürt halkının zalimlerden hakkını alması olacaktır inşallah.


Kaynak:
Kürt Ulusal Hareketi - Chris Kutschera
Kürt Miiliyetçiliğinin Kökenleri - Abbas Vali
Kürt Siyaset Tarihi - Celilê Celil
 

ŞEYH MAHMUT BERZENCİ KIYAMI / Av.Mahmut SEZER


Mizgîn 21. Sayı - Dünya Emperyalizmi Birinci Dünya Savaşı sonrası, dünya düzenini yeniden dizayn etmeye çalışılırken, Ortadoğu coğrafyasının paylaşımı, sömürge sistemleri için üzerinde ittifak edemedikleri en önemli meseleydi. Halkların özgürlüğü adına bir araya gelip masa başlarında anlaşmalar imzalayan sömürgeci sistemler, değil halkların özgürlüğünü kazandırmak, yapılan anlaşmalarla dünya halklarını yeni bir esaret dönemine mahkum etmişlerdir.

Kürdistan'ın paylaşımı üzerine gizli pazarlıklar yapılırken Musul üzerinde ittifaka varamayan İngiltere ve Türkiye'nin kendi aralarında yaptıkları müzakerelere Kürdistan'dan tek bir temsilci dahi çağırılmamıştır. Bu süreçte Güney Kürdistan'da bağımsızlık mücadelesi veren Kürt Halkı'nın öncülüğünü Şeyh Mahmut Berzenci yapmıştır. Süleymaniyeli olan Şeyh Mahmut, Şeyh Said Berzenci'nin oğludur.
Şeyh Said Berzenci, Güney Kürdistan'ın henüz Osmanlı egemenliğinde bulunduğu dönemlerde İttihatçıların başa gelmesiyle birlikte 1908'de yeni yönetime karşı kıyam başlatır. Kıyama oğlu Şeyh Mahmut da destek verir. Kıyam, Jön Türkler tarafından bastırılır, ardından Şeyh Said, Şeyh Mahmut ve kıyama katılanların bir kısmı Musul'a sürgün edilirler. İttihatçılar sürgünde olan Berzenci ailesini tamamıyla ortadan kaldırmayı hedeflerler. Bu doğrultuda Musul'da Berzenci ailesi hakkında karalama kampanyası başlatılır. Berzenci ailesine burada düzenlenen bir suikast sonucu Şeyh Said Berzenci ve oğlu Şeyh Ahmet katledilirler. Bu katliam sonrası Şeyh Mahmut gözetim altına alınıp Musul'dan çıkışı yasaklanır. Olaylar Kürdistan'da yankı uyandırır ve Kürt aşiretleri Şeyh Mahmut'un serbest bırakılmasını, aksi takdirde Musul'a saldırıp Şeyh Said ve Şeyh Ahmet'in intikamını alacaklarını belirtirler. Bunu üzerine Şeyh Mahmut serbest bırakılır ve Süleymaniye'ye gitmesine izin verilir.
Şeyh Mahmut'un Süleymaniye'ye dönmesi İttihatçıların endişelenmesine neden olur. Şeyh Mahmut, 1918'de Kerkük'teki İngilizlerin başkomutanına ve Wilson'a bir mektup gönderir. Mektubunda; Kürdistan'da bağımsız bir hükümetin kurulmasına dair bir teminat verilmesini ister. Kürt Hükümeti'nin başına geçmek istediğini de mektubunda ifade eder. İngilizlerin bu dönemde bölgeden çekilmesiyle beraber, İttihat Terakki yönetimi Şeyh Mahmut'u bu mektubundan dolayı yakalayıp mahkemesini kurar. Mahkeme, Şeyh Mahmut'un idamına karar verir. Ancak Şeyh Mahmut'un idamının halk arasında büyük bir ayaklanmaya sebep olabileceği korkusuyla idam kararı geri alınır. Şeyh Mahmut'un Wilson'a gönderdiği mektubun ardından, Binbaşı Noel eşliğinde bir İngiliz heyeti Şeyh Mahmut ile görüşmek üzere Süleymaniye'ye gelir. Görüşmeler sonucunda Şeyh Mahmut'un Irak'taki genel hükümdar tarafından "Kürdistan Yöneticisi" olarak atandığı açıklanır. Şeyh Mahmut bu süreçte Paris Barış Konferansı'na gönderilmek üzere bir müzakere mektubu hazırlar, Reşit Kaban ve Seyit Ahmet Berzenci aracılığıyla Paris'e gönderir.
Şeyh Mahmut hükümdarlığı süresince idari alanda bazı boşlukların yaşanması sonucu; İngilizler bazı idari dairelere kendi adamlarını yerleştirip, Kürtler'i yönetimde etkisiz bırakmaya çalışıyorlardı. İngilizler devamlı olarak Şeyh Mahmut'un nüfuzunu kırmaya ve halkı kandırıp kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. İngilizlerin güven kırıcı siyasetleri karşısında Şeyh Mahmut, Kürt aşiretleri ile görüşmelerde bulunup başkaldırı hazırlığı yapmaya başlar. Dızli Aşireti lideri Mahmut Han'dan, Süleymaniye'yi almasını ister. Bunun üzerine Mahmut Han, silahlı güçleriyle 21 Mayıs 1919'da Süleymaniye'yi ele geçirir. Aynı zamanda İran Kürdistanı'nda bulunan birçok aşiret, hükümete karşı ayaklanarak İran ile Irak Kürtleri'nin birleşmesi ve Şeyh Mahmut öncülüğünde büyük bir Kürdistan'ın kurulmasını talep ederler. Süleymaniye'de başlayan ayaklanma kısa sürede Kürdistan'ın birçok bölgesine yayılır.
Şeyh Mahmut da ordusuyla birlikte Derbendi Baziyan'da konumlanmıştı. Bir bölük İngiliz askeri de Çemçemal'de 17 Haziran'da Şeyh Mahmut kuvvetlerine saldırmak için bekliyordu. İngiliz kuvvetleri Derbendi Baziyan'ı arkadan kuşatarak, Kürt kuvvetlerini bombardımana tutar ve bu sırada Şeyh Mahmut yaralanır. Şeyh Mahmut'un yaralanmasıyla birlikte öndersiz kalan Kürt kuvvetleri dağılmaya başlar. İngilizler Şeyh Mahmut'u ve damadı Şeyh Hama Garib'i yaralı ele geçirip Bağdat'a gönderirler. Bağdat'a askeri bir mahkeme kurulur ve Şeyh Mahmut şu suçlardan yargılanır;
1-Büyük Britanya Devleti'ne karşı isyan etmek ve kan akmasına neden olmak.
2-Britanya bayrağını indirip, yerine Kürdistan bayrağı asmak.
Şeyh Mahmut kendisine isnat edilen suçları kabul etmeyip, İngilizlerin kendisine verdikleri sözü tutmadıklarını ve akıtılan kandan da İngilizlerin sorumlu olduğunu ifade eder. Mahkeme, Şeyh Mahmut'un idamına karar verir. Daha sonra bu ceza 10 yıl hapse ve Hindistan'a sürgüne çevrilir. Wilson, mahkemenin bu kararını tehlikeli bulup şunları ifade eder; "Şeyh Mahmut'un hayatta kalması onun dostları için büyük bir umuttur. Düşmanları için de büyük bir tehlikedir. Şeyh Mahmut'un dostları onun döneceği ümidiyle eski tutumlarına devam edeceklerdir. Düşmanları da döneceği korkusuyla rahat bir yaşam yaşayamayacaktır. Yani kısaca, Şeyh Mahmut hayatta olduğu sürece Kürdistan'da istikrar olmayacaktır."
İngiltere'nin sömürgesi durumunda olan Irak'ta özellikle Güney Kürdistan'ı kapsayan topraklar İngilizler için büyük bir önem arz etmekteydi ve burada mutlak anlamda kendileri hüküm sürmek istiyorlardı. 24 Temmuz 1920'de Fransızların Şam krallığından düşürdükleri Faysal, 23 Ağustos 1921'de (Kerkük ve Süleymaniye'den tek bir Kürt delegenin katılmadığı) bir törenle İngiltere tarafından Irak Kralı ilan edilir. Faysal, İngilizlerin kendisine bağışladığı Krallığın sınırlarını genişletmek ve Irak'ta egemenliğinde yaşayan bütün halklara hüküm sürmek istiyordu. Bu minvalde denilebilir ki özellikle Kürt Halkı gibi savaşçı ve özgürlüğüne tutkun bir halkın önünü kesmek, Faysal'ın en önemli hedefiydi.
Şeyh Mahmut'un Hindistan'a sürgün edilmesinden sonra da Güney Kürdistan'da halk özgürlüğünü elde edebilmek için farklı bölgelerde ayaklanmıştır. Amadiye bölgesinde halk 15 Temmuz 1919'da Hacı Şaban Ağa önderliğinde ayaklanmış, Aqra'da Barzaniler öncülüğünde irili ufaklı ayaklanmalar olmuştur.
1921 ve 1922 yılları arasında İngilizler ve Kemalistler arasında Musul'un paylaşılması konusunda sorunlar çıkmıştı. Kemalistlerin, Musul'da hak iddia etmelerine karşılık İngilizler de Kürdistan'ı öne sürerek Musul üzerinde hak talep ediyorlardı. Bu ikircikli politikalar sonucu İngilizler Kürt Hükümetini yeniden kurma girişiminde bulunurlar. Bunun için de sürgünde olan Şeyh Mahmut'u tekrar Süleymaniye'ye çağırırlar. Güney Kürdistan'da yaşanan ayaklanmalarını önünü alamayan ve maddi anlamda büyük kayıplara uğrayan İngiliz yönetimi sorunu politik açıdan halledip, maddi kayıplarını önlemek istiyordu. Bütün bu sebepler ve Kürt halkının Şeyh Mahmut'a olan bağlılığı, Şeyh Mahmut'u tekrar Süleymaniye'ye getirtmiştir. Şeyh Mahmut, Kürdistan'a tekrar "Kürdistan Yöneticisi" olarak geri döner. Ardından yeni bir kabine kurulur ve bakanlıklar belirlenir. Bakanlıklara atanan isimler Güney Kürdistan'da yayın yapan Bangi Kurdistan Gazetesi'nde yayınlanır. Bakanlıklara getirilen isimler şunlardır:
1- Başbakan Şeyh Kadiri Hefid
2- İçişleri Bakanı Şeyh Muhammed Garip
3- Maliye Bakanı Abdulkerim Alaka
4- Eğitim Bakanı Mustafa Paşa
5- Savunma Bakanı Salih Zeki Sahibkıran
6- Adalet Bakanı Hacı Molla Sait Kerkükizade.
İngilizler Şeyh Mahmut'tan Türkleri Musul'dan uzaklaştırıp Musul sorununda kendilerinin galip çıkmalarını istemişlerdi. İngiliz temsilcileri ve Kral Faysal, Şeyh Mahmut'a Kürdistan'ın bağımsızlığının tanınacağına dair söz vermişlerdi. Şeyh Mahmut kendisine verilen sözlerin yerine getirilmesini beklemeden Kasım 1922'de kendi "Kürdistan Yöneticisi" unvanını değiştirerek kendisini "Kürdistan Kralı" ilan eder. Irak yönetiminde bulunan Kürdistan'a ait bölgeleri kendi yönetimine alıp Güney Kürdistan'da bağımsızlığını tamamıyla kazanmak istiyordu. Kerkük bu dönemde resmi anlamda Bağdat'a bağlı bulunuyordu. Bu bağlamda 1922 yılının Aralık ayında kendisine, Kerkük'ten iki yardımcı tayin eder.
Şeyh Mahmut daha önce de İngilizlerin kendisine karşı dürüst davranmadıklarını bildiği için, siyasi kararları kendisi belirliyordu. İngiliz yönetimi Şeyh Mahmut'u Türklere karşı kullanmak isterken, Şeyh Mahmut İngiltere ve Türkiye arasındaki çelişkileri kendi lehine kullanmaya çalışıyordu. 1922'de İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından bir bildiri yayınlanır ve bu bildiride şunlara yer verilir: "İngiliz ve Irak hükümetleri, Irak sınırları içinde yaşayan Kürtlerin, bu sınırlar içinde bir devlet kurma haklarını tanımaktadır. Umut edilir ki, çeşitli Kürt unsurlar en kısa zamanda aralarında anlaşmaya vararak, söz konusu hükümete verecekleri biçimi, otoritesinin neleri kapsayacağını bildirmeleri ve İngiliz ve Irak hükümetleriyle ekonomik ve siyasi ilişkilerini tartışmak üzere yetkili delegeleri göndermelerini beklemekteyiz."
Bu bildiri hiçbir zaman uygulamaya geçmemiştir. Bu durumdan da anlaşılacağı üzere, Kürt halkının hayati öneme haiz istemleri, işbirlikçi ve sömürge güçler tarafından hafife alınmış ve kirli emellerine alet edilmiştir.
1923'te Lozan Antlaşması'nın ilk sonuçlarının belirlenmesiyle birlikte Kürdistan'ın bir çok bölgesinde kıyamlar baş göstermiştir. Şeyh Mahmut, İngiliz ve Irak yönetiminin vaatlerinde samimi olmadıklarını görünce büyük ve genel bir ayaklanma hazırlığı yapmaya başladı. Bunun için de Necef ve Kerbela'daki Şii liderlerle de temasa geçti. Gelişmeleri haber alan İngiliz yönetimi ve askeri kuvvetleri Bağdat'ta bir araya gelerek Şeyh Mahmut ve yönetimine yönelik kararlar alırlar. Bu minvalde 21 Şubat'ta Şeyh Mahmut'a şu ültimatomu gönderirler: "Ya tüm idari konseyinle Bağdat'a gelip durumu izah edeceksin ya da görevden alınacaksın." Bu durum Süleymaniye halkına, uçaklardan atılan bildirilerle haber verilir ve halkın direniş göstermesi halinde kentin bombalanacağı bildirilir.
Şeyh Mahmut'un bu ültimatoma karşılık direnişe geçmesi üzerine 22 Şubat 1922'de Süleymaniye kentine tekrar uçaklardan bildiriler atılır. 24 Şubat'ta Şeyh Mahmut İngiliz temsilcisi Edmons ile telgraf aracılığıyla görüşür ancak sonuç alınamaz. Şeyh Mahmut ve hükümet temsilcileri 3 Mart'ta Kerkük'e geçerler. Aynı gün Süleymaniye bombardımana tabi tutulur. Daha sonra Şeyh Mahmut, Serdeşt yakınlarında bir mağaraya yerleşip 8 Mart'ta Bangî Heq adlı bir gazete çıkarıp ilk sayısını "cihad" çağrısına ayırır. Salih Zeki komutasında "Kürt ulusal ordusuyla" kıyam hazırlığını sürdürür.
Rewanduz'un İngiliz ve Faysal birlikleri tarafından işgalinden sonra, işgalciler 8 Mayıs 1923'te Süleymaniye'ye yönelir. 12 Mayıs'ta Hint ordusunun iki taburu, Edmons ve bazı İngiliz subaylar eşliğinde Kerkük'e doğru hareket eder. İngilizler etrafını kuşatınca, Şeyh Mahmut geri çekilir ve Süleymaniye savaşılmadan işgal güçleri tarafından ele geçirilir. 20 Mayıs'ta Şeyh Mahmut bazı askeri kuvvetleriyle birlikte İran'a gider.
Güney Kürdistan halkı İngiliz yönetimi ve işbirlikçi Faysal yönetimini kabul etmedikleri için Süleymaniye'de gereken hakimiyet kurulamıyordu. 17 Haziran 1923'te İngiliz yönetimi Süleymaniye'den çekilme kararı alır. Bunun üzerine 11 Temmuz 1923'te Şeyh Mahmut tekrar Süleymaniye'ye döner. Ancak İngiliz kuvvetleri Güney Kürdistan'daki bir çok şehri Irak yönetimine bağlayarak Şeyh Mahmut'un etki alanını daraltmaya çalışmıştır. Şeyh Mahmut İngiliz yönetiminin bütün uyarılarına rağmen Kürdistan'ın diğer bölgelerinin de içişlerine karışıyordu. İngiliz kuvvetleri, tehdit amacı ile Şeyh Mahmut'un genel karargahına bombalı saldırıda bulunurlar.
İngiliz yönetimi "silahlı kuvvetlerin izni olmaksızın asker toplamak, kanunsuz vergi toplamak, ülkenin düşmanlarıyla ilişki kurmak"la suçladıkları Şeyh Mahmut'tan kurtulmak istiyorlardı. 20 Mayıs 1924'te, Şeyh Mahmut'un beş güne kadar teslim olmaması durumunda kentin yeniden bombalanacağı bildirilir. Şeyh'in teslim olmaması üzerine 27 ve 28 Mayıs'ta İngiliz Hava Kuvvetleri Süleymaniye'yi bombalar. Bombardımanın şiddeti sonucu şehrin nerdeyse üçte ikisi yıkılır.
Şeyh Mahmut askeri güçleriyle tekrar şehri terk edip uzun bir süre direnişe devam eder. Ancak Güney Kürdistan işgal güçleri tarafından kuşatılır. Şeyh Mahmut'un şehri terk etmesiyle beraber Faysal, ilk defa Kerkük'e gider ve burada Irak bayrağı Kerkük Kalesi'ne dikilir. Şeyh Mahmut da İran'a iltica eder. 9 Ekim 1956'da vefat eder.

KAYNAKLAR:
Refik HİLMİ(Anılar)- Şeyh Mahmud BERZENCİ Hareketi
Chris KUTSCHERA- Kürt Ulusal Hareketi
Minorsky- Kürtler
 

Şeyh Mahmut Berzenci Kıyamı-2 / Gülcan BAHTİYAR

Mizgîn 25. Sayı - 1930'lu yıllarda, Güney Kürdistan'ın farklı bölgelerinde İngilizler'e ve onların kuklası olan Irak yönetimine karşı ayaklanmalar gerçekleşir.
Musul Vilayeti, "Irak Hükümeti'nin, Kürtler'in ulusal özelliklerini göz önünde bulundurmaya mecbur olduğu" şartıyla ve "Milletler Cemiyeti'nin başka tavsiyeleriyle" Irak devletinin içine alındıysa da, Irak yönetimi kararın alındığı ilk günden itibaren bu koşulları yerine getirmez. Kürt halkı bu durumdan rahatsız olur ve altı Kürt mebusu, rejimin Milletler Cemiyeti'nin kararlarını uygulamakta ağır davrandığı görüşüyle, Başbakan'a mektup gönderirler. Gönderilen mektupta; "Kürt bölgelerinde öğretime ayrılan ödeneklerin arttırılması, Irak Kürdistanı'nda tek yönetim biçiminin hazırlanması ve Kürdistan'ın toplumsal gereksinmelerine ilişkin ödeneklerin fazlalaştırılması da istendi."

Rejimin Kürt Halkı'na karşı ortaya koyduğu duyarsızlık ve yaşanan haksızlıklar, halk nezdinde büyük bir memnuniyetsizliğe yol açar ve yer yer ayaklanmalar gerçekleşir. 1929'da dört Kürt mebusu, Irak parlementosunda başbakan ve yüksek komisere şu istekleri sunarlar:
1- Kuzeyde, yönetim merkezi Duhok olmak üzere yeni bir ilin oluşturulması.
2- Irak Hükümeti gelirlerinden her yıl Kürt bölgelerinin geliştirilmesine % 20 ödenek ayrılması.
3- Zorunlu Kürtçe öğretiminin uygulanması.
4-Hükümet askerlerinin Güney Kürdistan'dan geri çekilmesi.
5- Irak Hükümeti'ne iki Kürt temsilcisinin katılması.
30 Haziran 1930'da, İngiliz-Irak Antlaşması imzalanır. Kral Faysal liderliğinde bu antlaşmayla Irak bağımsızlığına kavuşurken; İngiltere, antlaşmayı kendi çıkarları doğrultusunda düzenler. Söz konusu antlaşmada, Kürt Halkının haklı ulusal taleplerine hiçbir şekilde yer verilmez. Bu antlaşmanın imzalanması üzerine Kürtler, Milletler Cemiyeti'ne farklı bölgelerden üst üste dilekçeler gönderirler. Ortaya çıkan bu gerginliği gidermek için İngiliz ve Irak Hükümeti'nden temsilciler Kürdistan bölgesine gönderilirler.
Süleymaniye ve diğer bölgelerdeki Kürtler, 6 Eylül 1930'da, o dönemde gerçekleştirilmesi düşünülen parlemento seçimlerini boykot ederler. Halk, rejim karşıtı mitingler düzenleyerek sesini duyurmaya çalışır. Süleymaniye'de gerçekleştirilen bir mitingde polis halka ateş açar ve 20 Kürt öldürülür ve mitinge katılanların bir çoğu yaralanır. 6 Eylül'de yaşanan bu olumsuzluklar tarihe "Roja Reş" diye geçer.
Şeyh Mahmud Berzenci bu ortamda gerçekleştirilecek bir direnişin başarıya ulaşabileceğine inanır ve silahlı mücadele kararı alır. Bunun üze-rine Güney Kürdistan'da bir çok bölgeden halk bu direnişe kendiliğinden destek verir. Irak askerleri ilk çatışmada Kürt direnişçiler tarafından mağlup edilirler. Bu durum, "Kürt tehlikesi"ne karşı bölgede kendi askerlerinin kalmasının gerekliliğini kanıtlamak isteyen İngilizler tarafından bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirilir. Bunun üzerine İngiliz Hava Kuvvetleri hemen harekete geçerek, Güney Kürdistan'ı hava saldırısına tutar.
Şeyh Mahmud ve Kürt subayı Binbaşı Mahmut Cevdet, Güney Kürdistan'daki bu durum ile ilgili Milletler Cemiyeti'ne 30 Ekim 1930'da bir bildiri gönderip şunları belirtirler: "Irak'ta Kürt Ulusu’nun aşağıda imzaları bulunan temsilcileri olan bizler, Arap hükümetinin dayattığı koşullara daha fazla dayanabilecek durumda olmadığımızın, Milletler Cemiyeti'nin bilgisine sunulmasını rica ediyoruz. Yasasızlık ve takibattan aralıksız çile çeken bizler, soydaşlarımızın, Arap esaretçilere karşı faal eylemlerde bulunulmasını önleyemeyiz…
Biz insanseverlik çıkarları adına, eski ve mağrur Kürt Ulusu’nun, aynı zamanda Irak'taki öteki mazlum ulusal azınlıkların, bundan öte, hakaretlerden korunacağını bütün dünyaya göstermeye mecburuz."
Kürt Halkı'nın haklı istemleri her zaman olduğu gibi bu kez de hiçbir şekilde yanıt bulmaz. Kürt direnişçiler ve İngiliz-Irak askerleri arasında çatışmalar hız kazanır. Direniş, Kürdistan'ın diğer parçalarındaki Kürtler'den de destek görür. Kuzey, Doğu ve Küçük Güney'deki Kürtler direnişe maddi destek sunarlar. 1931'de basın bu yardımları şu şekilde gündeme taşır; "Suriye Kürtleri, soydaşlarına yardım göndermek için her fırsattan yararlanıyorlar, onlar bundan bir süre önce, büyük bir camide Salah-ed Din Eyubi Tepesi'nde ölenlerin anısına dua okudular, konuşmalar yaptılar, mücadele veren Kürtlere yardım topladılar ve ayaklanmacılara esin verici çağrılarda bulundular."
Güney Kürdistan'daki direnişten rahatsızlık duyan Türkiye, sınırın yeterince korunmadığı iddiasıyla Irak rejimine muhtıra gönderir. Muhtırada, Güney Kürdistan'daki direnişçilerin sınırı aşıp Türkiye'deki soydaşlarına yardım ettikleri belirtilir. Muhtırada şunlara da değinilir: "Böylece Kürtler, Ağrı Bölgesi'nde Türkler tarafından mahkum edilmiş Kürt Kuvvetleri yararına baltalayıcı eylemde bulunmak istiyorlar."
Kürt direnişçiler Irak ve İngiliz askerlerine karşı zayıflayınca İran sınırına doğru çekilmeye başlarlar. Ancak burada da onları İran askerleri karşılar. Taşnak "Araç" gazetesinde çıkan bir haber, bu durumu şu şekilde özetler: "Acemistan ve Irak silahlı müfrezelerinin, Kürt ayaklanmacıları yok etmek üzere önümüzdeki günlerde birleşeceği anlaşıldı."
Kürdistan'da tarih yine tekerrür ediyordu ve Kürdistan'da gerçekleşen direnişlere karşı, bütün emperyalist ve sömürgeci zihniyetler tekrar birleşiyorlardı. Irak askerleri ve İran askerleri Kürt direnişçilere aynı zamanda saldırarak ayaklanmayı bu şekilde bastırmaya çalışırlar. Bu durum direniş gücünün çözülmesine neden olur. Şeyh Mahmut, Doğu Kürdistan'a çekilmek isterken, İran askerlerinin bütün yolları kapadığını öğrenir. Daha fazla direnemeyen Şeyh Mahmut, 1931 Mayıs ayında İngiliz askerleriyle görüşmek ister. Şeyh Mahmut, İngiliz yüksek komiseri sekreteri ile görüşür ve ailesiyle birlikte Süleymaniye'ye gider.
Şey Mahmut, bir İngiliz subayı eşliğinde Süleymaniye'den, Bağdat'a, Bağdat'tan Ur kentine götürülür. Buradan Samara'ya sürgün edilir. "Doğunun Fecri" gazetesi Kürt ulusal mücadelesi lideri Şeyh Mahmut için şunları yazar: "Şeyh Mahmud'un tez elden Kürdistan'dan çıkarılması, onun tutuklu olduğu zaman bile, emperyalist baskıcılarda ne denli korku uyandırdığını doğruluyor. Şeyh Mahmud'un Süleymaniye'de törenle karşılanması, İngiliz emperyalizmine duyulan nefretin ve anti-emperyalist mücadele kararlılığının, Irak'ta yaşayan halkların kalbinde kaldığının en iyi kanıtıdır."
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Güney Kürdistan'ı işgal eden İngilizlere ve İngilizlerin kurduğu Irak Hükümeti’ne karşı başlattığı özgürlük mücadelesiyle efsanaleşen Şeyh Mahmut Berzenci, daha önceki bölümlerde anlattığımız direniş ve özgürlük mücadelesiyle Kürt tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Şeyh Mahmut Berzenci'nin; bu süreçteki Kürt karşıtı sömürgeci politikalara karşı verdiği mücadele, kendisinden sonra 20. yüzyıl boyunca devam etmiş ve Güney Kürdistan'daki uzun soluklu özgürlük mücadelesinin önemli bir halkasını oluşturmuştur.

Kaynaklar:
-Chris KUTSCHERA, Ulusal Hareketi
-Minorsky, Kürtler
-Naci KUTLAY, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler
-Celîlê Celil, Kürt Siyaset Tarihi
-Ahmet KAHRAMAN, Kürt İsyanları
Molla Mustafa Barzani Ayaklanması-1 / Gülcan BAHTİYAR
Mizgîn 27. Sayı - 1930'da Irak'ın bağımsızlığa kavuşmasıyla Güney Kürdistan'da halka yönelik baskılar daha bir şiddetlenmeye başlar. Daha önce Şêx Mahmut Berzenci önderliğinde direniş ortaya koyan halk, bu kez Barzani ailesi öncülüğünde yeni bir direniş için örgütlenir.

İkinci Dünya Savaşı arefesinde Kürdistan'da durum iyice kötüleşir. Irak hükümetinin Kürdistan'a yönelik uyguladığı baskı politikası yaşamın her alanında kendini hissettirir.

Bu dönemlerde sürgünde bulunan Barzan ailesi, 1939 yılında Kürt subayları tarafından kurulan "Hîwa" örgütü üyeleriyle temasa geçip Barzan bölgesine dönüş planları yapar. Molla Mustafa Barzani, 12 Temmuz 1943'te Süleymaniye'den Şeyh Mahmud Berzenci'nin oğlu Latif Berzenci'nin de desteğiyle sürgünden firar eder. Önce İran'a gider ve ordan kuzeye yönelerek sınırı geçer ve Barzan'a ulaşır. Barzani, hemen kendi aşiretini toparlar ve yeni bir direniş için hazırlıklara başlar. Bir yandan karakollara baskınlar düzenleyerek askeri teçhizat elde etmeye çalışırken, öte yandan Kürt aşiretlerine elçiler göndererek aşiretleri örgütlemeye çalışır.
Irak hükümetinin halka yönelik baskıları halkın hükümete karşı tepkisini artırır. Bu süreçte Molla Mustafa Barzani'nin direniş çağrısı halkta büyük yankı uyandırır. Molla Mustafa Barzani silahlı direnişe geçmeden önce sorunları diplomatik yollarla çözmeye çalışır. Irak hükümetine Şeyh Ahmet Barzani aracılığıyla bir mektup göndererek hükümetten; halkın yaşam düzeyinin yükseltilmesini, eğitim ve sağlık alanlarında çalışmaların iyileştirilmesini talep eder. Ancak hükümetten bu isteklere karşı herhangi bir yanıt gelmediği gibi halkın direnişe geçmesinin önüne geçebilmek için farklı önlemler de alınır. Bu bağlamda Şeyh Ahmet Barzani ve diğer Barzan yöneticileri rehin alınırlar. Irak Hükümeti, Mustafa Barzani'nin hemen teslim olmasını, aksi takdirde kendilerine yönelik silahlı saldırıların başlayacağını bildirir. Hükümet, rehin aldığı Barzani ailesini tekrar Hille'ye sürer. Barzani'nin kardeşi Şeyh Ahmed'i bir mektup yazmaya zorlarlar. Şeyh Ahmed bu mektubunda Barzani'ye yapılacak en iyi şeyin teslim olmak olduğunu belirtir.

Güney Kürdistan'da bulunan Hiwa, Rızgari, Şoreş, Yekitiya Xebat gibi örgütlerden de destek alan Molla Mustafa Barzani ve çevresindekiler askeri harekatı başlatırlar. Hiwa örgütü, Irak hükümeti başta olmak üzere bazı büyük devletlerin Bağdat büyükelçiliklerine mektup ve bildiriler göndererek Mustafa barzani'ye destek sağlamaya çalışırlar. Bazı kaynaklarda Molla Mustafa Barzani Hareketine her gün 40–50 kişi katılıyor ve hükümet tarafından gönderilen askeri kuvvetler bozguna uğratılıyordu.

Hükümet, İngilizlerden de destek alıp Mustafa Barzani'ye bir mesaj göndererek bölgeyi terk etmesini ister. Ancak bu istek, Molla Mustafa tarafından kabul edilmediği gibi direnişin daha da büyüyerek gelişmesine vesile oldu. İngilizler, direnişin daha fazla büyümemesi için önlemler almaya başlar. Irak hükümeti ise Kürtlerin elit tabakasından bazı kişileri kendi tarafına çekmeye çalışarak direniş gücünü kırmaya çalışır. Bu bağlamda Macit Mustafa'ya bakanlık görevi verilir ve direnişçilerle hükümet arasında arabuluculuk görevi kendisine yüklenir.

Direnişçiler bir çok bölgede hükümet askerlerini yenilgiye uğratınca, hükümet yetkilileri sorunu diplomatik yollarla çözmek amacıyla Molla Mustafa Barzani ile görüşülmesi için temsilciler seçip gönderirler. Direniş gücünün ekonomik yetersizliği, askeri teçhizatın azlığı gibi sorunlarla birlikte baştan itibaren sorunu diplomatik yollarla çözmek isteyen Molla Mustafa Barzani'nin görüşmeleri kabul etmesine neden olur.1943'ün aralık ayında Merga-Sor bölgesinde hükümet temsilcileriyle görüşmeler başlar. Mustafa Barzani, ayaklanmaya son vermek için şu koşulları öne sürer:

1- Kerkük, Erbil, Süleymaniye, Hanekin ve Duhok Kürt kentlerini kapsayan özel bir yönetim bölgesinin oluşturulması.
2- Her Bakanlar Kuru-lu'na, Kürt bölgelerinin yönetiminden sorumlu Kürt bakanının atanması.
3- Her Kürt bakana yardımcı atanması.
4- Kürtçe'nin resmi dil olarak tanınması.
5- Kürdistan'da ekonomik reformların yapılarak hayata geçirilmesi.

Kürt ulusal haklarını tanımayı hiçbir şekilde göze alamayan hükümet bu görüşmeleri uzatarak güç toplamaya çalışır.

Macid Mustafa, işlerin istediği gibi yürümediğini görünce 1944'ün Ocak ayında Kürdistan'a gelerek Barzani ile görüşür. Bir hafta süren görüşmelerden sonra yapılan anlaşmalara göre Hille'deki Şeyh Ahmed Barzani ve rehin alınan diğer Kürt yetkililerinin Barzan'a dönmelerine izin verilir. Macid Mustafa, Molla Mustafa Barzani'yi görüşmelerde bulunmak üzere Bağdat'a gitmeye ikna eder. Barzani, Şubat 1944'te Bağdat'a gidip daha önce kendisine gönderilen temsilcilere sunduğu koşulları detaylı bir şekilde içeren bir plan sunar. Hükümet, Molla Mustafa Barzani'nin öne sürdüğü koşulları kabul etmez. Bunun üzerine mayıs ayında Nuri Said, Kürdistan'da bir geziye çıkar. Bu gezide Barzani dışındaki Kürt liderleriyle görüşür. Gezi boyunca Kürtler'in istemlerini görmeye hazır olduğunu, Kürt bölgesinin teşkilini ve Kürtler'in kabinede temsilini kabul edebileceğini bildirir. Irak hükümeti ile Kürtler arasında aşağıdaki anlaşma imzalanır:

1- Ayaklanmacılar tarafından ele geçirilen topraklar onların denetiminde kalacak.
2- Ülkenin kuzeyindeki olaylarla ilgili olarak tutukluların tümü serbest bırakılacaktır.
3- Aşiret bütün kuvvetlerini ve Irak ordusundan alınmış silahlar da dahil olmak üzere bütün silahlarını muhafaza edecektir.
4- Irak Kürdistan'ında erzak eşit bir şekilde dağıtılacaktır.
5- Kürt bölgelerinde görevli bütün Arap memurların yerine Kürt memurlar atanacaktır.
6- Öğrenim ve Kültür alanında Kürdistan özerk olacaktır.
7- Yeni okul ve hastaheneler açılacaktır (19).

Anlaşma doğrultusunda Süleymaniye valiliğine bir Kürt Generali, Baha ed-Din Nuri atanır. Savaşın oluşturduğu kıtlıktan dolayı baş gösteren açlığa karşı tahıl dağıtımını sağlanır. Ancak anlaşma maddeleri henüz hayata geçirilmeden Nuri Said yönetimi istifa eder ve Irak'ta yeni hükümet başa geçer. Yeni hükümet Hamdi Ali Paçaci başkanlığında kurulur.

Kürt İşleri Bakanı Macid Mustafa'yı görevinden alan Paçaci, daha sonra ordudaki bazı Kürt subayları tutuklatır. Molla Mustafa Barzani, yeni hükümetin tahriklerini cevapsız bırakmaz. 1945'in Şubat ayında yedi Kürt subay ile birlikte Özgürlük Komitesi'ni oluşturur. Komite, bütün ilerici Kürt örgütleri ve kuvvetlerinin birleştirilmesini, Kürtlerin durumunun dünya kamuoyuna tanıtılmasınıi Kürt halkının haklarının savunulması için düzenli bir ordu oluşturulmasını öngören bir eylem programı hazırlar. Bu bağlamda bazı örgütler ile temasa geçilerek direniş gücüne destek sağlanır. Hükümetin askeri önlemlerine karşılık Molla Mustafa Barzani de önlemlerini alarak direniş bölgelerini üçe ayırıp doğu cephesine Muhammet Hoşnav ve Muhammet Kutsi'yi, batı cephesine İzzet Aziz ve Abdulhamit Bekir'i, güney cephesine de Süleyman Barzani'yi yönetici olarak tayin eder. Bunların yanında Bağdat'taki diplomatik temsilciliklere bildiriler gönderilerek Kürt halkının içinde bulunduğu durum ve sömürge güçlerinin Kürt halkına yönelik kirli politikaları anlatılır.

II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından İngilizler Kürt halkının bağımsızlık mücadelesini bastırmak için silahlı müdahale kararı alır. Bu bağlamda 1945 yılının Temmuz ayında Zaho, Amadiye, Akra ve Revanduz bölgelerine 25 bin kişilik asker gönderilir. Ağustos ayında da askeri harekat kararı alınır.

Molla Mustafa Barzani dünya kamuoyunun dikkatini Güney Kürdistan'da yaşanan olaylara çekebilmek için bazı devletlerin Bağdat'taki büyükelçiliklerine bildiriler gönderir. Bu bildirilerde şunları belirtir: "Sizlere bu mektubu yazdığım sırada, bu bölge köylerinde kadın ve çocuklar, Irak Hükümeti'nin bombalarından ölüyor. Bundan dolayı sizlerden, burada olagelen ve her halkın kaderini tayin hakkına sahip bulunduğunu buyuran Atlantik Sözleşmesi'ne ters düşen olayları, hükümetlerinize bildirmenizi rica ediyorum. Hükümetleriniz, Irak'taki dikta rejiminin keyfi eylemlerini sürdürmesine müsaade etmemelidir."

7 Ağustos 1945'te Irak ordusu Revanduz'a büyük bir saldırı düzenler. Kürt direniş gücü, Irak ordusuna karşı hem asker sayısı yönünden ve hem de askeri teçhizat yönünden daha zayıf olmasına rağmen bazı bögelerde işgal gücüne büyük yenilgiler yaşatabilmişlerdir. Akra ve Revanduz yönünden ilerleyen işgalcilere büyük kayıplar verilerek dağlık bölgelerden püskürtülmüşlerdir. Cephelerini güçlendiren Molla Mustafa Barzani, Erbil'e doğru saldırı hazırlığına geçer. Kürt direnişçilerinin sağladıkları başarılar sonucu halkın önemli bir kısmı direnişe desteğini artırır. Ayaklanmanın genişlemesiyle birlikte endişelenen İngiliz yöneticiler, ayaklanmayı bastırmak için hiçbir kural tanımadan Güney Kürdistan'ın bir çok köy ve kentlerine havadan saldırılar düzenlerler. 50'nin üstünde Kürt yerleşim yeri yıkılıp yerle bir edildi. Ayaklanmacıların bir temsilcisinin Beyrut'ta Molla Mustafa Barzani adına yayınladığı bir bildiride Güney Kürdistan'da yaşanan katliam şu şekilde dile getirilir: "Irak ordusu Kürt köylerinin, masum kadın, çocuk ve yaşlıların imhasında ağır topları ve hava kuvvetlerini kullanıyor."

25 Eylül 1925'te işgal kuvvetleri Bile, Gali Balanda, Arkuş ve Zibar yakınında bir çok bölgeyi ele geçirir. 6 Ekim'de Bağdat'ta, Barzan'ın ele geçirildiği resmi makamlarca açıklanır.

A. Fedçenko, olaylar ile ilgili şunları ifade eder: "Askeri harekata İngiliz hava kuvvetlerinin faal şekilde katılması, Türkiye hükümetinin, Türk-Irak sınırını kapatması, Irak askerlerinin sayısı ve silahları bakımından büyük üstünlüğü ve nihayet Irak İçişleri Bakanı Mustafa Ali-Umari'nin, bir çok Kürt aşiret reisini kendi yanına çekerek ayaklanmacılara karşı kullanması, bütün bunlar, mücadelenin sonucunu önceden belirlemiş oldu."

Molla Mustafa Barzani bu saldırılara karşı daha fazla direnemeyeceğini düşünür ve o dönemde Mahabat'ta büyük kazanımlar elde eden Doğu Kürdistan'a geçer. 10 bine yakın Kürt, ağır koşullarda Irak-İran sınırına çekilir. Yollarda binlerce insan açlıktan ve soğuktan dolayı yaşamını yitirir.

Ayaklanma sonrası Erbil'de askeri bir mahkeme kurulur ve Molla Mustafa Barzani, Şeyh Ahmet Barzani, Irak ordusundan yedi subay ve ayaklanmaya etkin olarak katılmış 35 kişiye gıyabi idam cezaları verilir. Ayaklanmaya aktif destek vermiş olan bazı subaylara idam cezası verilir ve cezaları infaz edilir. Kürt halkının haklı ve onurlu mücadelesine destek verenlerden biri olan Mustafa Hoşnav, darağacına giderken gururla şöyle haykırır:

"Cellâtlar, efendilerinize söyleyin ki, benim kanımın öcü alınacaktır! Ben, sizin gücünüze inanmıyorum… Adımın yurttaşlarım tarafından unutulmayacağını ve yaşamını Kürdistan'ın yüceliği ve mutluluğuna adayanlar arasında yer alacağı bilinciyle ölmekten gurur duyuyorum."

-Devam Edecek-

Kaynaklar:
- Chris KUTSCHERA, Kürt Ulusal Hareketi
- Minorsky, Kürtler
- Nacî KUTLAY, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler
- Celîlê Celîl, Kürt Siyaset Tarihi
 

Molla Mustafa Barzani Ayaklanması-II / Gülcan BAHTİYAR
Mizgîn/29. Sayı - II.

Dünya Savaşı dönemlerinde Kürdistan'da egemen olan siyasal yapıda daha çok soy ve aşiret reisleri öne çıkar. I.Dünya Savaşı'ndan sonra Kürdistan'ın, Emperyalist politikalar doğrultusunda bölünmesiyle beraber her ülke kendi egemenliği altında bulunan Kürtler'e yönelik baskı ve sindirme politikalarını acımasızca uygular. Bu bağlamda Doğu Kürdistan'da da Kürt halkı çok ağır politikalar sonucu büyük zulümlere maruz bırakılır.

Şah Rıza yönetiminin baskıları altında gelişen Kürt ulusal mücadelesi, savaş sonrası dönemde güç kazanır. 1945 yılının sonlarına doğru Mahabad'da Qadı Muhammed yönetiminde "Kürdistan Demokrat Partisi" kurulur. Bu ortamda gelişen Kürt ulusal mücadelesi, yüzyılların özlemi olan "Özgür Kürdistan" hayallerinin kısmen de olsa gerçekleşmesine vesile olur ve 24 Ocak 1946'da "Mahabad Kürt Cumhuriyeti" kurulur.

Molla Mustafa Barzani, Güney Kürdistan'da yaşadığı yenilgiden sonra askeri gücünü de yanına alarak Doğu Kürdistan'a geçer. 11 Ekim 1945'te Keleşin-Mergevır yolunu kullanarak Doğu Kürdistan'a girer. Molla Mustafa Barzani'nin kafilesinde 9000 sivil, 3000 silahlı insan vardı. Molla Mustafa Barzani, Qadı Muhammed'e "tüm varlığıyla Kürt ulusal mücadelesinin emrinde olduğunu" bildirir. Barzanilerin büyük çoğunluğu Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin silahlı savunmasında yer alır.

Şah rejiminin yoğun saldırıları sonucu 17 Aralık 1946'da Mahabad Kürt Cumhuriyeti yıkılır ve 31 Mart 1947'de Qadı Muhammed idam edilir.

14 Temmuz 1958'de Irak'ta 14 Temmuz Devrimi yapılır ve Kasem Hükümeti başa geçer. Kasem hükümeti genel politik çizgisini şu şekilde ortaya koyar. "Ulusal Birlik Cephesi, Irak'ın mevcudiyetinin, bütün yurttaşların işbirliğine, onların haklarına saygı gösterilmesine, özgürlüklerinin korunmasına dayandığı görüşündedir. Ulusal Birlik Cephesi, bu hakların gerçekleştirilmesine yardımcı olacaktır."

Bu ortamda Kürt ulusal mücadelesinin önü açılır ve çalışmalar ivme kazanır. Güney Kürdistan'da gazete ve dergiler legal olarak yayınlanmaya başlar. Hükümet, daha önce yargılanıp ceza almış olan birçok Kürde af çıkarır. Sürgünde bulunan Molla Mustafa Barzani ve onunla birlikte olanlara af çıkarılır ve Güney Kürdistan'a dönüş izni verilir. Bağdat'ta yayınlana "El Cumhuriyet" gazetesinde şu ifadelere yer verilir: "Irak'ın özgürlüğü ve bağımsızlığı uğrundaki mücadeleye Araplarla omuz omuza katılan Kürtler, durumlarının daima Arap kesiminin durumuna uygun olacağına güvenebilir."

7 Ekim 1958'de Barzani ve onunla beraber birçok Kürt lideri Irak'a giriş yapar. Molla Mustafa Barzani ve Irak Yüksek Devlet Şurası üyeleri arasında bir görüşme gerçekleşir. Türkiye ve İran yönetimi bu gelişmelere tepki gösterirler ve tepkilerini şu şekilde dile getirirler: "Irak'ın, Kürt özerklik hareketini yenileyeceğine inanmak istemiyoruz."

11 Şubat 1959'da Molla Mustafa Barzani ve Ahmet Barzani, Irak hükümet başkanı Kasem ile görüşürler. Kürdistan Demokrat Partisi'nin ve Kürdistan'ın yurtsever liderlerinin, Kasem Hükümeti'ni desteklediğini ifade ederler.

Hükümetin, daha önce sürgün edilmiş Kürtler'in dönüşüne izin vermesi, Kürt halkının hükümete güvenini artırır.

1959 yılının Mayıs ayında Türkiye-İran sınır bölgelerinden silahlı bir müfreze Güney Kürdistan'a saldırır. Şeyh Raşit Lolan emrindeki bu müfreze Molla Mustafa Barzani yönetimindeki Kürt müfrezelerinin müdahalesi sonucu geri püskürtülür ve Raşit Lolan İran'a kaçar.

Irak'ta Kürt halkının gelişmesine, ulusal haklarının elde edilmesine karşı olan bazı Araplar ve Türkiye'deki "Turan" örgütü, bu dönemde bazı provakatif eylemler gerçekleştirirler. Temmuz 1959'da Irak hükümetinin kuruluş yıldönümü münasebetiyle yapılan faaliyetlerde provakasyon amaçlı eylemler düzenlenir. Kasem hükümeti bu ortamda Kürt halkına daha önce vaat ettiği özerklik haklarından geri adım atar. Kasem, bir yandan iç karışıklıkları gidermeye çalışırken öte yandan Kürtler'in desteğini kaybetmemek için, Kürtlerle hâla işbirliği içinde olduğu havasını oluşturmaya çalışır. Kasem ve hükümeti, Kürt halkının ulusal istemleri karşısında "Irak'ın ulusal birliği" fikrini öne sürerek halkın istemlerini göz ardı eder. Kasem Hükümeti, Irak Cumhuriyeti'ni Arap ve Kürtler'in Cumhuriyeti değil de, sadece Arap Cumhuriyeti olarak adlandırıp, Güney Kürdistan'ı "Kuzey Arapları" olarak gösterir.

1960'lı yıllarda artık Kasem Hükümeti, Kürtler'e yönelik kirli politikalarını daha net bir şekilde ortaya koyar. Kürdistan Demokrat Partisi yöneticileri ve üyeleri, hükümetin hedefi konumuna getirilirler.

Molla Mustafa Barzani, 3. Kasım 1960'da Ekim Devrimi'nin yıldönümü münasebetiyle düzenlenen törenleri izlemek üzere davet edildiği Moskova'ya gider. Kasem Hükümeti ile yaşanan sorunları Sovyet yöneticilerine açar. Ancak Sovyetler Birliği için rejimin genel olarak tavrı, özel olarak Kürt meselesine bakışından daha fazla öneme sahiptir. Kasem rejimi, anti-emperyalist olduğunu iddia ediyordu, bu da onların direk ona karşı çıkmalarını önlüyordu. Bu aşmada öyle görünüyordu ki, Sovyetler Birliği, ulusal baskı uyguluyor diye Irak'ı karşısına alarak kaybetmek niyetinde değildi.

Barzani, Sovyetler Birliğin'den döndüğünde Kasım ona tahsis ettiği evi ve arabayı alır, kendisine ücreti keser. Bu düşmanca bir tavırdı. Artık Bağdat'ta kalamazdı. Izin alarak Barzan'a, aşiretinin arasına gitti.

Molla Mustafa Barzani çatışmaları önlemek amacıyla Kasem ile görüşür ancak görüşmeler olumlu anlamda sonuç vermez. Molla Mustafa Barzani ve KDP'nin diğer yöneticileri Bağdat'ta kalmalarının kendileri için tehlikeli olduğunu düşünerek 1960 yılının Aralık ayında KDP'nin Bağdat bürosunu kapatıp Bağdat'ı terk ederek Güney Kürdistan'a çekilirler.

Irak Hükümeti, Xebat Gazetesi'nin yayınlanmasını yasaklar ve Kürdistan'da çıkan birçok gazete ve derginin kapatılmasına karar verilir. Nisan 1961, itibarıyla Kürtlerin açık hiçbir yayını kalmaz. Kürdistan genel bir ekonomik ablukaya alınır ve ambargo uygulanır.

1961 yılının Şubat ayında Kasım'ın sadık adamlarından Sadık Osman Niran adında eski parlamentonun üyesi bir Kürt toprak ağası KDP'nin bir üyesi tarafından öldürür. Kaçarak Kürdistan'daki Safin Dağı'na sığınır. Kendisini 50 jandarma takip etmesine rağmen yakalanamaz. Kürdistan'da bir yönüyle bu kaçış olayı başkaldırnın ilk kıvılcımı sayılır.

Bağdat ve diğer büyük şehirlerdeki KDP şubeleri kapatılır. Molla Mustafa Barzani, Kasım'a iki muhtıra gönderir. Birincisi 8 Haziran 1961'de verilir, bu muhtırada Irak'taki genel politik durum belirlenir, asıl olarak da hükümet, Kürt kültürel ve ulusal haklarına ayırımcı davranmakla suçlanır. Kürt diline gereken değerin verilmediği hususu muhtırada kınanır.

Kürtlerin sorumlu mevkilere getirilmediği, Kürdistan'da hiçbir önemli projenin uygulamaya konmadığı, Kürdistan'a bölücü bir politika uygulandığı belirtilir. Kürt onuruna yönelen haksızlıklar protesto edilir. Muhtıra, ülkedeki iç savaştan sadece emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin yararlanacağına olan inanç tekrarlamaktaydı. İstekleri şunlardı:

1- Takviye olarak gönderilen ordu birliklerinin ve Kürdistan'da son zamanlarda meydana gelen olaylarda rol oynayan kişilerin geri çağırılması..
2- Kürtçe'nin Kürdistan'da resmi dil olarak kullanılması..
3- Kürdistan'dan sürülen memurların geri gönderilmesi ve demokratik özgürlüklerin tamiri.
3- Kürtlerin sosyal ve ekonomik durumuna daha fazla dikkat edilmesi.
4- Geçici Anayasanın 3.maddesindeki 'Kürtler'le Araplar Irak Cumhuriyeti'nde eşit ve kardeştir' ibaresinin tam tatbik edilmesi.

Kasım, muhtıralara aldırmaz. Bunun üzerine KDP 1930 devriminin ansına genel grev çağrısı yapar. 6 Eylül 1961'deki bu çağrı tam bir başarı ile uygulanır. Kürdistan artık için kaynamaya başlar.


-Devam Edecek-



Kaynaklar:

-Chris KUTSCHERA, Kürt Ulusal Hareketi
-Minorsky, Kürtler
-Nacî KUTLAY, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler
-Celîlê Celîl, Kürt Siyaset Tarihi





Şêx Said Kıyamı / Av. Mahmut SEZER


Mizgîn 22. Sayı - Şêx Said; 1865 yılında Erzurum'un ilçesi Hınıs'a bağlı Kolhisar Köyü'nde dünyaya gelir. Babasının adı Şêx Mahmut Fevzi'dir. Şêx Said; Muş, Malazgirt, Hınıs ve Palu'da farklı medreselerde ilmi eğitimini tamamlar. Babasının vefatının ardından ailenin sorumluluğunu alır. Ailesi bölgenin en saygın ve zengin ailelerindendir. Hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Şêx; Erzurum, Halep, Musul ve Şam'a kadar gidip buralarda ticaret yapıyordu. Şêx Said gittiği yerlerde bir yandan ticaret yaparken öte yandan halka İslami ve ulusal değerleri için mücadele bilincini kazandırmaya çalışır. Bu yönüyle halk nazarında sevilip saygı duyulan bir konuma sahipti. Osmanlı'nın son dönemlerinde yönetimi ele geçiren İT'nin İslam karşıtı ve şovenist politikaları karşısında Şêx Said de İslami ve ulusal değerlerine sahip çıkıp mücadele ruhuyla hareket etmiştir. Her ne kadar İT yönetimi Abdulhamit karşıtı politikalarıyla iktidara geldiyse de, Abdulhamit’in Kürt karşıtı politikalarını aynen devralmıştır. Bu bağlamda birçok Kürt alimi ve aydını gibi Şêx Said de Kürdistan Teali Cemiyeti'ne üye olur.

1921'de Kürdistan Teali Cemiyeti'nin kapatılması üzerine 1923'te Kürt aydınları bir araya gelerek Rêxistina Azadî Örgütü'nü kurarlar. Rexistina Azadî Örgütü'nün başkanlığına, Aşiret Mektepleri'nde okumuş ve Hamidiye Alayları'nda görev yapan Şêx Said'in kayın biraderi Cibranlı Halit seçilir. Azadî Örgütü'nde Kürt aydınlarından ve ileri gelenlerinden bazıları şunlardır; Hacı Musa, Cibranlı Halit, Hasenanlı Halit, Hayderanlı Kör Hüseyin Paşa, Eski Millet Vekili Yusuf Ziya, Seyyid Abdulkadir, Yüzbaşı İhsan Nuri, Cemil Paşazade Ekrem, Dr.Fuat, Şêx Tahir. Rêxistina Azadî, Kürdistan'da toplam 23 şube açar. Bunlar Amed, Siirt ( 9 Şube), İstanbul, Dersim, Bitlis(2 şube), Kars, Hınıs, Muş, Erzincan, Malazgirt, Van(Beytuşşebap dahil 7 şube).
Yusuf Ziya, örgütün kuruluşundan sonra Şêx Said ile görüşüp, Kürdistan'da genel bir kıyam hazırlığında olduklarını ve Şêx Said'in de onlara destek vermesini ister. Şêx Said kıyama destek verir. Rêxistina Azadi ile irtibatlı bir şekilde köyleri gezerek, tanıdığı ve sevdiği insanlara mektup göndererek halkı kıyama çağırır. Çünkü Şêx Said’e göre Kürt Halkının Osmanlı'ya karşı bağlılığı Halife'ye olan bağlılıktan geliyordu. Bu minvalde denilebilir ki Kürt halkında, Halifeliğin ortadan kaldırılmasıyla birlikte yeni sisteme bağlılık da bitmiştir.
Rêxistina Azadî üyeleri kendi aralarında iletişim kurmak için bir şifre dili oluştururlar. Bu şifrelerle yaptıkları görüşmelerden birinde, şifre yanlış anlaşılır ve ayaklanma hazırlığı Mustafa Kemal tarafından duyulur.
Nasturiler, 7 Ağustos 1924' te Hakkari Valisi ve beraberindekilere, Hangediği'nde saldırarak bir binbaşı ve 3 askeri öldürürler, valiyi de esir alırlar. Bunun üzerine çevre illerden birlikler gönderilir. Bu birliklerden birisi de Şırnak'ta bulunan 7. Kolordu 2.Tümene bağlı 18. Piyade Alayı'dır. Bu alayda Azadi Örgütü mensubu bir çok subay ve asker de vardır.
Şırnak'tan Beytuşşebep'a nakledilen 18.Piyade Alayı, olay yerine vardığında Teğmen Rıza, ağabeyi Yusuf Ziya'dan bir telgraf alır. Telgrafı, kıyamın başlatılması şeklinde deşifre ettiğinden 3-4 Eylül gecesi kıyamı başlatır. Gelişmeleri haber alan Mustafa Kemal derhal kıyamcıların tutuklanması doğrultusunda talimat verir.
Yusuf Ziya'yı Ankara'da, Miralay Halit'i de Erzurum'da tutuklayıp, Bitlis'e götürürler. Şêx Said'e de haber gönderip ifadesini almak istediklerini bildirdiler. Şêx Sait ifade vermeye gitmeyip 27 Aralık günü Hınıs'tan ayrılıp Çapakçur'a doğru yola çıkar.
Şêx Said'in Ailesine Cevabı:
Şêx Said evden çıkacağı zaman hanımı ona şöyle der:
"Sen bizi kime bırakıp gidiyorsun".
Bu soru karşısında Şêx Said tarihi cevabını şöyle verir:
- Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bunlara karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin'den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir.
Evet ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!
Kardeşi Bahaddin ise O'na şöyle der: "Abi sen biliyorsun Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil. Sen başaramazsın."
Şêx Said'in cevabı ise:
- Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme ben Amed'de asılacağım, sen de Kur'an'ın üzerinde şehit düşeceksin.
4 Ocak 1925 günü Şêx Sait ve çok sayıda Kürt ileri geleni Kırkan köyünde bir toplantı yaparlar. Bu toplantıda Şêx Said'in fetvası şudur: "Bizler ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk Hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey kalmadı."
Bu toplantıda kıyama yönelik şu karar alınır: Şêx Said; Amed, Ergani, Lice, Farqin, Darahini, ve Hani'nin ileri gelenleriyle görüşecek. Ardından Çevlik'e gelecekler ve orda kıyama başlanılacak. Newroz Bayramı ile kıyam başlayacaktı.
Şêx Sait 12 Ocak'ta Çapakçur'a, 15 Ocak'ta Darahini'ye, 21 Ocak'ta Lice'ye ve 25 Ocak'ta Hani'ye gider. Şêx Sait buralarda halk ile ve bazı Kürt önderleri ile toplantılar yapar.
Şêx Sait Piran'da kardeşi Abdurrahim'in evinde iken, Türk askerleri evi basıp, Şêx Abdurrahim'e sığınmış bazı Kürtleri almak isterler. Şêx Abdurrahim, kendisine sığınanları, Şêx Sait orada iken vermeyi reddettiğinden, askerler bu kişilere saldırırlar. Bunun üzerine askerler ile oradaki mahkumlar arasında bir çatışma çıkar. Böyle bir provokasyon sonucu, başkaldırı beklenmedik bir şekilde, planlanmış zamandan önce, 8 Şubat 1925'de başlar
Kıyam, 1925 yılının Şubat başında, Kürdistan'ın bütün bölgelerinde aynı anda başlar.
Hasenan aşireti reisi Albay Halit derhal Muş'u kuşatır. Cibran Aşireti'nden Hasan, çarpışmalardan sonra Hınıs'ı, Şêx Abdullah ise Varto'yu zaptederler. Birkaç küçük çarpışmadan sonra Ergani ve Maden de zaptedilir. Şêx Sait, 7000 kıyamcı ile birlikte Kiği, Eğil üstüne yürür. Hani, Lice ve Piran'ı zaptederek 14 Şubat günü Darahini'yi tamamen ele geçirir ve buraya Modanlı Feqi Hesen'i vali olarak tayin eder. Darahini, Kürdistan'ın geçiçi başkenti ilan edilir. Toplanan vergiler ve tutsak alınanlar Darahini'ye gönderilir. Çapakçur da ele geçirildikten sonra, bütün Harput ele geçer. Kısa bir süre sonra da çevre aşiretlerden yardımcı kuvvetler alınarak Amed üstüne yürünür.
Hükümet endişeye kapılarak derhal Sarıkamış'taki 9., Erzurum'daki 8., Amed'deki 7. tümenleri ve Mardin´deki 1., Urfa'daki 14.Süvari alaylarını, Van'daki 1. Süvari tümenini ve hudut birliklerini harekete geçirir.
Amed'e doğru ilerleyen kıyamcılar, hem kuzeyden hem de güneyden taarruza geçerler. Her iki taaruz da başarılı olur ve Mardin kapısının yeraltı geçidinden şehre girilir. Hükümet birlikleri kaçarak İç Kale'ye sığınırlar. Dire-nişçiler, orada bulunan silah ve cephane depolarını zaptederler.
Kıyamcıların ilk hedeflerinden biri, kıyamdan elde edilebilecek güçle Azadi Örgütü'nün liderlerini kurtarmak ve Kıyama onlarla devam etmekti. Ancak sistem bu tür bir ihtimali de göz önünde bulundurarak, 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükun Kanunu'yla Amed'de ve Ankara'da birer İstiklal Mahkemesi kurar. Kıyam bölgesindeki İstiklal Mahkemesi'ne, alınan idam kararlarını derhal uygulama yetkisi verilir. Şark İstiklal Mahkemesi 14 Nisan'da fiilen göreve başlar ve 17 Nisan'da Şeyh Eyüp ve Doktor Fuat, 27 Mayıs'ta Seyid Abdülkadir ve arkadaşları idam edilir. Bu arada Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya da asılırlar. Bu durum kıyamcıların moralinin bozulmasına sebep olur.
Hükümet askerleri Amed'in etrafında başarı elde edemezler, her taraf kıyamcılar tarafından kapatılır. Kürdistan'da ortaya çıkan kıyamların bastırılabilmesi için her zamanki gibi sömürgeci güçler birlik olup kıyamı bastırmaya çalışılır. Bu bağlamda Fransızlar, Türk askerlerine güneyden girebilmeleri için yol açarlar. Bundan dolayı, yollar Kürdistan direnişçilerine kapatılır. Bazı aşiretler durumun kötüleştiğini görünce, hükümet askerlerinin safına geçerler. Şêx Said geri çekilerek İran'a geçmeye karar verir.
Şêx Sait'in kuvvetleri Genç'in kuzeyinde zor duruma düşer. İran'a çekilmek için şiddetli çarpışmalar yaşayarak, hükümet askerlerinin cephesini yarıp Varto yakınlarına varabilirler. Türk kuvvetleri farklı istikametlerden ilerleyip Şêx Sait'i muhasara altına alırlar. Birçok çarpışmadan sonra Şêx Sait yeni bir taarruz yaparak düşman kuvvetlerinden kurtulmak istese de başarılı olamaz. 15 Nisan'da, Şêx Sait Bacanağı Binbaşı Kasım'ın ihbarı üzerine, Muş ve Varto arasındaki Abdurrahman Köprüsü'nde, büyük bir kısmı yaralı olan diğer yoldaşlarıyla birlikte düşman güçlerine esir düşer ve Amed'e gönderilirler.
Şêx Said arkadaşlarıyla beraber 5 Mayıs günü Amed'e getirilir. Yargılandıkları zaman karar zaten bellidir. 28 Haziran'da Şêx Said ile beraber 46 arkadaşı idam edilir.
Asılacağı sırada bir kağıdın üzerine Arapça şöyle yazar: "Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslâm içindir."
İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; "Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler."
Bu kıyamın sonucunda 14 şehir, 700 köy, 9000'e yakın ev harabeye döner. 50.000 kişi göç ettirilir, 7.500 kişi zindanlara atılır, 660 kişi idam edilir. 80.000 kadar Kürt öldürülür. Bir çok yerde insanlar ahırlarda toplu bir şekilde yakılırlar.

Kaynaklar:
-Chris KUTSCHERA,Kürt Ulusal Hareketi
-Minorsky , Kürtler
-Naci KUTLAY, 21.Yüzyıla Girerken KÜRTLER
-Celîlê Celil, Kürt Siyaset Tarihi
-Ahmet KAHRAMAN, Kürt İsyanları


AĞRI AYAKLANMASI - Av. Mahmut SEZER
Mizgîn 23. Sayı-


1925'te gerçekleşen Şeyh Said Kıyamı'ndan sonra gerçekleştirilen devlet şiddeti, Kürdistan'da adeta Kürt kıyımı halini almıştı. Kürdistan'ın bir mezar haline getirmeyi hedefleyen sistem, idam sehpaları kurup, şehirleri, köyleri topa tutmuş, binlerce Kürt, Mecburi İskan Yasası'yla farklı bölgelere göç ettirilmiştir. Kürdistan'a Anadolu'dan Türk nüfus aktarılarak Kürt Halkı zorla Türkleştirilmeye çalışılmıştır. Takrir-i Sükun Kanunu'nun çıkarılması ve İstiklal Mahkemeleri'nin kurulması, Umumi Müfettişlikler vs. uygulamalarla Kürdistan'da çıkabilecek yeni kıyamların önü alınmaya çalışılmıştır.


Oysa ki Şeyh Said Kıyamı'ndan sonra, Kürdistanda hiçbir zaman kıyamlar durmadı. Seyh Said Kıyamı'nın bastırılmasından on gün sonra Nehir ayaklanması meydana geldi. 1926'nın başlarında Hazro ayaklanması, Haco önderliğinde Nusaybin'de gerçekleşen ayaklanma, Arvo ve Pervari ayaklanmaları (Nisan) Van, Hakkari, Beytüşebap, Çölemerik ve Sason’da lokal ayaklanmalar 1926 yılının kıyamlarıdır.
Şeyh Said Kıyamı'na katılıp Suriye'ye kaçanlar bir araya gelip Hoybûn Örgütü'nü kurarlar. 1927'nin ilkbaharında Ağrı'da "Kürdistan Teali Cemiyeti", "Kürdistan Teşkilatı", "Kürt Milleti", "Bağımsızlık Komitesi" örgütlerinin kendilerini fesh ederek kurmuş oldukları bir örgüttür. Hoybûn'un çalışmaları bir idari komite tarafından yürütülüyordu. Fransa, ABD ve Mısır'da bürolar açarak Kürtçe, Fransızca, Türkçe ve Arapça gibi farklı dillerde yayınlar çıkarmışlardı. 1928 yılına kadar da örgütün merkezi Halep'ti. Hoybûn Örgütü'nün idari komitesinde İstanbul'daki Kürt aydınları bulunuyordu. Emin Ali Bedirxan'ın oğullarından Celadet Bedirxan komitenin başkanıydı. Diğer üyeleri de Celadet Bedirxan'ın kardeşleri Kamuran Bedirxan, Süreyya Bedirxan, Memduh Selim Bey ve Şahin Bey, Haco Ağa, Ramanlı Emin, Şeyh Sait'in oğlu Ali Rıza gibi aşiret liderleri, Kerim Bey, Kamil Bey, Tevfik Bey idi.
Hoybûn yöneticileri Kürdistan'da geniş çaplı bir kıyam hazırlığı yapıyorlardı. Daha önceki kıyamlarda yaşanan eksiklikleri tekrar etmemek için sorunlara temkinli yaklaşıp ve yeni yöntemler üretmeye çalışıyorlardı. Kürdistan'daki bütün aşiretleri bir araya getirmeyi, savaşçıları modern silahlarla donatmayı amaçlıyorlardı. Hoybûn'un eylem alanı olarak Kürdistan'ın dört parçasına yayılan, her dört parçadaki insanları harekete geçiren ulusal bir yönü vardı. Örgütün kurucuları arasında Kuzey, Güney ve Küçük Güney Kürdistan'dan Kürtler vardı. Ağrı ayaklanması öncesi ve sonrasında Doğu Kürdistan da dahil olmak üzere her dört parçada örgütlü bir mücadele yürütülüyordu. Savaşı ve silahlı ayaklanmayı amaçlamış, işgal edilmiş Kürdistan topraklarını kurtarıp, üzerinde bağımsız bir ülke kurma amacına uygun, gizli bir örgütlemenin gereklerine cevap verebilecek bir örğütlenmeydi. Xoybûn, ortaya koyduğu çalışmalarla Ağrı Ayaklanması'na öncülük etmiştir.
Hoybûn örgütü; Türkiye, İran ve Irak'da etkinlik gösteren Kürt hareketleri ile iletişim kurup destek vermeye çalışmıştır. Kürdistan'ı tamamıyle özgürleştirinceye mücadele etmeye kararlı olan Hoybûn Örgütü diğer komşu ülkelerle de görüşüp onlardan da destek almaya çalışmıştır. Oysa İran Hükümet'i Ağrı ayaklanmasının bastırılması için Türkiye ile işbirliğine girmiştir. Irak ve Suriye de kendi sömürgeleri altında bulunan Kürtlerin de aynı istemlerle ayaklanmalarının önünü almak için Hoybûn Örgütü'nün istemlerine cevap vermemişlerdir. Kuzey Kürdistan dağları, ayaklanmanın merkezi olacak ve savaş için depo ve talim yeri olacak, Kürt kuvvetlerinin genel komutanlığı altında faaliyet gösterecek bir askeri merkez oluşturma kararı almışlardı.
1925'ten beri Ağrı bölgesinde kıyamlar sürekli devam ediyordu. Hoybûn, var olan gücü birleştirip örgütlü bir ayaklanma zemini oluşturmuştur. Ağrı ayaklanması 16 Mayıs 1926'da başladı. Xoybûn; İhsan Nuri Paşa'yı askeri güçlerin başkanı, Biroyê Heske Têlî'yi (İbrahim Paşa) vali ve sivil yönetimin başkanı olarak görevlendirmiştir. Ayaklanma diğer bölgeleri de içine almış, Amed, Muş, Hınıs ve Bulanık’ta şeyhler halkı örgütleyip ayaklanmayı yönlendirmişlerdi.
Türk ordusu ilk karşı saldırıyı 1927'de Zilan vadisinden başlatır ancak İran'dan gelen aşiretlerin de desteğiyle 8 bin kişilik Türk ordusu bozguna uğratılır. Savaş teçhizatları ele geçirilir. Bu yenilgiyle Türk askerleri Diyadin'e çekilirler. Türkiye, bu yenilginin, İran'dan gelen güçlerin desteğiyle olduğunu anlayınca, İran'dan, sınırı kapatmasını ve sınırdan geçecek Kürt güçlerinin silahsızlandırılmasını ister.
Kürt güçleri burada ortaya koydukları başarının ardından Ağrı'da Kürdistan bayrağını çekerler ve böylece Ağrı'da "Kürt Cumhuriyeti" kurulur.
1928'de Türk hükümeti Ağrı Kürtleri ile görüşme yolları aramaya başlar. Ayaklanmadan vazgeçtikleri takdirde sürgünleri durduracağını, idamların olmayacağını ve sürgündeki Kürtlerin geri dönüşlerinin sağlanıp, mahkumların bırakılacağını belirtir.
Türk hükümetinin ikna çalışmaları sonuç vermeyince, 1928'in Eylül ayında, iki mebus, Kara Kilise valisi, 29.Tümen komutanı, Diyadin ve Beyazıt kaymakamlarının da aralarında bulunduğu bir heyet ile doğrudan İhsan Nuri Paşa'yla görüşmek üzere Beyazıt'a giderler.
İhsan Nuri'ye ise teslim olması ve silahlarını teslim etmesi koşuluyla; tüm arkadaşlarıyla birlikte affedileceklerini, Türk hükümeti tarafından General rütbesi, yüksek maaş, istediği Avrupa ülkesinde askeri ateşe görevi teklif edilir.
Ulusal hakların söz konusu dahi edilmediği bu görüşmede İhsan Nuri Paşa, bütün teklifleri reddedip görüşmeleri keser.
1929 Mart ortalarında Türk askeri gücü, Iğdır ve Beyazıt'a Salih Paşa komutasında iki kolordu yerleştirir. Operasyonlar 11 Haziran 1930'da Ağrı Kürt Cumhuriyeti'nin sınır karakollarına saldırıyla başlar. Haziran'ın ikinci yarısında, Ağrı Dağı'na yayılmış Kürtlerle, Türk ordusu karşı karşıya gelir.
Kürtler çok geçmeden bir operasyon başlatırlar. İhsan Nuri komutasındaki birlikler ve Celali Kürtlerinin şefi İbrahim Paşa ve Türk ordusunda eski bir binbaşı olan Mahmut Beyler, Türk birliklerini tecrit etmek amacıyla arkadan bir saldırı gerçekleştirirler, mahalli halkın desteğiyle Van Gölü'nü güneyden ve kuzeyden geçip Amed’e ulaşmayı amaçlarlar. Çok geçmeden kuzeyden Ağrı, Van'ın doğusunda Hoşab'a kadar uzanan 150 km'lik geniş bir cepheden söz edilmeye başlanır.
Irak'ta Barzanlı Şeyh Ahmet, 21 Temmuz 1930'da 100 ila 200 arasında savaşçısını Kürtlere yardım etmek üzere Türkiye sınırı olan Oramar yakınlarına gönderir.
Türk hükümeti bu durumu İngiliz hükümeti nezdinde protesto eder, birkaç gün sonra Şeyh Ahmet ikinci bir Kürt savaşçı gurubunu daha gönderir.
Bu ekip hemen Türk kuvvetleriyle savaşa tutuşur. İran’ın gönderdiği takviyeler sayesinde kıyamın genişlemesi engellenir. Daha sonra Türkiye'nin girişimiyle Irak hükümeti tarafından Şeyh Ahmet'e bir operasyon düzenlenir. Türk hükümeti aynı dönemde Salih Paşa'ya da Ağrı'da mevzilenmiş Kürtlere saldırı emrini verir. Türk birliklerinin, Ağrı'nın doğu yamacındaki stratejik noktaları ele geçirmesiyle Salih Paşa tarafından 7 Eylül 1930'da Ağrı'nın kuzey yamacından saldırı emri verilir. Salih Paşa, 10 Eylül'de iki Ağrı arasındaki Eğer'i ele geçirir. Daha sonra güneye çekilmeye başlar. Kürt başkomutanı İhsan Nuri, İran'a iltica eder.
Evet, 1930 Ağrı Ayaklanması, istenilen amaca/ hedefe ulaşamamıştır. Fakat Ağrı Dağı’nın doruklarına ekilen özgürlük tohumları, bugün 21. yüzyıl şafağında filizlenmektedir. Müslüman Kürdistan Halkı başkaldırı geleneğinden aldığı güçle, içinde yaşadığımız bu 21. yüzyılda , kendi zaferlerinin tarihini yazacaktır inşallah. Ve yine inşallah kendini özgürleştiren Müslüman Kürdistan Halkı, hem Ortadoğu’nun ve hem de bir bütün olarak insanlığın kurtuluşuna öncülük yapacaktır.
 

Top of page   Başa dön